• SPORUN FELSEFESİ

    Sporun da felsefesi olur mu demeyin? Elbette olur ve hatta spor felsefesi, spora ilgi duyan herkesin ortak sorunsallarından biridir bence.

    *Sporun özü nedir?

    *Spor ne ya da kim için yapılır?

    *Spor yaparken beden mi yoksa ruh mu dinginliğe ulaşır? gibi birçok soruya cevap aradığınızda aslında spor felsefesi ile ilgili argümanları da sıralıyorsunuz demektir.

    Sporun içinde bulunan ve çok nadir alanlardaki bir takım kavramların sporun özünü oluşturan cevherler olduğunu söyleyebiliriz. Rakip-arkadaş, dostluk-rekabet, hırs-centilmenlik, mağlubiyet, zafer, mücadele-kabullenme ve buna benzer birçok birbirine uzak kavramı, sporun özünü oluşturan kavramlar olarak sayabiliriz.

    Spor sadece bir amaç için yapılmaz tezini savunanlardanım. Yani kulüp, taraftar, şehir, ülke ve hatta en önemlisi kişinin kendisini tatmin eden nedenlerden ötürü sportif faaliyetlerin yürütüldüğünü kabul eden her görüş, sporun ne ya da kim için yapıldığına en güzel cevaptır.

    Spor yaparken beden sağlığı da ruh sağlığı da uyumlu bir birliktelik içinde olmalıdır.

    Olimpik ruh veya olimpik anlayış denildiğinde sporun kendi bünyesinde barındırdığı tüm değerleri, bir çeşni olarak karşımızda buluruz. Olimpiyatlarda bir sporcunun başarı elde etmesi kadar, bu sürecin içine dâhil olabilmesi, olimpiyat ortamında yarışabilmesi ve her türden kültürel bir atmosferi deneyimlemesi de önemlidir diye düşünüyorum.

    Aksi halde sporu yalnızca başarı elde etmek adına yapmak gibi bir düşüncenin bile, ne kadar sığ bir bakış açısını temsil ettiğini görebiliriz.

    Birkaç gün önce ülkemizde bir futbol takımı şampiyon oldu. Benim de gönül verdiğim bu takımın şampiyonluk haberini farklı kanallardan izlemek istedim.

    Açtığım tüm kanallarda alt yazı ile haber yapacaklarını zannettiğim bu durumun, uzun uzun kritik edilmesine de şaşırmadım değil. Her gün saatlerce izlediğim haber kanallarının kelli felli siyasi duayenleri bir an da uzman bir futbol yorumcusuna dönüştüler. Ülkemizdeki ekonomi politikalarının küresel sermaye karşısında süreğenliği ve konumunu tartışan gazetecilerin, İcardi’nin kaç gol attığını tartışmaya başlamaları gülümseten enstantanelerdi.

    Anladım ki birçoğumuzun içinde her an ilan edilmeye hazır bir futbol aşkı bulunmakta.

    Bir an düşündüm ve bu durumla ilgili çıkarsamalar yapmam gerektiğine karar verdim. Zira spor ve ülkemizde özellikle futbolun, kendine özgü bir felsefesi olduğunu görmezden gelemezdim.

    • Küçük yaşlardan beri taraftarı olduğum bir takımın sadece maçlarda başarı kazanması mıydı beni ilgilendiren?
    • Yoksa daha sezon başlamadan yapılan transferlerin haberinden tutun da, futbolcuların verdikleri demeçlere kadar kendimle özdeşim kurduğum ne çok şey vardı.

    Bu anlamda sporun felsefesini kendimce kategorilere ayırmaya karar verdim.

    Haz ve Mutluluk Ahlakı Açısından Spor

    Spordan alınan hazzın oluşturduğu mutluluk duygusu, bu kategoride incelenmesi gereken ilk önemli özellik olabilir.

    Ama bu konudaki bakış açım, bize haz veren veya bizi mutlu eden durumların tercih nedeni olması anlamında, sporun ayrı bir yerde tutulmasıdır. Çünkü elde edilen başarıda sevinmek kadar aksi bir durum olduğunda üzülmek, bu kategorideki çıkar ya da fayda ilişkisini kendiliğinden ortadan kaldırmakta. Hatta özellikle acı ve üzüntüden beslenmeyi seven insanlar için kendilerine istemedikleri kadar olumsuz duygu sağlayan bir mecradan söz ediyoruz.

    Hatta sporu, insanın kendini karşılıksız mutlu hissettiği ortamların başında gelecek bir duygu alanı olarak görebiliriz. Bir durum, olay ya da bir kişi ile elde etmeye çalıştığınız duyguların tamamında bir fayda veya iki taraflı fedakârlık beklentisi bulunur. Ama sporun kendine has dünyasında sizin mutlu olmanız için birileri her ne kadar bir şeyler yapıyor gibi görünse de profesyonel düşünen her insan için bu durum farklı nedenlerle açıklanabilir.

    Bir sporcunun kendi ya da takımının başarısı için gösterdiği gayretin altında yalnızca taraftarı mutlu etme düşüncesi bulunmaz. Hatta profesyonellikte bu durum handikap olarak bile karşımıza çıkabilir. Çünkü spor, uzun soluklu ve daima bitmeyen hedeflerin bulunduğu süreçlerle doludur.

    O yüzden ki profesyonel düşünen bir sporcu için kişisel gelişim, kariyer basamakları ve ekonomik kazanç elde etme çabası daha ön plandadır. İşte tam bundan dolayı da bir sporseverde tek taraflı sevginin en güzel örneği, ilgili spor dalına ve takıma duyulan karşılıksız sevgidir.

    Spor ahlakı açısından bu sporcunun takındığı tavrın yanlış olduğunu söylememiz zordur. Eğer bir sporcu düzenli bir şekilde çalışmalarını yapıyor, iş disiplininden hiçbir ortamda kopmuyor ve kendi işine saygı duyuyorsa bu sporcunun böyle bir akitleşmede üzerine düşeni yaptığını kabul etmeliyiz. Buna karşın, sporun duygusal ortamına kendini kaptıran bir sporcunun çalışma motivasyonu çok sık bozulabilir ve mental olarak istenilen düzeyde hazırlık yapamayabilir.

    Sosyal Yapıya Etkisi Açısından Spor

    Sporun, ortak bir paydada birleştirdiği insanların bağlandıkları aidiyet duygusunun, sosyal bir topluluk olgusuna dönüşmesi gerçeğini yadsıyamayız. Taraftarlık dediğimiz bu olguda takıma karşı duyulan sorumluluk duygusu ön plandadır. Taraftarlar, bu sorumluluk bilinci içerisinde takımlarını her zaman ve her yerde destekleme kararı aldıklarında aslında birbirlerine de sosyal bir bağla bağlanmaktadır. Kimsenin kimseyi tanımadığı bir ortamda herkesin tek bir hedef uğruna çaba göstermesi, zamanla küçük sosyal grupların doğmasına da olanak sağlar.

    Taraftarların kendilerini rahat hissettikleri ender ortamlardan birisi spor sahalarıdır. Bazı taraftarlar rahatlamak için tezahürat yapar, bazıları ise takımının motive olması için. Gündelik hayatın stresinden kurtulmak adına gelinen bu ortamda ortak nokta takımın başarısıdır. Yine böyle bir anda kişinin günlük olayları paranteze alması ile geçici bir iyi oluş hali de kendiliğinden gelir. Eğer başarılı bir sonuç alınmış ise bu iyi oluş halinin günlük hayatta belirli bir süre daha devam ettiği görülür.

    Evrensel Bir Değer Olması Açısından Spor

    Buradaki temel çıkmazlardan ilki, sporun bir duygu durumu olarak evrensel bir yapıda olup olmadığıdır. Çünkü genel geçer bir mutluluktan yani herkesin bu konudan mutlu olması gibi bir genellemeden söz edemeyiz.

    O zaman bazı insanların karşılık beklemeden hatta fedakârlık yaparak bağlandıkları bu alanın, bazı insanların dünyasında neden hiçbir karşılığı yoktur? Ayrıca spora gönül veren tek bir insan tipolojisinden de bahsedemezken. Siyasetçisi de spora gönül verebiliyor, herkesin hayranı olduğu bir sanatçı da. Sokakta simit satan bir insanın da telefonunda ilk baktığı haberler spor haberleri oluyor, üst düzey bir yöneticinin de.

    Sporun, kendisini evrensel bir değer olarak görmek yerine gizil amaçlarını evrensel alt değerler olarak görebiliriz. Bu alt değerlerin başında ise başarının öncülü olan sportmenlik, kazanmanın öncülü olan dürüstlük, sevginin öncülü olan rakibe saygı, dozunda bir fanatizmin öncülü olan hoşgörü, cesaretin öncülü olan dayanışma gibi kavramları sıralayabiliriz.

    Nihayetinde birisinin çılgınca peşinden koştuğu bu alana, diğerinin arkasından bile bakmaması bireysel farklılıklarla açıklanabilecek bir durumdur.

    Gündem Belirleme Ya Da Gündem Değiştirme Açısından Spor

    Bu konuya, sporun kitlelerin düşünce dünyalarına etkisini göstermeye çalışan sloganik cümlelerle başlayabiliriz. Sporu bir taktik ve strateji oyunu olarak gören düşünceler de; özellikle siyasi gündemi değiştirmek için büyük futbol sahalarının yapılmasının yeterli olduğunu savunan kişiler de bence vurgulanması gereken temel konuyu ıskalamışlardır.

    Esasen iki farklı savunuda da kısmen haklılık payı vardır. Ama bu durum zaten sporu ve özellikle futbolu bu kadar cazip hale getiren etmen değil midir?

    • Zaman zaman haber bültenlerine de düşen teravih namazını hızlı kıldıran camide bir kısım cemaatin ortak düşüncesi, az sonra başlayacak maça yetişmektir.
    • Trafikte birbirlerini öldürmeye çalışan insanların bir süre sonra aynı statta karşılaşmaları ve aynı takımı desteklemeleri sosyolojinin çokça üzerinde durması gereken bir durumdur.
    • İnsanların kendi düğünlerinde tuttukları takımların marşını çaldırmaları veya maç olduğu güne misafir kabulünü kapatmaları ise alışılagelen birçok normatif durumun alaşağı edilmesi değil midir?
    • Bir futbol müsabakasının izlenmesi için ülkeler arasında yaşanan savaşın birkaç gün ertelenmesi konusunu havsalamız almasa da bu olay gerçek bir vakıadır.

    Bu ve benzeri bir çok örnekten hareketle sporun ilgi duyan insanlar üzerindeki etkisini anlatacak çok az psikolojik argüman vardır.

    İşte bu nedenle hangi coğrafyada olursa olsun ülkelerin kültürlerine bağlı olarak, sporun kitleler üzerindeki etkisini her yerde görmek mümkündür. Sporun insanların duygu dünyalarına etki biçimini düşündüğümüzde, sadece siyasetin değil her konunun gündemini değiştirebilen bir güçte olduğunu söyleyebiliriz.

    Hangi Konuda Etki Bıraktığı Açısından Spor

    Taraftarın sevgi beslediği temel kaynak spor kulübüdür. Bu takımın başarısı için uğraşan her sporcu bu ortak aidiyet duygusuna dâhil olduğu için değerlidir, sevilmek zorundadır. Sporcuya atfedilen tüm değerler takımla ilintilendirilerek benimsenir. Yani bir sporcuyu sevmek veya sevmemekle ilgili karar vermemizin önüne takıma duyulan genel sevgi barikat kurar. Bizler oyunculara takımdan daha fazla değer atfedemeyiz. Burada değerli olarak kabul edilen en önemli unsur, takımın kurumsal kimliği ve bizim bu kimliğe aidiyet duygusu eşliğinde bağlı olmamızdır.

    Spor kulübünün kurumsal aidiyet havuzunda olan herkesin, bu sevgiden nasibini alma şansı vardır. Kulübün şoförü de temizlik görevlisi de aşçısı da bu kurumsal kimlikten pay aldıkları için el üstünde tutulur. Bu durum yalnızca arka planda bulunanlar için geçerli değil; sahnenin önünde bulunan herkes için geçerlidir.

    Özetle spor camiasının kurumsal kimliği ve toplumsal aidiyet oluşturma çabası insanların bu yapıya ortak bağlanma nedenleridir. Elbette gelen başarılar, ortak yaşanmışlıklar ve insanların mutlu olmasına neden olan diğer durumlar bu harcı sağlamlaştırır.

    Ama bizim, sportif yapıdaki kurumsal bir kimliğe bağlı olduğumuz gerçeğini de bu faktörlerin hiç biri değiştiremez.

    Sporun ruhuna uygun olan her şeyin desteklenmesi gibi evrensel bir bakış açısını yakaladığımız an, sportif başarıların da peşi sıra geleceğinden emin olabiliriz. Ama bu bakış açısını başarının gelmesine endeksleyerek değil bu şekilde olması gerektiğine inanarak yapmalıyız.

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • 28 MAYIS SONRASI İÇİN SOSYOLOJİK BİR ANALİZ

    Geldiğimiz noktada ülkemizdeki siyasal konularla ilgili bir takım sosyo-politik tespitleri aktarmak istiyorum. Bunları yazarken olumlu ya da olumsuz eleştirilerin muhatabı olması açısından, multidisipliner bir bakış açısı ile siyaset sosyoloji ve felsefesinin düşünsel ev sahipliğine sığınıyorum.

    İki bölümden oluşan yazımın ilk bölümünde, ülkemizdeki siyaset geleneği ve sosyal yapılara dair analizlere yer verilmiştir. İkinci bölümde ise ağırlıklı olarak sosyolojinin konusu olan “karizmatik liderlik” terimi ele alınmış ve bu kavramın siyaset sosyolojisi bağlamında ülkemizde karşılık bulan yansımaları irdelenmiştir.

    Öncelikle ülkemizin mevcut siyasal doktrinleri üzerinden gitmemiz ve bu siyasal yapı üzerine inşa edilen siyaset kurumunun temel dinamiklerini sıralamamız gerekir.

    Genel manada Türkiye Cumhuriyeti coğrafyası ve çevresinin, mevcut dünya düzenindeki kapitalist çarkların dönmesi adına sınırsız olmayan ama iştah kabartıcı bir sermaye ile donatılmış olduğunu kabul etmeliyiz.

    Komşularımız ile ilgili durumlardan söz etmeye gerek bile yok. Orta doğunun kendisi için tayin edilen kaderini, kendisinden başka şekillendirecek bir güç de yok. Bu bölgedeki verimli kaynakların oluşmasında Yaratıcı kudretin dahlinden ne kadar söz edersek edelim, bölgenin geleceği ile ilgili alınan tüm kararlarda yönetimlerin, yani insanın söz sahibi olduğunu yadsıyamayız.

    Bu anlamda ülkemiz, herhangi bir dış tehlike ya da komşu ülke tehdidine uzak bir kıta Avrupası ülkesi değildir. Kabullenmemiz gereken durum da belki bu noktadan sonra başlamaktadır. Her daim hazır ve refleks göstermeye yetkin bir konumda olmamız, bizim ve bize benzer durumdaki ülkelerin ana felsefesi olmak zorundadır.

    Ama bizi komşu ülkelerden ayıran çok önemli bir özellik daha var ki; o da kurtuluş mücadelesini vermek için çıktığımız yolda gösterdiğimiz ortak iradedir. Hangi millet ya da meşrepten olursa olsun, vatanın bağımsızlığı için yitirilen canlar ve bu uğurda gösterilen kahramanlık ruhu, toplumsal mayamızın en önemli harcı olarak görülmelidir.

    Bunların yanında kurtuluş savaşı yıllarından itibaren devamlı olarak büyük bir imparatorluğun mirasçısı olmanın ağır vebali de omuzlardadır. İmparatorluğun dünya coğrafyasına bıraktığı olumlu izlenim ve selefimizin insanlık ana değerini geliştirerek parlatması, devam ettirdiğimiz mevcut dönemin ve daha ileriki zamanların da yol haritası olmaktadır.

    Her ne kadar klasik sünnî geleneğin temel argümanları toplumsal yapı içerisinde genel kabul görmüş paradigmalar gibi lanse edilse de bu coğrafyanın dini ve kültürel zenginliği oldukça renkli ve çeşitlidir.

    Ülkemizde, cumhuriyetin ilk yıllarından beri en başta devlet eli ile oluşturulan sermaye sınıfı diyebileceğimiz elitist yapı, modern devletlerin kuruluşlarında olmazsa olmaz görünen misyonlarını tamamlamak için var edilmişlerdir. Sosyolojik anlamda dar, orta gelirli ve gelir düzeyi yüksek sınıfların oluşması ile meydana gelen toplumsal katmanlardaki ideolojik gelgitler, dönem dönem farklı sloganlarla kendi seslerini duyurmayı başarmışlardır.

    *20’li yılların sonunda Cumhuriyetin temelleri hızla atılmış, devletin ana organları yükselmeye başlamıştır.

    *30’lu yıllarda özellikle iktisadi çalışmalar ve tarım ülkesi olmamız gerçeğinin bir yansıması olarak temel politikalarımız bu konular üzerine şekillenmiştir.

    *40’lı yıllarda ikinci dünya savaşı gibi arka planında büyük oyunların döndüğü bir muharebe sadece yenidünya düzenini oluşturmamış, psikolojiden, sanata; edebiyattan, tarihe birçok disiplinin revize edilmesine neden olmuştur. En başta insan olarak birey kavramı kendisini ön plana çıkarmış, hayatın anlamı ve varoluşsal kaygılar gibi ana temalar düşünürlerin odak konusu haline gelmeyi başarmıştır.

    *50’li yıllar ve sonrasında çok partili hayata geçen ülkemizde artık farklı politikalar üreten bir siyaset mekanizması da devreye girmiştir. O döneme kadar tek bir parti ile hayatına devam eden Türk siyasetinde, o partiye gönül veren vatandaşların çocukları yeni dönemde farklı bir siyasi tercihte bulunma imkanına kavuşmuştur. Siyaset kurumunun en önemli enstrümanı olan siyasi partiler, bu mekanizmayı tüm paydaşları ile ancak bu tarihten sonra hayata geçirebilmiştir.

    *60’lı yıllar Türkiye’deki modernleşme hareketlerinin ilk kıvılcımını ateşlese de her on yılda bir siyaset kurumuna indirilen darbelerle, demokrasi ve ilgili unsurların gelişmesi kesintiye uğramıştır.

    *70’li yıllar ülke olarak siyasi kamplaşmalara yönelmemizi sağlayan kirli oyunlar ile ömrünü tamamlasa da kentleşmenin ivme kazandığı ve memur sınıfın kendini göstermeye başladığı yıllar olarak da hafızalara kazınmıştır.

    *80’li yılların sonuna doğru artık orta sınıf denen ve ülkenin lokomotifi olacak kitlenin kendi haklarına daha fazla sahip olmaya başladığı dönemlere girilmiştir. Çağın imkânlarına daha kolay ulaşan bireyler, toplumsal refah ve ekonomik kalkınma gibi kavramları daha sık kullanmaya başlamışlardır. Artık Türkiye, her zaman olması gerektiği gibi çevresinde etkin bir devlet olma kabiliyetini kendinde görmeye başlasa da sermaye sınıfının siyaset kurumu üzerindeki hegemonyası henüz kırılmamıştır.

    *90’lı yıllarda kuşak değişimlerinin en keskin virajı dönülmüş ve sosyal tabakalaşmada bugünün temelleri atılmıştır. Bu zaman dilimi, dijitalleşme çağı ve teknoloji devrimi öncesi son bakir dönem olarak kayıtlara geçmeyi başarmıştır.

    *2000’li yıllar ile başlayan dönemde, dünyadaki liberalizm rüzgârları her yerde etkisini gösterse de ulusalcılık ve milliyetçilik gibi akımlar, sınırların birleşmesi gibi popülist anlayışlara karşı, bir çok ülke tarafından yeniden miğfer olarak kullanılmaya başlamıştır.

    Ülkemizde her dönem alt ve orta sınıfın öncelediği bir takım değerler silsilesi, siyasetin ortak kanallarında karşılığını bulmuştur. Öncelikle şehrin kenar mahallelerinde ya da kırsal bölgelerde yaşayan nüfus için ekonomik müreffehlik, çok nadir zamanlarda bölgesel risklerin öncelendiği sloganların önüne geçebilmiştir.

    Genel manada Anadolu insanı, sofrasına oturup kendisi ile ortak konuşma alanları bulan ve onunla siyaset dilinin ötesine geçebilen ortamların tamamında, karşısındakinin meramına uygun şekilde cevap vermiştir.

    Ülkemizde siyaset alanı, genel olarak Anadolu’nun kırsal bölgeleri ve kentlerde yaşam kavgası veren orta sınıf arasından ne zaman çıkmayı başardıysa, toplumsal mutabakatlar da o denli güçlü olmuştur.

    Kentlerde yaşayan ve ekonomik olarak daha bağımsız olan eğitimli nüfusun ilgi alanlarına yönelen her siyasal politika, siyasetin sadece entelektüel zeminde olmadığını, bu insanların siyasi tercihlerinde başka nedenlerin de etkili olduğunu her daim bizlere göstermiştir.

    Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet eli ile oluşturulan sermaye yapısı, özellikle 80’li yıllardan itibaren coğrafyanın her bölgesinden oluşan bir karaktere bürünmüştür. Özellikle sermayenin muhafazakâr kesimler eliyle yürütülmesine yönelik daha cesur adımlar atan müteşebbisler ortaya çıkmıştır.

    Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan insanların kendileri için öncelikli saydığı değerler silsilesine temas eden her siyasal yaklaşım, mükâfatını ülkeyi yöneterek almıştır. Bu değerlerin başında öncelikle kendilerini anladıklarını düşünen siyasilerin bulunmasını benimseyen seçmenlerin, yine bu anlaşılma başlığının içerisine şu konuları da aldıkları görülmüştür.

    • Dar gelirli sınıfın ihtiyaçlarını karşılamak adına atılan her adımın, sosyal devleti pekiştirecek hamlelere dönüştürülmesi,
    • Ülkenin ikinci hatta üçüncü dünya ülkeleri ile eşdeğer olmadığını hatırlatan ve insanların taşıdıkları gizil güçleri harekete geçiren mesajların samimi ve anlaşılır bir şekilde aktarılması,
    • Sosyal ve inanç temelli değerlerdeki kabul ve kazanımların, doğru zamanda ve doğru mecralarla olması gerektiği gibi buluşturulması,
    • Dar gelirli ve orta sınıfın, dünya koşullarına uygun bir yaşam ortalamasına kavuşturulması,
    • Fikir ve düşünce hürriyeti konularında yüzünü tamamen batıya dönmüş aydın kesimin de; taassubu kutsallaştıran ve tek bir düşünce ekseninden ayrılamayan tutucu kesimin de toplumun genel temaşası gibi görülmemesi,
    • Konjonktürel olarak dünyada yaşanan gelişmeleri bire bir takip ederek ülkenin menfaatine olacak tüm girişimlerde uluslararası siyasetin etkin bir şekilde yürütülmesi,

    Yazının başlığı ve anlatmaya çalıştığım konunun ikinci bölümü ise bu siyasal tablonun temel dinamikleri üzerine inşa edilen siyaset kurumunun aktörlerine ilişkindir.

    Önümüzdeki günlerde seçim heyecanı yaşayacak ülkemizde, siyaseti üretenler ile bunları satın alanlar arasında kurulmaya çalışılan ilişkilerde belirleyici unsur, birçok konuda olduğu gibi bu konuda da ülkemizin ruhuna has bir özelliktedir.

    Tıpkı Kahramanmaraş’ta yaşanan 6 Şubat depremlerinde olduğu gibi nasıl dünya jeoloji tarihine yeni bir literatür kazandırıldı ise siyaset tarihimize de yeni bir literatür kazandırılmıştır. Siyaset bilimi açısından akademik tezlere konu olacak konunun öznesi, 21 senedir iktidar olan bir siyasi parti ve bu partinin lideridir.

    Demokrasi tarihinde alışık olunmayan kadar yüksek katılımlarla yapılan seçimlerin nihai sonuçları açıklandığında galip gelen tarafın sadece doğru politikalar üreterek iktidarını koruması, siyaset bilimi açısından izah ve analiz edilmeye muhtaç bir durumdur.

    Sosyoloji bilimi ve özellikle siyaset sosyolojisi açısından ülke yönetimine talip olan siyasi partilerin tıpkı canlı bir organizma gibi ortalama ömürleri bulunmaktadır. Kitle partisi hüviyetine sahip olan partilerin tabii ömürlerini tamamlayıp, misyonlarının sona ermesi beklenir. Herhangi bir ideolojiye sahip partilerin ise toplumun büyük çoğunluğunu kucaklama yetilerini kaybetmeleri nedeni ile bir süre sonra radikalize olmaları ya da daha küçük kitleleri konsolide etmeleri öngörülür.

    İşte tam burada farklı, anlaşılması ve izah edilmesi güç bir konu karşımıza çıkmaktadır. Bir siyasi partinin bu kadar uzun soluklu olarak geniş bir kitleyi tercih nedeni olarak yönlendirmesi hangi saiklerle açıklanabilir. Ayrıca bu partinin kurulduğu andan itibaren bir kitle partisi olmaktan çok ideolojik bir paradigmasının olduğu gerçeği bilindiği halde.

    Burada devreye giren sosyoloji hatta siyaset sosyolojisindeki kavramlardan “karizmatik kişilik’’ ya da “karizmatik liderlik” kavramları konuyu açıklama konusunda anahtar rol oynar. Genel manada bir kişide doğuştan gelen ya da doğuştan geldiğine inanılan, alışılmadık ve ortalamanın üzerindeki yetiler (olağan dışı) olarak ifade edilen bu kavramı gelin biraz daha irdeleyelim.

    “Karizmatik liderlik, yöneticilerin bir vizyon ve misyon duygusuna sahip olmasıdır. Karizmatik liderliğin diğer özellikleri ise saygı, güven ve sadakattir. Bu liderler, izleyenlerin kendi kişiliği ile çok güçlü özdeşim kurmasını sağlamış ve izleyenlerin üzerinde yoğun duygusal izlenimler bırakmışlardır. ”

    M.Weber karizma kavramını, “bireyi normal insanlardan ayıran hiç olmazsa bazı istisnai kişilik özellikleri” olarak tanımlar.

    House karizmatik liderleri “kendi kişiliklerinin gücüyle izleyicileri üzerinde derin ve olağanüstü etki yaratma yetisine sahip bireyler” olarak açıklamıştır.

    “Karizmatik otorite, önderin olağanüstü gibi görünen niteliklerinden doğar. İktidarın kaynağı, bizzat kişinin doğuştan sahip olduğuna inanılan özelliklerdir. Büyük bir kahraman ya da çok zor koşullar içinde toplumu çıkış yoluna sokabilmiş olan bir önderin iktidarının kökeninde karizmatik otorite bulunur.

    Karizmatik liderlik konusu sosyoloji, psikoloji, örgütsel davranış, tarih, yönetim, insan kaynakları ve siyaset bilimi gibi sosyal bilimlerin çeşitli dalları tarafından ele alınmıştır. Karizmatik liderler üyelerinin ihtiyaç, değer, kaynak  ve özlemlerini kendi ilgilerinden kolektif ilgilere dönüştürür. Bundan dolayı izleyiciler liderlerinin misyonlarına gönülden bağlanırlar. İzleyiciler liderlerine güvenir, değerlere büyük önem verir ve motivasyonları artar.

    Karizmatik liderler; yol gösteren, ilham ve güven veren, saygı uyandıran, geleceğe yönelik olumlu düşünmeye teşvik eden, izleyicilerin yaşamlarında gerçekten önemli olan şeyleri görmelerini kolaylaştıran, misyon duygusu aktaran ve güdeleyici davranışlar sergileyen liderlerdir.”

    Conger ve Kanungo, 1987 ve 1988 yıllarında karizmanın atıfsal bir olay olduğu varsayımına dayanan ve örgütlerde nasıl ortaya çıktığını açıklayan bir liderlik teorisi geliştirmişlerdir.              

    Conger – Kanungo Modeli liderlik sürecinin üç farklı aşamasında bazı farklı liderlik bileşenlerine sahiptir. Özellikle ilk aşamada; Conger ve Kanungo Modeli iki şekil boyunca bir yöneticinin karizmatik liderliğini diğer liderlik rollerinden farklı kılar.  

    Bunlardan ilki, izleyenlerinin yöneticinin statükoyu değiştirmeye karşı daha büyük isteğini algılamasıdır.            

    İkincisi  ise, takipçilerin ihtiyaçlarına, kısıtlamalara ve çevresel olanaklara lider tarafından duyulan yüksek           hassasiyettir. Bu yüzden karizmatik lider olarak görülen  yöneticilerin; hem statükonun eleştiricileri, hem de radikal reformların gerçekleştiricileri olarak algılanması olasılığı yüksektir (Conger and et al.,2000:748).               

    İkinci aşamada, karizmatik liderlik, ortak ve idealleştirilmiş bir gelecek vizyonunun yönetici tarafından formülleştirildiğine, aynı zamanda ilhamsal bir tarzda bu vizyonu onun etkili bir şekilde açıkça ifade ettiğine dair takipçide oluşan algılamayla diğerlerinden ayrılan bir yönüdür. Bu karizmatik lidere olan cazibenin temelini inşa    eden, takipçilerin ihtiyaçlarını memnun etme potansiyelidir. Bu idealleştirilmiş yön; her nasılsa, liderleri özenilen saygıyı hak eden insanlar olmaya ve takipçiler tarafından taklit edilmeye değer yapmaktadır.            

    Son olarak; üçüncü aşamada, karizmatik olarak algılanan liderler, astların yüksek özveri ve kişisel risk gerektiren davranışlar olarak yorumladığı örnek davranışlarla meşgul olarak görülürler.  Bu hareketleri sayesinde, yöneticiler, astlarını güçlendirebilir  ve güven inşa edebilirler (Brown, 2002:22). Daha da fazlası; bu üçüncü safhada, karizmatik olarak görülen yöneticiler, vizyonlarını başarmak için geleneksel olmayan ve yenilikçi anlamları yerleştiren kişiler olarak algılanırlar. Geleneksel olmayan yaklaşımlarla var olan  emirleri aşan kabiliyetleri, takipçilerin liderin uzmanlığı hakkındaki algılamasını ve olayların üzerindeki kontrol algılamasını yükseltir (Conger and et al.,2000:748).

    Bu açıklamaların ışığında ülkemizdeki siyasi atmosferin şekillendiricisi olan ve önümüzdeki seçimde de anket sonuçları doğrultusunda ülke yönetimine devam etmesi öngörülen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın başarılı sonuçlar elde etmesinin, sosyolojideki bu kavramdan hareketle de incelenmesi gerekir.

    Zira günümüz siyaseti açısından ülkemizdeki siyasal tablonun merkezinde yer alan, hatta icra makamı olması nedeni ile oluşan her durumun müsebbibi olarak görülen Recep Tayyip ERDOĞAN’I, böyle bir sosyolojik tanımlamanın ana öznesi olarak düşündüğümüzde bir takım çıkarımlar daha rasyonel yapılacaktır.

    Çünkü sadece politik başarılarla mevcut iktidarın ülke yönetimine devam etmesini açıklamaya çalışan her teori, siyaset sosyolojisindeki farklı teorilerle çürütülmeye çalışılmaktadır.

    Ayrıca mevcut iktidarın, ülkenin yaşam standardı açısından geldiği noktayı anlatması da; Türkiye’nin savunma sanayinde söz sahibi ülkelerden birisi olması da durumun böyle olmadığını ifade eden muhalif kesimlerin savunuları ile karşılaşmaktadır.

    Her ne kadar Türkiye’nin sosyal devlet olma konusundaki olumlu girişimleri, yirmi sene öncesine göre yaşam koşullarının oldukça iyileşmesi, teknoloji ve sanayi hamlelerinde batılı devletlerle mücadele edebilme gibi başarıları kitlelere etkin bir şekilde anlatılmış olsa da; siyasal kutuplaşmalar ve yakın zamanda baş gösteren ekonomik zorluklar gibi vakıaların, muhalefetin en önemli karşı cevabı olduğu kabul edilmelidir.

    Tam olarak işte burada ve sosyolojik argümanlar doğrultusunda, izah edilmesi zor bir sürecin nasıl yönetildiğine değinme zamanının geldiğini düşünmekteyim.

    Türkiye’nin mevcut siyasal atmosferinde, siyaset üretme kabiliyeti açısından Recep Tayyip ERDOĞAN’ın sosyolojik bir terim olan karizmatik liderlik özelliği başat aktördür.

    *Genellikle muhafazakar çevrelerin umudu olarak görünen bir misyonu temsil ederek başladığı yolda, sadece ulusal bir siyaset üretmekle kendini sınırlamamış, uluslararası siyasetin dikkat çeken bir figürü olmayı başarmıştır.

    *Günümüz siyaset anlayışında merkez parti olma iddiasını sürdürmek için çağdaş bir muhafazakarlık çizgisini benimsemekle yetinmemiştir. Seküler dünyada öncelikle evrensel değerleri önceleyen ve ulusal paradigmaları savunan seçmenlerin de, hak ve özgürlüklerin yalnızca sol rüzgarlarla kazanılacağını savunan seçmenlerin de gönlünü kazanacak politikalara imza atmıştır.

    *Siyaset kurumuna, seçimlerden zaferle ayrılmanın, motivasyonun güçlü tutulmasında en önemli unsur olduğu bilincini yerleştirmiştir.

    *Her seçimin kendine özgü gündeminin olduğuna ve kazanma iradesinin ortaya konan daha güçlü politikalarla pekiştirilmesinden geçtiğine, ekip arkadaşlarını inandırmıştır.

    *Zafer ile sonuçlanan her seçimden geriye miras kalacak icraatların bir siyasetçi tarafından nasıl kullanılması gerektiğini, sıra dışı bir üslupla seçmenlerine aktarmayı başarmıştır.

    *Uzun sürece yayılmasını benimsediği seçim kazanma stratejisini, kampanyası biten bir seçimin hemen ardından başlatarak siyaset literatürüne farklı bir model kazandırmıştır.

    *Siyasette en önemli argümanın güven ve istikrar olduğu gerçeğinden hareketle, tüm manifestolarını bu kavramlar üzerine oturtmuştur.

    *Yani Cumhurbaşkanı ERDOĞAN, ülke yönetimine talip olduğu andan itibaren karizmatik liderlik özelliklerini baskın bir şekilde kullanmıştır. Bu durum, siyasetin retoriğini bilme ve etkin bir şekilde kullanma yetisinin çok ötesindedir.

    *Halkın içerisinden gelen biri olarak kendisine verilen her yetki de bu özelliklerini sergilemeye devam etmiştir. Ülke siyasetinde halkın dilini kullanarak, onlarla samimi ve etkin bir iletişim kurma yolunu başarmış ve her türden siyasi görüşe sahip insanla ülkeyi yönetme kabiliyetini sergilemiştir.

    Neticede ülkenin menfaatine yönelik çok fazla icraat yapılmış olsa da siyasetin ruhuna uygun olarak her siyasetçinin yıpranması ve güç kaybetmesi olağan görülmelidir. Buna rağmen Cumhurbaşkanı ERDOĞAN, girdiği her seçimden daha güçlü bir şekilde çıkmayı başarmıştır. İşte burada siyaset yapma biçimine yön veren karizmatik liderlik özellikleri daima ön planda olmuştur.

    Bu anlamda Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’ın son dönemlerde girdiği seçimlerden güç kaybederek çıktığı iddiaları matematiksel olarak doğru, siyaset felsefesi açısından ise paradoksal bir yanılsama olarak görülebilir.

    Bu durumu şu şekilde örneklendirebiliriz.

    Bir koşu yarışına başlayan sporcuları düşünelim. Sporculardan bir tanesi daima önden gitmeyi başarsın ve hep önde olduğu için ara ara verilen küçük molalarda, ihtiyaçlarını karşılama hakkı da onda olsun. Uzun soluklu olan koşunun belirli periyotlarında hiç koşmayan sporcuların da yarışa dâhil edildiğini düşünün. Küçük ara verme ve ihtiyaçlarını karşılama hakkı bulunan en öndeki sporcunun sürekli önde olmasına rağmen, yarışa 22.turdan başlayan sporcu karşısında daha yorgun ve yıpranmış olduğunu görmemiz zor olmaz. Ve belirli bir süreden sonra yarışa sonradan dâhil edilen sporcuların ilk baştan beri yarışan sporcuya göre çok daha güçlü ve kazanmaya yakın olması beklenir. Ya da yarışı hep önde götüren sporcunun turlar ilerledikçe farkı artırma ihtimali, azaltma ihtimaline göre daha düşüktür. Hayatın olağan akışı ve fizik kurallarına uygun olan bu örnekteki yarışı önde götüren sporcunun daima daha hızlı koşmasını beklemek, insani özelliklerle de beklentilerle de çelişmektedir.

    İşte örnekte olduğu gibi Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’ın bu süreçlerin tamamında göreceli olarak oy kaybı yaşıyor olmasını felsefi bir paradoks olarak görebilir, aslında bu gerileme döneminin yaşanmadığını ya da mevcut gerekçeler doğrultusunda bu durumun makul ve anlaşılabilir olduğunu ifâde edebiliriz.

    Seçmen davranışlarından ve seçimlerdeki oy oranlarından birçok mesajın çıkarılması gerektiğini de yadsımamakla birlikte, şahidi olduğumuz yakın tarihimizdeki bu örneğin karizmatik liderlik özellikleri ile sıkı sıkıya bağlı olduğunu söyleyebiliriz.

    Son tahlilde mevcut siyasi durumun ve seçim kazanma iradesinin en önemli müsebbibi olarak, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın karizmatik liderlik özelliklerini görmek mümkündür. Tabi ki bu durumun Cumhurbaşkanı ERDOĞAN üzerinde ağır bir yük olduğunu da belirtmemiz gerekir.

    Bu yük ve sorumluluk, kendisine verilen bir misyon olarak da ağırlığını hissettirmektedir. 2028 yılından itibaren ülkenin yönetimine talip olacak siyasetçilerin ortaya çıkması ve kendi mecralarında yeni bir slogan üretmeleri konusunda en önemli görevin de yine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’a düştüğü söylenebilir.

    Çünkü karizmatik liderlerden sonra gelen ya da gelecek kişilerin, siyaset sahnesinde etkin olmak adına acele kararlar almaları kuvvetle muhtemeldir. Böyle bir durumda ise siyaset sahnesindeki rolleri başlamadan sona erebilir. Bu anlamda karizmatik liderlik özellikleri gösteren siyasetçilerin üzerlerindeki ağır sorumluluklardan birisi de kendisinden sonra gelecek siyasi karakterlerin doğmasına aracılık etmek ve bu bireyleri siyaset sahnesine kazandırmaktır.

    Ülkemiz açısından demokrasi şölenine dönüşmesini temenni ettiğimiz bir seçim yaşanması dileğiyle…

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • GİDENLERİN ARDINDAN -2- (Depremin Etkisi Devam Ediyor)

    Yaşanılan yüzyılın felaketinin ardından üç buçuk ay geçti. Depremin izleri çevremizde, etkisi ise ruhumuzda devam ediyor. Depremden sonra kendi dünyamda oluşan tahribata dair en kapsamlı satırları burada kaleme alıyorum. Bilemiyorum belki de bu yazdıklarım gönül dünyamızdaki enkazlardan yeni hâtıralar çıkarmamıza neden olabilir ve daha da üzülebiliriz. Ama belleklerde bu felaket ile ilgili ne kadar çok arşiv kalırsa o kadar ders çıkarabiliriz gibi geliyor. Çünkü böyle bir afetle ilgili her durum, tüm tartışmaların üstünde, insani değerlerle korunmak zorunda olan bir alanı ifade ediyor. Dil, din, ırk ve cinsiyetten bağımsız sadece ve sadece ödev ahlakı ile açıklayabileceğimiz bir konudan bahsetmekteyiz.

    Yine imdadımıza Alman filozof İ.Kant yetişiyor ve ne güzel ifade ediyor. Felsefenin tarifsiz güzelliği ve hikmeti, tüm ihtişamı ile karşımızda duruyor.

    Ödev; yapmayı, yerine getirmeyi kendi isteğimizle üstlendiğimiz, sorumluluğunu üzerimize aldığımız bir buyruktur. Bu buyruk insanı dışarıdan koşullayan koşullu buyruk (hipotetik imperatif) değildir. Bu buyruk, bizim kendimize koyduğumuz bir buyruk anlamında koşulsuz buyruk (kategorik imperatif) tur. Yani ödev insana başkası tarafından değil, bizzat kendisi tarafından, kendi vicdanı tarafından verilir. İnsan kendi ödevini kendisi oluşturur.

    Neyse biz esas konumuza dönelim artık. Hepimizi derinden yaralayan ve bir ömür unutamayacağımız o zor günlere.

    Bu anlamda yazının tamamında kronolojik olarak hatırımda kalanları anlatmaya çalışsam da süreci kendi akışı içinde özetlemem daha doğru olacak gibi.

    Olay anından hemen sonra ben ve eşimin ailesinden haber aldığımız telefonlarla biraz rahatladığımızı biliyorum.

    Depremin sabahında kurum müdürümüz Ahmet BÜLBÜL hocamın WhatsApp grubunda herkesin sağlıklı olup olmadığını teyit etmek için yazdığı mesajları çok net hatırlıyorum. En azından kurumdaki tüm arkadaşların iyi olduklarına dair ifadelerin peş peşe düşmesi yüreğimize su serpmişti. Ama bu yazışmalarda Müdür Bey tarafından yazılan ve tesirinden kurtulamadığım bir cümle hala ara sıra zihnimde dönüp duruyor. “Hasan’dan haber alamıyorum.’’

    Okuduğumda sadece kulağıma çarptığını zannettiğim bu cümle, biraz zaman geçtikten sonra yüreğime de dokunmaya başlamıştı. Çünkü belirli aralıklarla düşen mesajlar arasında Hasan abiye ulaşıldığının haberini alamamıştık. O süreçte birçok yeni durumu sosyal medya kanallarından öğreniyor, içimiz kan ağlamaya devam ediyordu.

    Gün içinde Hasan abi ile ilgili gelişmeleri aldığımızda gerçeklerin gün gibi karşımızda durduğunu ve çaresizliği yeniden hissettik. O’nun yaşadığı duyguları anlatmaya çalışmak gibi bir gaflete düşmek istemiyorum. Kendi hissettiklerimi yazmaya çalışıyorum. Çünkü yaklaşık dokuz saat enkazın altında kalmak gibi bir imtihanın çok ötesini yaşadığı için yalnızca acılarının azalması için dua etmem gerektiğinin bilincindeyim.

    Kendisi ile bir kez telefonla görüştüm. İçinin yangını sesine yansıyordu. Böyle durumlarda Kemal Sayar hocanın bir savunusu hemen aklıma gelir. Yas sürecindeki birinin acılarına destek vermek için illa onunla konuşmak gerekmez. Yanındayım mesajı vermek üzere susmanız ve orada hiç konuşmadan bulunmanız bile etkili bir destektir. Ben de böyle durumlarda hep sessiz kalırım. Ama bunu kalbim senin yanında mesajını vermek adına yaparım.

    Bir insanın zor durumları ile baş etmesine yardımcı olmak istiyorsanız bazen onu uzaktan gözetleyin ve sessiz bir şekilde onu himaye edin. Gerçekten çoğu zaman etkili olacağını göreceksiniz.

    Hasan abinin zor saatlerini ve sonrasındaki acılarını kendinden değil hep başkalarından dinledim. Bir insanın hayatındaki en kıymetlileri olan ailesi ile yaşadığı çaresizliği her duyduğumda, onun sabrının artması için Yaradan’a dua ediyorum.

    Enkazdan yaralı çıkarıldığında kızı ve oğlunun sağ salim kurtulduğuna sevinmesi gerçekten çok önemliydi. Zira en başta hayat arkadaşı, biricik eşi ve canpareleri olan ilk göz ağrısı büyük oğlu ile ailenin nazlısı küçük oğlunun kokularını, kalanlara sarılarak alabilecekti. Ayağındaki yaralar gördüğü tedaviler ile iyileşmeye başlasa da yüreğinin yangınına merhem olacak en iyi ilaç, geçecek zaman ve yanındaki çocuklarının sevgisi olacaktı.

    Bir insanın en başta yaptığı işe saygısı olduğu zaman o insanın karakteri ile ilgili o kadar çok veri çıkıyor ki karşınıza. Bu anlamda kurumumuzdaki yerini anlatmaya bile gerek duymadığım Hasan abinin kişiliği ve insani özellikleri kalbimizde çok müstesna bir yerde bulunmaktadır. Kendisine ve çocuklarına sabırlar dilemek isterim.

    Bu süreçte sosyal medyada akan mesajlarda meslektaşlarımızın hayata veda etme haberlerini her alışımızda farklı hüzünlendik. Onları tanıdığımız kadarı ile üzüntülerimizin derecesi değil ama türü değişti. Çünkü çok az karşılaştığınız birisi ile daha sık gördüğünüz birisinin sizin üzerinizde bıraktığı etki farklı oluyor. Yaşanmışlıklar ve paylaşımlar, insani ilişkilerde bağlanma gibi bir durumu çok fazla etkiliyor.

    Mesela meslektaşlarımızdan Mehmet SUNAOĞLU hocamızı hatırlamak istiyorum. Bir insanla tanıştığınızda sizde bırakacağı ilk izlenim; konuşma tarzı, seçtiği cümleler ve bu konuşma esnasındaki bütünlüğü sağlayan jest ve mimikler değil midir? Mehmet hocamı ne zaman görseniz, konuşacağı cümleleri seçen ve ilk tanışma saygınlığını korumaya çalışan bir nezaketle karşılaşırsınız. Zaman zaman ben de onun gibi olmak isterim ama yapım buna izin vermez dediğiniz kişiler vardır ya. Mehmet hocam üslubu ve kişiliği ile bu örneğin en önemli temsilcisidir. Bir insan başından geçen ve riskli olabilecek bir rahatsızlığı anlatırken bile söyleyeceği cümleleri seçme gayretine girer mi? Mehmet hocamın böyle zarafet abidesi olan bir yapısı ile tanıştığım için kendimi çok şanslı görüyorum. Mesleğine âşık bir arkadaşımızı kaybetmenin derin üzüntüsünü hissediyorum.

    Yine Leyla EREN hocamız vardı. Onu düşündüğümde ise yüreğimin burkulan tarafı ailesi ile birlikte başka bir memlekette hayata gözlerini yumması oluyor. Böyle bir felakete, uzunca bir eğitim hayatı ve sınavların sonunda öğretmen olarak atandığınız şehirde, aile üyelerinizle birlikte kaldığınız evde yakalanıyorsunuz. Gurbette ölmek ya da ölüm için gurbete gitmek. Hem de en kıymetlilerinizi de bu duruma sürükleyerek. Elbette hiç kimse böyle bir şeyi ne ister, ne de düşünür. Ama çıkan neticenin dışarıdan okunan acı özeti budur. Biz hocamı her hatırladığımızda ailesi ile birlikte Kahramanmaraş depreminde hayatını kaybetti diyeceğiz. Belki evlilik planları vardı, belki de başka düşünceleri.

    Berna hocam, Tuğçe hocam, Özlem hocam hep kısa yaşamlarında uzun hikâyeler bırakıp gittiler.

    Aydın hocamın eşi ve çocuğu için yardım çağrıları ve ümitli bekleyişi kahredici bir sessizlikle sonlandığında gerçekten yıkılmıştım. Kendimi onun yerine koymak gibi bir düşüncenin bile ne kadar ürkütücü olduğunu hissediyor, gerçek hayattan kopmamaya çalışıyorum. O’nun da gerçeklerle yüzleşmesini tamamlayıp, yeniden kendini toparlaması adına hala dua ediyorum.

    Depremin birinci haftasını geride bırakmıştık. Mesai arkadaşımız İrfan abinin ikinci depremde hayatını kaybettiğini sonradan öğrendik. Kendisi ilk depremden sonra hızlıca çıkıp bir şeyler almak için girdiği evinde, ikinci depreme yakalanmıştı. Hepimiz, ondan sağlıklı olduğuna dair ilk mesajı aldığımız için böyle bir haber beklemiyorduk. Şok etkisi yarattığı gibi hem konduramadık hem de inanmak istemedik. Belki de onun iyiyim mesajını, belleğimizde son hatırladığımız sözler olarak tutmak istedik.

    Depremden bir hafta önceydi. Müdür Yardımcımız Günbey hocamın odasında karşılaştık. Beni görünce gülümsedi. Hikâyeni okudum dedi. Ben kitapları yüksek sesle okuyarak daha keyif alıyorum diye tekrarladı. Beğendiğini söyledi. İki yerde beni hatırladığını ve gülümsediğini ifade etti. Seni düşündüğümde bu cümleler olmayabilir mi diye içimden geçirdim dedi. Ama neticede bu bir roman, belki de böyle olması gerekiyorsa böyle yazılmalı diye de düşüncelerini revize etti.

    İrfan abiyi gördüğümde, hep içinde keşkeleri olan ve hayatı yeniden yaşamak isterdim diyen biri ile karşılaştığımı düşünürüm. Belki de bana öyle gelmiştir. İnandığı bir takım değerlerin savunusunu on sekiz yaşında bir genç heyecanı ile yapar. Bazen de hayat yorgunluğunun yansımasını yüzünden hemen okur, onunla sohbet etmenizin en başta ona iyi geleceğine inanırsınız.

    Aniden parlamaları, kısa süren çıkışları sert gibi görünen kişiliğinin çocukça kalkışmalarıdır. Naif yapısını ifade ederken bile karşıdakine yüksek sesle konuşabilir. Ama kalbinde kötülük olmadığı ve aslında düşünülenin aksine bir karakteri olduğunu anlamanız uzun sürmez. Hayat hikâyesini belki birçok kişi işyerimizin bir köşesinde kendisinden dinlemiştir. O’nun anlaşılmak gibi bir derdi olduğunu anladığınızda İrfan abi ile sorun yaşamanız olanaksızdır. Hayata veda edişini ilk ağızdan dinlemeye cesaret edemezdim. Ama ben O’nu daima hafif gülümseyen ve tatlı sert çıkışları ile aslında çevresine çok fazla mesaj veren birisi olarak hatırlayacağım.

    Depremin ikinci ya da üçüncü günüydü. Kendi çaresizliğimizden çevremizdeki herkesin haberini almakta geç kalmıştık. Halam ve ailesinin haberleri bir şey yapamamanın acılarını katmerledi. Enkaz bölgesinde dönüp durmak ve çevrenizdeki cenaze torbalarını izlemek, güçlü olmanız için bir tas çorba için diyen yardımseverlerin iç ısıtan sözleri ile garip bir gerçekliği temsil ediyordu.

    Benim eksikliğim ve ihmalkârlığım olarak gördüğüm bu durumdan geriye, aslında sıkça ziyaret etmem gereken akrabalarla ilgili hayıflanmalarım kaldı. Halam, Yaşar eniştem, Mehmet abim ile eşi ve iki çocuğu, Şükran, Abdülkadir ve o evde o gece misafir olan diğer halamın torunu Asım.

    Aileden geriye kalan tek kuzenim Akif, dokuz cenazeyi defnederken dokuz kez öldü. Ama inancı, metaneti ve kendisini ayakta tutması için yaşam enerjisi olan ailesi, yaralarını sarmada en büyük destekçileri oldu.

    Halam belki de bu ailede en az vakit geçirdiğim kişidir. Genç yaşından itibaren yaşadığı bazı rahatsızlıklar onu eve hapsetse de neşesinden hiçbir şey kaybetmediğini konuşunca anlarsınız. Hayata bakış açısı ve yaşamı sorgulaması örnek teşkil edecek türdendir. Aynı şekilde çocukluğumuzda yaşça bize yakın Mehmet abi ve akranım olan Akif ile ne çok anımız vardı. Uzun süredir görüşmemek yaşanılan onca hatıranın sizde bıraktığı etkiyi azaltmıyor. Yalnızca zamansal bağ kurmakta zorlanıyorsunuz. Ama sizin aidiyetiniz ve kökleriniz sizi birçok duyguda bir araya getiriyor.

    Akif’ten dinlediğim hikâyeler bu zor durumların acı katmanlarına yeniden gitmemize neden olsa da yürek yangınına iyi gelen durumları da beraberinde getirmiştir diye ümit ediyorum. Kendisine eşi ve oğlu ile sağlıklı ve mutlu bir yaşam diliyorum.

    Akrabalarımı yazının son bölümüne bırakmak istemem, onların benim üzerimde çok daha uzun dönemli etkileri olmasındandır. Çünkü onlardan söz ederken belki otuz beş yıl geriye gidiyorum.

    Ben bunları aktarırken kendi içimde yaşadığım duyguları gün yüzüne çıkarmaktayım. Ama kimseyi üzmek, incitmek ve yaraları kanatmak gibi bir duruma da meydan vermek istemem.

    Yaşadığım kırkdört yılın kötü olaylar anlamında satırbaşlarından birisi olacak bu felaketin izlerini bir yerlere not düşmek zorundaydım. Yakın çevremde sevdiğim insanların yaşadığı acılara, gönül dünyamda ortak olduğumu ifade etmek zorundaydım.

    Geriye dönüp baktığımda, depremle yatıp depremle kalktığımız için en yakın çevremde olup bitenleri anlatmak istedim. Savaş hocamın, oğlunun mürüvvetini göremeden giden annesinin haberi, Ahmet hocamın uzun bir hayatı paylaşmak üzere yakın zamanda dünya evine giren yeğeninin hikâyesi ve niceleri duyduğumuzda boğamızı düğümleyen çok acı hatıralar olarak kalacak.

    Ama bundan sonra, birlik olma zamanı dememiz gereken bir sürece giriyoruz. Memleketi yetkililer, çevremizdeki insanları bizler ayağa kaldırmak için var gücümüzle uğraş vermek zorundayız.

    Tüm ülkenin böyle bir felaket anında çok daha güçlü kalması adına önce tedbiri, sonra duayı elden bırakmamalıyız.

    Hepimize geçmiş olsun, hepimizin başı sağ olsun…

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • YARIN 14 MAYIS BENİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ BİR GÜN!

    Her insanın hayatında kendisi için çok önemli gördüğü zamanlar vardır.

    Kimimiz için okul hayatının ilk günü, kimimiz içinse arkadaşlar ile kutlanan ilk doğum günü unutulmazdır. Hızla akıp giden zaman içinde bazen geriye dönüp bakalım. Su üzerinde bir şeylere takılıp kalan eşyalar gibi zihnimizde de hemen hatırladığımız ne çok şey var.

    Bize bir şeyler hatırlatan bu olayların önem sırasını da kendimiz belirleriz. Doğumdan başlayıp ölüm anına kadar başımızdan geçen her şeyin olay örgüsü içindeki yeri ve anlamı, bizim ona atfettiğimiz değer kadardır. Ya da bizde bıraktığı etki ile ölçülebilir.

    Böyle zamanların bizim üzerimizde bıraktığı izlenimi farklı yollarla da ifade etmek mümkündür. Kimi için bir sonbahar sabahı ile başlayan sözler, kimi için gün ve saate kadar verilen zaman aralığı, kimi için de geçmiş zaman olur ki betimlemesi, bazı şeyleri anlatmaya başlamak için yeterli olabilir.

    İnsan yaş aldıkça karşılaştığı bazı durumların kendisi için çok daha önemli olduğunu, bu tür olayların kendisini diğerlerinden çok daha fazla etkilediğini de zamanla kavrayabilir.

    İlkokul döneminde ilk kavganızın sebebi ne olursa olsun bu durumun unutulmasını engelleyebilir mi?

    Arkadaşlarla tek başına bir şeyler yapmak için anneden alınan iznin, belleğimizde nasıl yer ettiğini çoğumuz dün gibi hatırlarız.

    Bizi biz yapan bu zamanların yine bizim için en önemlileri, yaşam içinde kendi ruhumuzu ve karakterimizi de yansıtan tarihi satırbaşlarıdır. Gülerek hatırladıklarımız üzüldüklerimizden daha fazladır ya da daha fazla olmalıdır. Belki de bunun böyle olmasını bizler isteriz. Çünkü insan doğası gereği her zaman, kendini hayata bağlayan mutlu olayları daha fazla düşünmek ve canlı tutmak ister. Aksi takdirde ruhsal bir hezeyan durumundan kurtulamayız ve psikolojimiz bozulur.

    Küçük yaşlarda annemizi kaybettiğimizi sürekli düşünmek, bize ümitsizlik pompalamaktan başka ne katabilir. Veya kardeşimizin geçirdiği bir kaza nedeni ile hayatını kaybetmesi ya da yatalak kalmasından sürekli beslenemeyiz.

    İşte bu yüzden bizi hayata bağlayan donelerin zihnimizde daha belirgin olanları, daima bizi mutlu eden olaylarla yakın ilişki kurmalıdır.

    Lise çağında içinde bulunduğumuz dönemin gereklerini yaşama mücadelesinde ne çok doğrumuz vardır. Çevremizde hatalı düşünen bir sürü insanın yüzünü görmek istemediğimiz zamanları, ileride tebessüm ederek hatırlarız. Çünkü o dönemin kötü karakterleri, şimdinin iyilik melekleri olmuştur.

    Bu yazıyı okurken neleri hatırladığınızı aslında çok merak ediyorum. Hayata tutunmak için ilk çırpınışlarınız, ilk olarak ben de bu hayatta varım mücadeleniz ya da ilk hayal kırıklıklarınız ortak mıdır?

    • İlkokul öğretmeniniz ile ilgili düşünceleriniz nedir?
    • Ortaokul sıralarına geri döndüğünüzde aklınıza hangi arkadaşınızın ismi geliyor?
    • Evden tek başınıza çıkarak bir şeyler yaptığınızda, akşam dönüş saatinin geciktiğini fark edip, yaşanacak aile içi krizlere kendinizi nasıl hazırladınız?
    • Gelecekte nasıl bir yaşam kurma hayaliniz vardı? Neleri yerine getirebildiniz?
    • Babanızdan işittiğiniz ilk yüksek sesli nasihat hangi konuya çekidüzen verilmesi içindi?
    • Kıyafetinize karışan annenizle ilk kez kaç yaşında ciddi ciddi tartışmaya başladınız?
    • Mahallede sizi dövmeye çalışan çocukla daha sonra hiç karşılaştınız mı?
    • Ya da yakın akrabalarınızdan birisinin herkesin yanında size sempatik davranması, tek başınıza kaldığınızda azara dönüştü mü?

    Düşündükçe sizin de aklınıza gelecek bir çok sorunun cevabında, sadece kendi geçmişimiz değil kendi kimliğimiz ve karakterimizde saklıdır. Önemli olan, bizi biz yapan ve kendimizi anlatan bu durumları ruh dünyamızdaki anlam ilişkisine göre sıralayabilmektir. Kendinizle ilgili en kritik tarihin ne olduğunu ancak siz bildiğiniz için herkesin tarihsel hafızası kendine özeldir.

    Buraya kadar yazmak istediklerim, aslında bahsi geçen tarihin benim için ne kadar önemli olduğunu anlatan cümlelere başlamadan önceki ısınma turlarıydı. Çünkü benim için de bu yazılanlar arasında hatırladığım en önemli tarihin ne olduğunu bir şekilde hikâyeleştirmem gerekiyordu. Çünkü yazının başlığı olan 14 Mayıs tarihi, benim hayatımda çok özel bir yere sahip olan dönüm noktasını ifade etmektedir.

    14 Mayıs tarihi belki yarın yapılacak önemli bir etkinlik için zihinlerde farklı çağrışımlara neden olabilir. Bu anlamda çok da politize olmadan hemen söylemeliyim. Bu durum tarihsel bir çakışmadan ibarettir. Ama bu tarihsel çakışma ilgili de sadece şunu belirtmeliyim ki beni bilen bilir, yirmi yıldır nerede isem aynı yerimde durmaktayım.

    Bunun dışında Mayıs ayı ile başka bir olguyu anlatan Mayıs’lar bizim dediğimde, galiba herkes neyi kastettiğimi, hangi takımı tuttuğumu tahmin edecektir.

    Benim için bu tarihi önemli kılan nedene gelince galiba artık gerçek gündemime başlamalıyım.

    14 Mayıs tarihinin benim açımdan anlamı, bu tarihin kendisine mana yükleyen kişi ile ilgilidir. Çocukluğumda hep merak ettiğim bir konu vardır. Küçük dünyamda düşünüp durduğum ve cevabını çok merak ettiğim bu durumla ilgili zihni sorgulamalarım, cevabına karşılık gelen olayla elbette yüzleşmiştir. İşte bu yüzleşme ve alınan kararın çevremdeki insanlarla kutlandığı gün, beni ben yapan durumları da olgunlaştırmış, kemale erdirmiştir.

    Hayatınızdaki dönüm noktalarınızı şöyle bir gözden geçirin. İlk aklınıza gelen ve zihin dünyanızdaki anlam haritanızın merkezine yerleşen konuları düşünün. İşte bu hareketlilikte son durduğunuz yer, hayat döngünüz içinde merkeze aldığınız yer olmalıdır.

    Benim de kendimle ilgili dönüm noktalarım 14 Mayıs 2006 tarihine kadar farklı konular olmuştur. Bir dönem, okulda aldığım takdir belgesini yaşam koşusunda bir start yeri olarak görmüşüm, bir dönemse mesleğimi yapmak üzere atandığım tarihi milat kabul etmişimdir.

    Ama neticede ben 17 senedir yalnız kendimle değil hayat içinde verdiğim her türlü mücadele ile ilgili de en doğru kararı aldığımı, sadece 14 Mayıs’ta değil yılın her günü idrak etmekteyim. İşte bunun için bahsi geçen tarihin anlamı benim açımdan milâdi bir zaman dilimine denk gelmektedir.

    İŞTE BU YÜZDEN;

    • Ailemle yapılan istişarenin sonucunda, görücü usulü başlayan bir merâsimin yürek yangınına dönüştüğü anın taçlandığı gündür 14 Mayıs.
    • Uzun kumral saçların, manalı ve mahcup bakışların gönül dünyama anlam kattığı günü işaret eder 14 Mayıs.
    • Hayatı paylaşma adına alınacak kararların, nefesin yettiği güne kadar olan süresini belirlemek için takvimlerde ayrılan zamanın başlangıcıdır 14 Mayıs.
    • Fedakârlığın ve paylaşmanın sadece 1 gün değil son nefese dek süreceğini kalbime ömür boyu yazan imzanın atıldığı gündür 14 Mayıs.
    • Her daim birisinin sizden daha kabullenici, daha tavizkar, daha orta yolcu, daha iyimser, daha çabuk karar alan ve daha gerçekçi olduğu bir beraberliğin, en masum nişânıdır 14 Mayıs.
    • Aşkı, sevgi ve saygı ile harmanlayan bir yuvanın temellerinin atıldığı gündür 14 Mayıs.
    • Benim hayatımda sevdiğim kadınla birlikte yürüyeceğimiz yolun, zor olsa da aşılmaz olmadığının hatırlatıcısıdır 14 Mayıs.
    • Yaradan’ın belki belirlemese de benim için en iyisini dileyip,  bu konuda teşvik edercesine mesaj verdiğine inandığım hayatı, çevremdeki herkese duyurduğum gündür 14 Mayıs.
    • Kalbimin huzur bulduğu yerin, gönül penceremden izlendiği zamanda durmaya başladığı tarihtir 14 Mayıs.
    • Yol arkadaşımla kader çizgisinde kaybolmamak için en çok dua ettiğim ve mahşerde yine aynı tarihte yol yürümenin nasip olması adına yakardığım zaman dilimidir 14 Mayıs.
    • Kendimi çok fazla şanslı saydığım ve beni bu dünyada iki güzel evlâtla buluşturan merasim gününün başladığı andır 14 Mayıs.

    Bu güne yönelik söylenecek çok şey olduğunu düşünüyorum. Ama benim hayatıma dokunan ve benimle bu hayatı paylaşan gönül yoldaşım Yasemin Hanım’ın, bu kadar yeterli dediğini duyar gibiyim. Kendisi ile tanıştığım günden itibaren olumlu ya da olumsuz yaşadığım her şey adına vesile kıldıkları için Yaradan’a minnettarım. Karşılaştığımız tüm durumların olumlu olmasının imkân dâhilinde bulunmayacağının bilincindeyim.

    İşte benim de 14 Mayıs’ım bu şekilde hissedilmektedir. Sevgili eşim Yasemin Hanım’a kendisini ne kadar çok sevdiğimi söylediğim zamanların, bu şekilde kaleme dökülen yansımaları ile dolup taşmaktadır. İyi ki bu hayat yolculuğuna seninle başlamışız, iyi ki bu hayatın tüm olup bitenlerini seninle göğüslemekteyiz. Seni çok seviyorum her şeyim, nice senelere…

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • SIKIŞMIŞLIKLAR

    Bugün, hayatın sıradanlıkları içinde kendimize yer açma mücadelesinin nasıl verildiğine dair düşünmek istiyorum.

    Hepimiz için zaman zaman sıkışıp kaldığımız ve bir çözüm bulma konusunda tereddüt ettiğimiz durumlar vardır. Uzunca bir listenin özet halini anlatma adına seçtiğim cümlelerden konsantre bir sonuç çıkarma gayretinde umarım başarılı olurum.

    Yaşadığımız felaketler hem hiçbir zaman aklımıza gelmeyen konularda neler yapacağımızı, hem de hangi durumlarda sıkışıp kaldığımızı bizlere daha iyi gösterdi.

    Günlük hayatta bizi bazı kararlar almaya zorlayan o kadar neden var ki; ben bu durumda ne yaparsam kendimi daha iyi hissederim diye sorgular dururuz.

    Hayata dair umut bağladığınız olaylar ve kişiler bizim yaşam mücadelemiz içerisinde en önemli yapı taşlarıdır. Bu nedenle vereceğiniz kararların en kritik olanları bunlar üzerinden şekillenir.

    Bir öğrencinin okula gitme vakti yaklaştığında sevdiği bir çizgi filmi bırakması onun açısından zor bir durumdur. Yine bir sınav öğrencisinin ders molasından sonra yeniden çalışma odasına geçerek soru çözmesi gerçeği, istemese de onun yapması gereken zor bir eylemidir.

    Hepimiz sıkıştığımız durumlarda kendi başımıza kalmayı tercih ederiz. Çünkü böyle zamanlarda ancak kendimize gücümüz yeter. Buradaki irade, kendi karakterimiz ve kişiliğimizi de ortaya koyar. Zaten yenişemediğimiz tek şey kendi “ben’’liğimizdir.

    İnsanın kendisi ile olan mücadelesinde gâlip de kendisidir mâğlup da.

    Hayatın her alanında sıkıştığımız ve kendimizce doğru olanı yaptığımız tüm kararlarda aslında öncelikle kendimizi rahatlatırız. Aksi durumda çekimser kaldığımız ya da hamle yapmadığımız her olayın sonunda keşkelerimiz artar, hayata karşı karamsarlığımız çoğalır.

    • Hafta sonu için yapılan bir gezi planında bu hareketliliği istemeyen bir aile bireyi bütün iştiyakı bozar. Ama bu hareketliliğin yapılmaması, istenmeyen farklı durumları da beraberinde getireceğinden, en doğru kararı vermek yine zor bir iş olarak karşınızda durur.
    • Okuduğunuz bölümle ilgili mesleği yapamadığınız için zorunlu olduğunuz farklı tercihler, sizin sıkışmışlıklarınızdır.
    • Çocukların dünyasında bu tür olaylar çoğu zaman daha fazla büyütüldüğü için çözüm süreci de uzar. Bir çocuğun parkta oyun arkadaşını seçerken kendisine göre uygun olan arkadaşı bizim veto etmemiz onun sıkışmışlığıdır.
    • Bir gencin hafta sonu için yaptığı planların başka bir arkadaş grubunun istenmeyen etkinliğine denk gelmesi, çözülmesi gereken zor ve karmaşık olayların başlangıç fitilini ateşler.

    Aslında bu sıkışmışlıkların temelinde kendi benliğimizin ısrarla vurguladığı bireysel öncelikler kadar toplumsal kuralların baskılamaları da ön plandadır.

    Günümüz toplumsal hayatı kendi kurallarını güncelleme konusunda bireysel yaşam kadar hızlı davranmaz. Sosyal hayat çağın gereklerine uygun hareket etme konusunda koruyucu bir refleks sergileyerek, bireylerin kendileri için inşa ettikleri olay örgülerini bu korumacı yapının dışına çıkarmak istemez.

    Oysa bildiğimiz bir gerçek vardır ki; toplumsal kurallar kendini muhafaza etmeleri kadar bireylerin davranış kalıplarını da görmezden gelemez. İşte tam burada başlayan ve uyumsuz gibi görünen davranış örüntülerinin ahenk oluşturması için yapılan her mücadele yeni sıkışmışlıkların meydana gelmesine sebep olur.

    • Aslında en başında yaratılmış olmak da bir sıkışmışlık halidir. Olabilecek en mükemmel varlığı meydana getiren Yaratıcı ile mümkün varlıklar içerisindeki en yetkin kişi olan insan arasındaki bir durumun özetlemesidir bu. Bu hadiseye, kendisine verilen özelliklerin lütfu ile şükrü arasında sıkışan insanın, Yaratıcı’yı mahcup etmeme çabasında kaldığı zor bir durum halidir diyebiliriz.
    • Yeni doğan bir bebeğin yaşam mücadelesine başlaması için gözlerini açması kadar kapalı tutması da onun sıkışmışlığıdır.
    • İlkokula başlaması konusunda akranlarından geri olduğu düşünülen çocuğun, biran önce eğitim hayatını bitirip işe başlamasını istemek, velinin sıkışmışlığıdır.
    • Ev almak için kurulan hayallerde evin yeri kadar muhitinin de istenilen yerde olması, bütçenin buna uygun olup olmaması arasında sıkışmıştır.
    • Komşusunda gördüğü bir eşyanın kendisi için ne anlama geldiğini düşünmeden arzulayan insanların sıkışmışlıkları çok daha zordur.
    • Yarın girilecek bir sınavın zorluk derecesi ile alınması planlanan not arasında kurulan korelasyon, yeterince çalışmadan sınava gitme isteği ile doğru orantılı değilse sıkışmışlık artacaktır.
    • Akraba ziyaretlerinde önceliğin kimden başlayacağı sorunsalı, benmerkezci bir yaklaşım olduğu sürece her geçen süre şiddetini artıracaktır.
    • Yolda yürürken aslında çok da fazla konuşmak istemediğiniz birisi ile kendinizi zorlayarak başlattığınız sohbetin devam ettirildiği her an, kendinizle olan sıkışmışlıkları da gün yüzüne çıkaracaktır.
    • Tedavisi olmayan bir hastalığa yakalanan kişi için sağlığına kavuşma isteği kadar sağlığını kaybettiğinde sevdiklerinden ayrılacak olması da çok daha büyük ve çaresiz bir sıkışmışlık halidir.
    • İnsanın hamurunda vardır bu sıkışmışlık hali. Çünkü insan, doğası gereği her şeyi tüm yönleri ile düşünüp en mükemmel şekilde davranmayı becerebilirse, insan olma yetisini yani insanı insan yapan ayırıcı özelliğini kaybeder. Bunun sonucunda belki de günümüz dünyasında tasarlanan sıradan bir robota dönüşür.
    • Listenin uzaması ve örneklerle çoğaltılması o kadar mümkün ki. Ama depremden sonraki dönemde karşımıza çıkan sıkışmışlık hallerini düşündüğümde, herkesin aklında yeterince örnek canlandığını tahmin edebiliyorum.

    Sıkışmışlıklarımız bizi hayatın içinde tutan ve sosyal çevremizi şekillendiren temel durumlar olarak da görülebilir. Böyle bir durumu olumlu taraftan bakıp avantaja çevirmek de bizim elimizde olabilir.

    • Yapmamız gereken şeylerin kendimizi biraz törpüleyebilmek ve bu durumların bizi çok fazla etkilememesini sağlamaktan geçtiğini düşünebiliriz.
    • Askerden dönen çocuğunun iş sahibi olması ve evlenmesi adına yıllarını bu sıkışmışlık içinde geçiren bir babanın daha serinkanlı kalması bu zor dönemin daha hafif atlatılmasına imkân sağlayabilir.
    • Yaşadığımız çevrede olup bitenlere seyirci kalmak yerine bizi rahatlatacak durum ne ise onu biran önce yapmak sıkışmışlığımızı azaltabilir.
    • Dünyanın karmaşık yapısı ve yorucu yaşam temposunun kendimiz için olmazsa olmaz gibi görülmemesi, yaşanılan hayatın daha keyifli geçirilmesine neden olabilir.
    • “Ben’’ için yaşamayı merkeze alırken, “bizle’’ yaşamayı bu durumun çevreleyicisi haline dönüştürebiliriz.
    • Aslında söylemek istediğim sıkışmışlıklarımızı da yine kendimizin belirlediği ve şekillendirdiğidir.
    • Herkesin kendine göre yorumladığı bu halin insanî bir özellik olmasından ötürü hiç birimizde bulunmaması düşünülemez.
    • Sıkışmışlıklarımızı hayatımızda ne kadar azaltabilir ya da etkilerini hafifletebilirsek o kadar sağlıklı ve mutlu kalabiliriz. Aksi bir durumda bunlardan beslenen insanlar haline gelebilir, hatta bunları her geçen gün çoğaltabiliriz.

    Son olarak hayatın içerisinde bizi biz yapan ama son derece de etkilenmemize sebep olan temel sıkışmışlıklar şunlardır diyebiliriz.

    • Doğduğunuz ev
    • İlk eğitimin alındığı aile ortamı
    • Kardeş ilişkileri
    • Çocukluğumuzdaki davranış örüntüleri
    • Aldığınız ya da almayı hep hayal ettiğiniz eğitim hayatı
    • Sosyal ve kültürel çevremizin beklenti düzeyi
    • Siyasi tercihleriniz ve paradigmalar
    • İnançlarınızla gündelik yaşantılar arasındaki bağ
    • Aile hayatınızla düşünce dünyanız arasındaki ilişki
    • Kuşak farklarına çok fazla etki eden dönemsel aralıklar

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • GİDENLERİN ARDINDAN (On Yıllık Dost Bir Ömürlük Hatıra)

    2011 yılının sıcak bir Ağustos günü, il içi tayin döneminin devam eden sıramatiği sonucunda atandığım Dulkadiroğlu RAM günlerime artık başlamıştım. Kuruma geldiğimde daha önceden tanıdığım bir mesai arkadaşım; bir hemşerimiz daha var burada dedi. Birazdan tanışacağım bu koca yürekli insanın on yıl sürecek dostluğa, bir ömürlük hatıra bırakacağını hiç bilemezdim.


    O’nunla karşılaştığınızda hiç tanışık olmasanız bile, size samimi gelecek bir gülümsemesi ve sıcak sohbeti ile uzun süredir bir dostunuzla konuşuyorsunuz hissi alırsınız. Size yaklaşım tarzı ve konuşmasından çıkaracağınız tek sonuç, kalbinde art niyet olmayan birisi ile karşılaştığınızdır.
    Bu hayatta çok fazla arkadaşım var ama sınırlı sayıda dostum var dersiniz ya, işte öyle birisinden söz etmek ve onu hatırlamak istiyorum. Bu dostumla 2011 yılından itibaren başlayan tanışıklığımıza hem çok şey sığdırdık, hem çok şey eksik kaldı. Onunla tanıştığımda bizim coğrafyanın mahcup ve vakar havasını hemen aldım. O’nun kendine has sevecen yapısını hep ayrı bir yere koymak ve takdir etmekten de kendimce geri durmadım.
    İş konusunda söylenecek tek şey bir işkolik olduğuydu. Mesleğine aşıktı, doğruluk ve tarafsızlıktan ödün vermeyen yapısı ile zaten benim dışımda bir çok kişinin de hemen dikkatini çekmişti. Yaptığımız iş sadece mesleğin gereklerini yerine getirmekle sınırlı olmadığı için fedakarlık isteyen her konuda O’nu karşınızda bulmanız mümkündü. Bir insanın mesleğini çok iyi yapması için o işin tüm kurallarını bilmesi yeterli değildi. Kendinizden bir şeyler de katıyorsanız o işle hemhal olmuş sayılırdınız. Bu konuda verilen hizmetin sadece teşekkür boyutunu değil dua ve minnet taraflarını da vicdani kazanç defterine yazdırmıştı. Mesleği ile helalleşmesi gerektiği anda daima alacaklı çıkan tarafta olan birisiydi.
    Hayatı tek düze yaşamayı sevmezdi. Yeni şeyler yapmak ve çevresindekilere bu payelerden vermek üzere gönderilmiş tam bir gönül adamıydı.


    Oldukça heybetli yapısı içerisinde sakladığı çocuk yüreği tam bir vicdan terazisiydi. Kızmak ve sinirlenmek gibi kavramları bünyesinin kabul etmediğini onunla vakit geçirdiğinizde hemen anlardınız. Zaten bazı insanlar ne kadar isteseler de bunu başaramazlardı.
    Aslında şu an, bir dosttan bahsetmenin olağanüstü zorluğunu yaşamaktayım. Çünkü dostunuzdan bahsederken anılardan, arkadaşlıktan ve örtük bir kardeşlikten söz edersiniz. Sizin yaşadığınız durumları anlatırken, karşıdaki insanın kendi dostunda bulduğu şeyleri ifade etmeniz gerekir ki meramınız anlaşılsın.
    Hani çok sık görüşemeseniz de bir araya geldiğinizde her gün dertleştiğinizi hissettiren kişiler vardır ya. Ya da aylarca konuşmadığınız bir gün telefonun diğer ucundan size cevap veren o samimi ses. Konuşmaya başlarken sizi rahatlatan cümleler, görüşmediğiniz onca geçen zamanın hiç yaşanmadığını ifade eder. İşte öyle bir arkadaştan bahsediyorum bugün.
    Çok zor bir anınızda yardımınıza hiç tereddüt etmeden koşacağını bildiğiniz ama her şeye rağmen onun her an yardıma hazır olmasından bile mutlu olduğunuz birisi. Sizin kararlarınıza etki edecek kadar samimi ama sizi üzmemek adına tavsiyelerini seçecek kadar da naif birisi.
    Dost kavramını o yüzden önemsiyorum. Birisine herhangi bir karşılık beklemeden sadece o olduğu için verdiğiniz değeri anlatmaya çalışıyorum. Bu kavramı işte böyle bir durum için kullanmalıyız bence.
    Onca geçen yıl uzun mesailer yaptığımız bu arkadaşımızla zaman zaman farklı kurumlarda çalıştığımız için yollarımız ayrıldı. Ama vefa, samimiyet ve dostluğun arasına hiç bir zaman mesafeler girmedi.
    Zaten dost bildiği insanlarla bu bağı koparamayacak kadar da incelikli bir ruha sahipti. Onun darılmak gibi bir tabiri literatüründen çıkarmış olabileceğini bile düşünürdüm bazen. Çünkü bu durumu sürdüremeyecek kadar da yufka yürekliydi.


    Dedim ya benimle hemen hemen aynı yaşta olan bu dostumdan, bir çocuk masumiyeti ölçüsünce bahsetmem gerektiği için cümlelerimi seçmekte zorlanıyorum.
    Bir gün bizim kuruma bu sefer başka bir okulun öğretmeni olduğu için eğitim görevlisi olarak gelmişti. O’na baktığımda bu durumunu sordurtacak kadar zayıfladığını gözlemledim. Arada girdiği diyet ve sigara alışkanlıklarından bağımsız bir hal var gibiydi. O gün eve beraber dönerken hayırlı olsun dediğim arabasını hayırlamak için yolda durup tatlı ikramında bulundu. Kendisi yemediği için bunun nedenini merak ettim. Biraz sağlık sorunları yaşadığı için yemediğini, bazı tetkiklerin sonucunu beklediğini ama bu sürecin biraz uzadığını söyledi.
    Ertesi gün hiç birimizin almak istemediği tahlil sonuçları, bu güzel insanla görüşeceğimiz son bir buçuk yılın da habercisiydi. Hastalığı ve tedavi döneminde sadece 3 ya da 4 kere evinde ziyaret etsem de dedim ya, o benim hep vefalı dostum, ben onun Süreyya hocasıydım.
    Ara ara telefon etsem de evine gitmek ve o zor dönemlerine şahitlik etme konusunda fazla cesur olamadım. Çünkü gittiğim her zaman diliminde dostumun biraz daha sağlığını kaybedişini, gözlerimizle yaptığımız sohbette bile kaldıramadım.
    İlk başlarda çok inandı bu hastalığı bertaraf edeceğine. Zaman zaman umudunu yitirse de O’nun tevekkülü gerçekten çok güzeldi. Salgın dönemlerinin o zor günlerinde mücadelesini sürdürdü. Son ziyaretimde hastalığın etkisi bedeninde çok belirgin hissediliyordu. Ama o naif ruhu her zaman olduğu gibi yine çok kibar ve karşıdakini mahcup edecek saflıktaydı.
    Son karşılaşmamızda sanki bu şekilde karşılamaktan hicap duyuyor gibi bakmıştı bana. Ben de bu şekilde görmekten mutlu olmadığımı anlamasın diye onun gözlerinin içine çok fazla bakamadım .
    Hayata veda anı yaklaştığında sanki hissedercesine gittiği memleketinde yüreğimize saplanan o acı günün sene-i devriyesi bugün. Ben cenazesine gidecek kadar cesur olamadım. Ama kabrini daha sonra ziyaret ettim.
    Bu dünyada bıraktığınız izlenim kadarsınızdır. Belki uyuduğunuz yer küçük bir mekandır ama geride kalan mirasınız bu evrene sığmaz.


    Benim de ancak on yıl kadar tanıdığım ve dostluğundan, kardeşliğinden razı olduğum Hakan VİCDAN’dan bahsetmek istedim. 2021 Nisan ayında kaybettiğimiz bu kardeşimizle ilgili söylenecek o kadar güzel söz var ki. Ama ben yine ancak bu kadar cesur olabildim ve bunları yazabildim.
    Senin gibi güzel insanlarla karşılaşmak ve senin gibi hatırlanmak bizim de en büyük dileğimizdir kardeşim. Ruhun şad, mekanın cennet olsun.

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • DOĞUMUN TASVİRİ

    Tüm insanlık için geçerli olan ve insan hayatında hiç kimsenin kaçma ihtimali bulunmayan ikinci bir kavramdan söz etmek istiyorum. Daha önce diğer kavram olan ölümle ilgili bir yazı kaleme almıştım.

    Genel olarak hepimiz için ortak bir betimleme olan doğum hadisesi, dahlimizin olmadığı bir zamanda seçmediğimiz bir mekâna ve önceden belirlenmemiş insanlarla karşılaşma anına denk gelen bir mücadelenin başlangıcıdır.

    Kimimiz için belki inancımız gereği farklı mülahazalar ön plana çıkabilir. Doğumun sadece fiziksel bir dünyaya geliş olmadığını, bunun ilahi bir lütuf ya da metafiziksel bir yaratılış hadisesi olduğunu da düşünebiliriz. Dünyaya gelişimizde Yaradan’ın bizim adımıza ve iyiliğimiz için kaderci bir inayetine de sırtımızı yaslayabiliriz.

    Ama bu konu ile ilgili anlayışımız ne olursa olsun, doğum anını tasvir eden tek başınalık ve yaşamı anlamlandırma mücadelesini gelin birlikte düşünelim.

    İnsanın anne karnında başladığı ve uzun bir zaman aralığına denk gelen dünyaya gelme yolculuğu, epeyce yoruma açık bir konudur.

    Bu mücadelenin ilk başında belki fizyolojik bir savaşımdan söz edilse de duyguların tamamı devrededir. Var olma mücadelesinde ilk evrenin sanıldığı kadar kolay olmadığı aşikârdır. “Ben” kavramının kendisini tüm heybeti ile gösterdiği bu yolda, var olma ve varoluş hali de artık belirmiştir.

    Doğum konusunda bir annenin içgüdüsel olarak yaşadığı ya da yaşayabileceği merhalelerden bahsedecek kadar fütursuz değilim. Konuya biraz felsefi ve betimleyici bir gözle yaklaşmak niyetindeyim.

    Hiç tanımadığınız bir insanla ilk karşılaşmada neler hissedersiniz? İlk konuşmaya başlama şekliniz ve ona nasıl davranmanız gerektiği konusunda zorlanmalarınız olur mu? Yetişkin bir insan olarak zaman içinde oluşan kimliğiniz ve karakteriniz bu ilk karşılaşma da size kolaylık sağlıyor mu?

    Bir bebeğin tüm bu durumlardan habersiz bir yolculuğunda neler yaşanıyor olabilir?

    Bu konu ile ilgilenmemin en önemli nedeni, doğumsal senaryonun tüm insanlığın mutlaka yaşadığı bir durum olmasıdır. İkinci bir neden olarak da böylesine zor ve belirsiz bir sürecin bu durumu yaşayan bir kişi tarafından nasıl yorumlandığını anlamayı sayabiliriz.

    Yeryüzüne gelen her insan, bir şekilde bu anı öncesi ve sonrası ile yaşamaya mahkûmdur diyebiliriz.

    İnsanoğlu bir bilinmeze doğru yol aldığını mı düşünüyordur? Ya da kendisi ile baş başa kalacağı bir mana dünyasında neyi nasıl anlamlandıracaktır. Gel gelelim daha önce deneyimlemediği her şeyi, ön hazırlıksız ve hızlı bir şekilde yaşamaya başlamaya ne kadar hazır durumdadır?

    Doğumun kutsiyetini veya ne anlama geldiğini kavramaya çalışıyorum. Bütün bir zihin dünyası ile kendi varoluşumuzu sıfır noktasından alarak bir yere taşımamız gerektiği konusunda nasıl bir yük taşımaktayız. Kendi olma fikrimizle ilgili neler düşünmekte, kendimizi bu dünya karşısında nasıl yorumlamaktayız?

    Doğum anından itibaren fiziken kabul etmek zorunda kaldığımız dünyada zihnimizi nelerle dolduracağız.

    Bir bebeğin bu kadar zor ve meşakkatli bir var oluş meselesini hangi argümanlarla beslemeliyiz?

    Varoluşumuzun tılsımı, belki de bu dünyadaki konumumuza kendimizin karar vermeyişinde saklıdır diye düşünüyorum. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren bu girdapsal süreçte hayatta kalma gibi zor bir görevi üstlenmemizde, bu efsunlu sebep yatıyor olabilir.

    Doğum anı ile başlayan ve sonrasında hepimizin çabaladığı mücadelelerin başında hayatta kalma içgüdüsü, galiba ilk bulduğumuz bilgi kırıntılarından birisi gibi görünmekte.

    Ama bu manzaranın farklı tarifleri, bu portrenin farklı görüngüleri de mutlaka bulunmalıdır.

    Çünkü insanın yaşamı boyunca kendi için ve kendine has yaşadığı, ayrıca herkesin mutlaka deneyimlediği ortak paydadan bahsediyoruz. Ölüm kadar gerçek ve tüm insanlığı kapsayıcı başka hiçbir husus olmadığı için bu ana dair söylenmesi gereken çok daha seçkin betimlemeler bulunmalıdır diye düşünüyorum.

    • Galiba insan doğumla birlikte, kendisi için hazırlanmış yazgının müdahalesine yetki verilmiş bir paydaş olma sürecini artık başlatmıştır.
    • Bana göre doğumla birlikte insan, kendi yazgısını da kendi yazacak iradeyi zihninde büyütmeyi istemektedir.
    • Doğum anı sadece o insana ait olduğu için bu tekillik durumu olağan üstü derecede kıymetli bir anı temsil etmektedir.
    • Dünyaya gelme nedenlerini rastgele bir fırlatılmışlık olarak görmesi halinde kaygısallığı artacağı için yabancı olma kavramını revize ederek misafir olma kavramına evrilmektedir.
    • Ait olmadığı bir dünyaya gelmediğini, bilakis bu dünyaya uyum sağlamak gibi ödevleri olduğunu kavramaya çalışmaktadır.
    • Ben olarak başladığı bu yolculukta biz kavramının da ne kadar anlamlı olacağına, kendini ısındırmaktadır.
    • Korku ve acı gibi kavramları temele alarak hayatta kalma ilkesini daha kolay çalıştıracağını düşünmektedir.
    • “Ben” olarak dünyaya geldiğine göre seçilmişlerden birisi vasfını kazanmıştır. O halde çok kıymetli ve “ben’’ i şekillendirici inşa faaliyetlerine başlamaktadır.
    • “Kendisi için” bir varlık olarak anlama, algılama ve algılanma gibi durumları çok daha aktif bir şekilde kullanmaktadır.
    • “Var olduğunu” kabullenmiş olsa da bu dünyadaki yeri ve taşıdığı anlam itibari ile “var olmakta olduğunu” da unutmamaktadır.
    • Her insan bir kez deneyimleme hakkına sahip olduğu bu durumu ömrünün sonuna kadar bilinçaltında bir yerde saklamakta ve ölüm anında kendine referans olacak şekilde barındırmaktadır.
    • Doğumun sadece cismani bir varoluş olmadığı gerçeğini ruhunda yaşatmakta, ömrünün sonuna kadar karakterine yansıtmaktadır.
    • Dünyaya gelişine neden olan tüm rastlantısıllıkları; bu anın tekliği, kendine haslığı ve olağanüstülüğünü düşünerek, sürekli bir gerekçe ile bağlamak istediği nedenlere ilişkilendirmektedir. Bu sayede böyle muhteşem bir var olma halinin gelişigüzel bir tesadüfler zinciri olmadığını kanıtlamış olacaktır.
    • Cismani olarak bu dünyadaki bulunma halinin sıfır noktası olduğunu düşünse de kendini rahatlatacak bir arka plan gerçeğini, bilinçaltında bir yerde muhafaza etmektedir.
    • Dünyaya geliş senaryoları ile ilgili insanın doğum sancısı, var olma ve ölüm kaygısı ile benzer noktalarda buluşmaktadır.
    • Doğumla birlikte bu dünyaya gelişin, yalnızca bir var olma mücadelesinin başlangıcı olmadığı, yok olma telaşı ile de uyumlu bir dengenin götürülmesi gerektiğinin artık farkındadır.
    • Hasılı her doğan, insana bir kez tanınan bu hakkın ne kadar büyük bir önem taşıdığını, en başta doğarak kanıtlamaya başlamıştır.

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • BU ODADA NE İŞİM VAR?

    6 Şubat tarihinde oğlumun doğum gününe hazırlık yapmak üzere daldığımız uykudan, büyük bir travmaya başlamak üzere uyanmıştık. Öncelikle ne yapmamız gerektiği konusunda herkes gibi savruk düşünceler eşliğinde devam eden gezinti, Elbistan yolunda depremin oraları da vurması nedeni ile vazgeçmemizle sonuçlanmıştı.
    Yeniden Kahramanmaraş’a gelme fikrimiz, iyi bir ortama kavuşacağımız düşüncesinden ziyade, en azından eksi 15 derecede ayazda gecelemek daha zordur düşüncesine galebe çaldığı için gerçekleşmişti.
    Komşularımızla yeniden iletişime geçtiğimizde, ismini bilmedikleri bir anaokuluna sığındıklarını ve bizim de oraya gelmemizin mevcut durumda en ideal fikir olacağını söylediler. O gece için arabada kalma teşebbüsü, soğuk bir kış günü evinde kalamıyorsan ve bir binaya girmeye çekiniyorsan nerede kalabilirsin denemesiydi.
    Sabah olduğunda tecrübe ettiğimiz en önemli konu arabada 4 kişilik bir ailenin sınırlı süreler kalabileceği üzerine yoğunlaştı. Birgün önce bahsi geçen okula gittiğimizde ilk amacımız, komşuların nasıl olduğunu sormak kadar, kaldıkları ortamın da bizim için olurluğunu test etmekti.
    Okula gittiğimizde, evimize yakın bir özel eğitim okulundan komşuların haberi olmadığını anladım. Burada kalmak için çok fazla sebebimiz olmasına rağmen, okulun giriş katındaki büyük salonda aynı anda onlarca ailenin kalıyor olması acaba burada gece nasıl yatıp uyuruz sorusunu sordurttu.
    Zaman zaman kendimi çaresiz hissettiğim durumlarda Yaradan’ın benim için bir çözüm bulmasına hep şükretmişimdir. Bu duruma genelde zorda kalındığında Allah yardım eder denilse de bu konuda kendimi hep daha torpilli hissedenlerdenimdir.
    Bahçede biraz çaresiz, biraz üşümüş bir şekilde acabalarla dolu zihnimi dinlerken daha önce çalıştığım bir okuldaki mesai arkadaşımı gördüm. Gökhan hocamla karşılaşmam, yalnızca onun baba olduğunu öğrenmemi değil benim bu okulda kalmamı da sağlamıştı.
    Bize devrettikleri ve okulun yardımcı personelinin kullandığı bu oda, ortalama 5 ya da 6 metrekare ve tavanı altıgen bir mekandan ibaretti. Odanın içerisinde küçük bir ahşap sehpa 4 sandalye ve küçük bir halı vardı. Duvarda bulunan klimanın bizi en çok mutlu eden tarafı, doğalgaz olmadığı için odanın ısınmasında elektrikli soba kullanmayacak olmamızdı. Yine diğer duvara monte edilmiş televizyon kapalı olmasına rağmen, en azından psikolojik bir rahatlama sağlamaktaydı.
    Klimanın varlığına sevinmemiz, kısa süre içinde oldukça zor çalışıyor olması ve gece aniden başlayan yüksek sesi ile uyanmamızın gerisinde kalmıştı. Yine de mevcut duruma şükreden yönü desteklemeye devam ediyorduk. İlk günlerde çalıştıramadığım televizyonu üçüncü gün ayarlamamız, teknolojiye ve dünyadan haberdar olmaya telefonlardan daha fazla katkı sağladı. Bir kaç günlük televizyon konforu, dışarı çıktığımız bir zamanda askerler eşliğinde gelinerek tutanakla sökülmüş ve anladığımız başka bir okula gönderilerek ömrünü tamamlamıştı.
    Benim bu odada ne işim vardı? Kendime bu soruyu sorup duruyordum. Odanın garip mimarisini izlemek her zaman 3 saniyemi alıyor ve burada daha keyifli zamanları nasıl sağlarızı düşünüyordum.
    Odanın zemininde, özel gereksinimli öğrencilerimizin etkinliklerde kullandığını tahmin ettiğim plastik ve sünger arasında bir döşeme bizim minderimiz olmuştu. Sonraları elimize geçen biraz daha kalın ve yine öğrencilerin kullandığı sert sünger, en azından fayansla vücudumuz arasında sadece battaniye bulunmasına engel oldu. Odanın sandalyesinde nerede ise uyuma zamanına kadar oturarak telefon bakınan kızım, sadece gecenin bir yarısı aşağıya iniyor ve uyurken sırtını dinlendiriyordu.
    Süngerlerin üzerine battaniyelerin açıldığı ve kırk günün büyük bir kısmını geçirdiğimiz bu oda, bir süre sonra evimiz gibi olmaya başladı. Dışarıda uzun bir süre geçirdiğimizde oğlum kaldığımız okula gidelim diye tutturuyor, okula gittiğimizde kendisini daha güvende hissediyordu. Odanın içerisinde koşmak ile yürümek arasında bir tempoda sürekli gezindiğinde sıkıldığını düşünerek üzüldüğüm oğlumun, dışarıdaki dünyaya bu odayı tercih etmesi ile teselli buluyordum.
    Okulun etrafında eşimle çay alıp bir süre yürümenin insanı bu kadar rahatlattığına daha önce hiç şahit olmadım. İlk geldiğim gün benim bu odada ne işim var ve ben burada nasıl kalacağım kaygısı yerini, insanın rahat ve konfor algısını yeniden sorgulamasına bırakmıştı.
    Ortak kullanım alanlarının bizim için sıkıntı olacağı düşüncesi, aynı nedenlerle burada yaşamak zorunda kalan insanların hikayelerini dinlemeye dönüştü. Kaldığımız okulda özel gereksinimli bireylerden, yaşlı ve hasta misafirlere, emekleyen çocuklardan, bizlere yardım için gelen gönüllülere kadar ayrı dünyaları olan çok fazla insan barınmaktaydı.
    İlk hafta depremden kurtulmuş ama bu süre zarfında çok fazla soğuğa maruz kalarak zatürre nedeni ile ölen yaşlı bir amcanın durumu, vakit dolduğu zaman bir şeyin bahane olduğu öğretisini bana yeniden hatırlattı.
    Özel çocukların eğitim gördüğü bu okulun ve kaldığım bu odanın bizim için bu kadar uzun süreli bir yuva olacağını, herhâlde kırk sene düşünsem aklıma getirmezdim.
    Kendimi şanslı hissettiğim konu böyle bir ortamda yalnızca ailemle kalacak bir odanın bana denk gelmesiydi. Böyle bir durumda yaşadığınız için şükrediyorsanız, bundan sonra gelecek konu da ancak barınma gibi zaruri bir ihtiyacın nasıl karşılanacağı oluyor.
    Bu odada yaklaşık 40 günün büyük bir bölümünü geçirdik. Artık resmi olarak az hasarlı olan evimize döndük. Geriye baktığımda birçok insan manzarası ile karşılaştığım bu okulun samimi ve çalışkan müdürü Attila hocama ve bu süre zarfında bizlere hizmet eden gönüllü genç arkadaşlarıma teşekkür etmek isterim.
    Artık 40 günü geride bıraktık ve hepimiz öncelikle kendi derdimize düştüğümüz bu süreçte yaralarımızı sarmaya çalışıyoruz. Şu an telefondaki tarihe baktığımda gördüğüm durum 18 Mart Çanakkale Destanının sene-i devriyesi.
    Çok zor zamanlardan geçtiğimiz ve büyük acılar yaşadığımız bu günlerde 18 Mart tarihini düşünüp bu odada ne işim var sorusunu yeniden soruyorum. Çünkü şimdilik bir enkaza dönüşen ve şuan için bir savaş alanını andıran ülkemizdeki şehirler için verilen mücadele, bu soruya verdiğim cevapları yeniden gözden geçirmemi sağlıyor.

    Kafdağı’nın Arkası isimli yazımda betimlemeye çalıştığım Çanakkale Şehitleri böyle bir destanın asla unutulmayacak hikayesini yazmışlardı. Ne demişti orada Ermiş;
    Bastığı yerlerin sadece toprak olmadığını orada bir başka anlıyordu.
    Garbın serin suları kokusunu salmıştı her yana, bir yanda tarih yaymıştı rayihasını bir yanda mertlik buralarda.
    Selam verdi cümle aleme, ürkek bir ceylanın yürek sesiyle dinledi olan biteni. İrkilen bedeni anlamaya çalıştı meşki. Coşkulu karşılama yerin üstüne nazire yapıyordu şen kahkahalarla. Cümle alem vardı burada, Anadolu’nun her yerinden insan-ı sâbık düğün yerine çevirmişlerdi kan revan olmuş gönülleri. Memleketler ayrı, hikayeler aynıydı. On beşliler sarmıştı toprağı, gün yüzüne çıkacak meyvelerin tohumu olmak için. Titreyen ayakları, soluk benzine güç vermek istiyordu. Basmaya hicap duyduğu topraklar cesaret meyvelerini salıyordu göğe.
    Korkmayın, çekinmeyin diyordu! Gurur abidesi olarak baktığınız bu sıla düğünlerimizin yapıldığı, halaylarımızın çekildiği mahşer yerinin kutlu provasına ev sahipliği yapıyor.
    Ermiş, hüzünlü ve mahcuptu. Dimdik ayakta dursa da gönlü yaralıydı. Ağlayan kalbi gözlerine hüzün düşürmüştü buğulu bir eda ile. Bu cümbüşün içinde halaya girmek istiyordu kanlı bir mendili şeref madalyası olarak göğsüne takmak için. Çabasının nafile olduğunu bilse de yetişmek istedi hep, bu şerbeti içenlerin treninde son vagona.

    İyi ki bu vatanın bağrında doğan bir insan olarak burada yaşamak üzere dünyaya gelmişim. Tüm acıları ortak bir yürekte soğutup saran insanlarla yaşıyor olmaktan ötürü gurur duyuyor, bu zor zamanlarda bizlerin yanında olan tüm yetkililere ve karşılıksız destek veren insanlara emekleri için bir kez daha minnet duygularımı ifade etmek istiyorum.
    Bu odada ne işim var? Ya da burada ne işim var? sorusunu sorduğumda daima ülkemin yüreği sıcak insanlarını hatırlayacağım…

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • ÖLMEDEN ÖNCE YAPILACAKLAR LİSTESİ

    Herkesin kendine göre bir hayat planı, bir yapılacaklar listesi var…
    Şu hayatta son bir ayda neler yaşadım diye düşünürken, aslında ömrümün geride bıraktığım 43 senesinde bir çok olayın canlı tanığı olduğumu hatırladım.
    Depremin üçüncü günü ya da ilk haftası gibiydi. Evlerin hasar durumunu inceleyecek görevlileri sitenin dış tarafında komşularımızla beklerken, aynı zamanda herkese göre farklı bir açıdan değerlendirilen felaketi konuşuyorduk.
    Komşumuzun 19 yaşındaki oğlu birden söze başladı. Yeni atlattığımız bir korona salgınından sonra bir de bu felaketi yaşadım dedi. Kısa ömrüme ne kadar zorlu durumları sığdırdım, umarım bu olayla birlikte kötü şeyleri yaşama kotamı doldurmuşumdur diye söyleniyordu. Böyle bir olumsuz durumlar silsilesi yaşadığı için hayıflanmaya devam ederek, talihsizliğine dem vurup durdu. Gerçekten de 19 yaşındaki birisi için kendisini ve dünyayı anlamlandırmaya çalıştığı dönem olarak eğer 10’lu yaşları baz alırsak, son 9 yılın muhasebesi talihsiz bir çağa denk gelmekteydi.
    İlk başta Ahmet’in söylediği şeylerin ortalama bir duruma denk geldiğini düşünsem de biraz sonra önemli bir tespitin yapıldığını fark ettim.
    Kendi hayat mücadelemi hızlıca gözden geçirdim. Bir de baktım ortaokul ve lise yıllarında yakın tarih diye okuduğum ama yetişemediğim bir çok konu, günümüz tarih kitaplarında Z kuşağının önce duyduğu sonra yaşadığı çok fazla hikaye ile dolmuş taşmış durumdaydı.
    Birinci ve ikinci dünya savaşları ile birlikte özellikle SSCB coğrafyasındaki değişimler ve soğuk savaşın dünya zerindeki etkileri ile yakın dönemi şekillendirme biçimini kaçırmış olmak ve bu olayları yakın tarih olarak okumak beni hep heyecanlandırmıştı.
    Benim yaşadığım dönemin hangi süreçleri değiştirdiğini okurken bunların içerisinde olmalıyım duygusunu hep içimde hissettim.
    80’li yılların başında çocuk olmak televizyon ve renkli televizyon gibi teknolojik dönemin en amatör ruhlu heyecanlarını yaşamamı sağladı.
    90’lı yılların başında serbest piyasa, atılım ve ekonomik olarak zor zamanlardan geçme gibi kavramları algılamaya başladım. Hep filmlerde gördüğüm savaş sahnelerini televizyondan izlemek ve komşumuz Irak’ın baş kahramanı olduğu körfez krizinde artık tarihe geçecek olayları izlemenin garip tedirginliklerini yaşadım.
    Bu yıllar yalnızca benim değil; müzikten, politikaya, sosyal yaşamdan, mizaha belki de bir çok insanın tebessümle hatırladığı dönemler olmuştur. Gazete okumanın ne olduğunu anlamak isteyenler, pazar günlerinin tatil keyfini özleyenler veya gece yarısı başka bir ülke de bir yandan farklı bir saat yaşandığını kavramaya çalışarak canlı boks maçlarını takip edenler, geriye baktıklarında 90’ların masum, komik ve eğlenceli günlerini hatırlarlar.
    Bu dönemin on yıldan fazla sürdüğünü iddia etmek isteyenlere bile rastlanabilir. Bazen içinde bulunulan anların kendi gelişim dönemlerimiz ile ilgisi yoktur ya, işte bu yıllar için söylenecek en önemli tanımlama budur diyebiliriz.
    Hasılı geriye baktığımızda hepimiz için üzeri kalın puntolarla çizili dönemlerden geçmek bazen kader, bazen nasip bazen de vakıa olarak sayılabilir.
    90’lı yılların en hüzünlü dönemi belki de yüzyılı bitirecek olmanın verdiği bir sancının doğurduğu 99 felaketidir diyebilirim. Sabah uyandığımda ülkenin bir bölümünü yıkıma uğratan depremin hasarını anlamak için bir süre beklemek gerektiğini yeni yeni anlıyorum. Üniversiteden mezun olma arifesinde hayatı yorumlamaya çalışan bir genç olarak o günler için aklımda kalan en tesirli cümle; bitmeyen bir dakikadan söz edilmesi ve o anı anlamak için aynı şekilde yaşanması gerektiğinin sık sık vurgulanması idi.
    Oysa böyle bir duygu durumunun anlaşılması için bizzat yaşanması gerekmez gibi tezler söyleyen filozofları hatırlıyordum. Bir doktorun ameliyat sonrası hastasına yaşayacağı ağrıları söylemesi için bu acıları yaşaması gerekmez diye düşünüyordum.
    Ama bu sözü aslında şuraya bağlamak istiyorum. Gerçekten o anı yaşamadan anlamak ve bu travmayı üzerimizden atmak aynı 99 depremini yaşayan insanlarda olduğu gibi bizlerde de kolay olmayacak gibi.
    Şimdi kendimle ilgili plan yapmak konusunda biraz daha rahatım. Aslında büyük planların yapılmasını önceden de doğru bulmazdım. Ama şimdi hiç doğru bulmuyorum.
    Tekrar konumuza dönersek, komşumuzun çocuğunun söylediği söz ve üzerine düşündürdükleri, yakın tarihi yeniden hatırlama ile ilgili çağrışımlar yaptırmaya devam ediyor.
    2000 ve 2010 arası belki de hayatımızdaki en monoton yıllar gibi mi ne?
    Çünkü 2010 ve 2023 arasına ülke olarak sığdıracağımız birden fazla deprem felaketi ve sel gibi doğal afetlerin dışında, bir darbe girişimi ve dünya geneli yaşanan salgın gibi oldukça hareketli ve istenmeyen olayları sıralamalıyız.
    Tüm bunların sonunda büyük planlar yapmayı erteleme ile ilgili düşüncelerim, kendim ve ailem ile ilgili zaman geçirme aralıklarımın artması ile sonuçlanacak gibi. Artık öncelikli davranış kalıplarım, stresten mümkün olduğunca uzak durmaya çalışarak iş ve meşguliyetlerimin sağaltılması gibi duruyor.
    Okumak, okuduklarımı anlamaya çalışmak ve yazılar yazmak yapılacaklar listemde ön sıralara tırmanmış durumda. Çevreme faydalı olacağım şeylerin bu hususlar üzerine şekillenmesi ile ilgili konuları tespit etmeye devam ediyorum. Kendime dair zaman dilimlerini biraz daha arttırmak ve işimle ilgili kararlar alma konusunda derin düşüncelere devam ediyorum.
    Artık gecenin bir saatine kadar uyku uyuyamamak ve günü amaçsızca geçirmek sıradanlaştı. Belki evlerimizde değiliz ama araba ya da zorunlu ihtiyaçlarımızı sağlayamayacak durumda da değiliz.
    Şehrin üzerine düşen sakinlik, bazen hüznümüzü katlıyor, bazen umutları zayıflatıyor. Her şeye rağmen bu kasvetli ortamın dağılacağını hayal etmek bir nebze de olsa bizlere güç veriyor.
    Dün, bir ay olduğunu sosyal medya durumlarından fark ettiğimiz acı olayın üzerimizdeki etkilerini yıl geçmiş gibi hissediyoruz. Ama bu felaketi, dün gibi hatırlıyoruz.
    Gerçekten de yakın dönemde tanık olduğumuz olaylar silsilesinin kendimizi rahatlatan yönünü, hep bu olaylardan daha fazla etkilenenler var şeklinde bir savunma ile geçiştiriyoruz.
    Zaman geçtikçe aldığımız kararlarda değişiklik olması muhtemel. Aniden verilen kararlardan dönebilmek gibi erdemli bir davranışın geliştirilmesi çok önemli.
    Artık ölümü bu kadar yakınımızda hissettiğimiz için ölmeden önce yapılacaklar listemizin de olması kadar doğal bir şey olamaz. Hiçbirimizin ne zaman öleceği ile ilgili kesin bir fikri olmasa bile artık ertelemeyeceğimiz şeylerin yapılması gerekmez mi?

    Listede nelere yer verilebilir
    *Artık sorun olan şeylerin sıralaması değişmeli,
    *İnsan, değer verdiği kişilerle daha nitelikli zaman geçirmeli,
    *Olayları bazen akışına bırakmak, değiştirmeye çalışmaktan daha az yıpratıcı olabilir,
    *Hayatın amacı ve değeri konusunda biraz daha düşünülmeli,
    *Sevilen işler ve olayların merkezinde kalmak için uğraş verilebilir,
    *Kendi açımdan bu listenin devamında eğer ömrüm yeterse yüksek lisans tez konum olan İlahi Adalet konusu kitap haline getirilmelidir.
    *Korona günlerini anlatan bir roman yazılabilmelidir,
    *Biraz babamdan dinlediklerim biraz da kurgusal bir destekle, dedem ve oğullarını anlatan bir çalışma tamamlanmalıdır.

    Benim listem bu kadar. Yoğun ve yıpratıcı değil. Ailem ile olduğum zamanların kıymetini bilmek ve stresten uzak rutinlerle sınırlı…

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • KENDİNE YABANCILAŞMA

    Bu kez de hayatımızda temele aldığımız kavramları ele alsak.
    Bir bir ördüğümüz duygu yüklü bağlantıların nasıl inşa edildiğini görmeye çalışsak. Örneğin insanın kendisi ile ilgili düşüncelerini kendisine sorduralım. Yaşamımızdan neyi eksiltsek ne azalır, ne koysak ne artar mesela.
    Çocukluğumuzdan itibaren doğduğumuz evin bizim için ne anlam ifade ettiğini söylemeye çalışalım. Birimiz için en güzel anıların geçtiği yer olurken, diğerimize göre bulunan ilk fırsatta uzaklaşılan mekandan ibaret gelebilir. Kahvaltı sofralarının vazgeçilmez sohbetleri orada yapılmış diyen birisi için sıradan bir beton olmaktan çok ötedir. Anne, baba yada kardeşlerin o sofrada bir şeyler anlatması orayı anlamlı kılan faktör müdür? Yoksa kahverengi muşambanın sobanın etrafını dolaşan yerlerindeki solmuş hali midir bu sohbetlerin ana konusunu belirleyen?
    Sıranın her daim kendisinde olduğuna inanmış bir küçük çocuğun şımarıklıkları kadar bu sefer de ben öncelikliyim diyen ağabeyin feveranı mı buralara duygu yükleyen durumlar?
    Herkesin kendine göre bir ev hali vardır elbette. O evde yaşananlar o mekanın ruhunu yaşatır. O mekan da kendisine can veren ruhun ete kemiğe bürünmüş halini temsil eder. Bu paradoksal süreçte birbirini besleyen iki ana unsur olarak sayabileceğimiz evimiz ve bu evin sakinlerinin hayata dair hesaplaşmalarında ikisi de hem borçlu hem de alacaklıdır.
    Aynı odayı paylaştığımız kardeşimizin bizden önce davranarak yediği gofretin kavga sebebi sayılması kadar kardeşlik duygusunu pekiştiren bir davranış biçimi olması da bilimsel argümanları alaşağı edecek kadar gerçektir.
    Evin karanlık odasından çıkarak korkuttuğumuz kardeşimizi dışarıda birisinden azar işitirken gördüğümüzde ölümden bile çekinmeyecek kadar cesur oluşumuz, bu hamurun zıt tatları içerisinde barındıran harcı gibidir.
    Tuvalet sırası için didişen kardeşlerin, tablet alınması için dayanışma içerisine girmeleri hiçbirimize yabancı gelmeyen örüntülerdir. Herkesin kendi dönemi için önemli olarak saydığı ne varsa, işte bu evlerde yaşanılan hengamelerden, mutlaka nasibini almıştır.
    Paylaşılamayan kitaptan, olmadığı için önce giyilmek istenen ayakkabıya, bisikletin önce kendisine alınması ısrarından, telefon alınma yaşının artık çok düştüğüne kadar hep bu evler içinde tartışılmıştır.

    Bu duvarlar nelere şahit olmamıştır. Duvarların dili olsa sözü galiba böyle bir duruma karşılık gelmektedir.
    Evlerin bu anlam dünyasında yerini almasını sağlayan durumlar, komşuların oluşturduğu çevre binalar ve mahalle ile farklı bir mana kazanır. Çünkü mahallemizde olan biteni duyan insanların birbirine anlattığı hikayelerle bir çok konudan haberdar oluruz.
    Evlenme yaşına gelen kızların sohbeti de bu mahalle aralarında yapılır, askere gidecek komşu çocuklarından da buradaki sohbetlerden haberdar oluruz. Kimin ev almak için borçlandığını veya hangi komşumuzun darda olduğunu biz buralardan duyarız. Belki de şiddetli tartışmaların yapıldığı ve çocukları için boşanmayı erteleyen yan komşumuzun evlerinde yaşanan kavgalardan bu mahalle sohbetinden haberdar olmasak, bir şeyler yapmak için de geç kalmış sayılabiliriz.
    Aslında eskileri hatırlatır bir amaç gütmüyorum bunları yazarken. Artık günümüz yaşam tarzının bunlara uzak olduğunun farkındayım. Çağın gereksinimleri bunları kavrayamayacak kadar seküler bir hali ifade etmekte. O zaman derdim ne benim, herkes gibi bizim zamanlar böyleydi gibi bir goy goy mu yapıyorum.

    Sadece şu an klavyenin başında içimden gelen şeyleri, hem beni götürdüğü çizgiye sürüklemek hem de oraya gitmemek arasındayım. İlk amacım bizi biz yapan şeylerin sadece duygularımız ve insanlarla olan ilişkilerden ibaret olmadığını ortaya koymak. Doğup büyüdüğümüz ev, ailemiz, yaşadığımız çevre ve mahallemizin hem fiziki hem kültürel yapısı kendi özümüzü şekillendiren temel öğeler. Buna itirazı olan zaten yok diyebilirsiniz.
    Benim takıldığım nokta bu kadar güçlü bir bağla bizi bağlayan unsurların yine bu kadar kolay bir şekilde nasıl değiştiği, kendisini başkalaştırdığı. İnsan olarak düşünen, gelişen ve bulunduğu durum ya da mekana göre evrilen bir varlık olduğumuzun tasvirini yapacak değilim.

    Anlamak istediğim konu şu. Gerçekten bu kadar çabuk değişmiyoruz mu aslında? Sadece değiştiğimizi ve değerler ile olan savaşı başka mecralara mı taşıyoruz? Bize mi öyle geliyor sadece? Zamanın ruhu dediğimiz şey işte böyle bir kavram da biz bu ruhun istediği gibi mi her şeyimizi sürekli güncelliyoruz? Yani rutin olarak yapılan ve doğal olan bir durumu bir anomali olarak mı görmekteyim?
    Önce yeryüzüne geldik ve dünyanın inşacısı olduk. Her daim temel gereksinimlerimizi belirli önceliklere göre sağlamaya çalıştık. Sonra yirminci yüzyılla birlikte kendimizi en etkili sorgulamalardan birisi içinde bulduk. Anlam arayışlarına girdik, yabancılaştık, bireyselleştik, yalnızlaştık.
    Genel olarak duygu durumlarından hemen hepsini test ettik. Ama son düzlüğe geldiğimizde yeni paradigmaları arar olduk. Sosyal bir varlık olduğumuzu anladığımız her dönem bireyselci zihniyetlerin işgaline maruz kaldık. Kendimizi dinlemeye başladığımız her dönemse yaşadığımız dünyaya yeni anlamlar yükledik.
    Aslında başlıkta değindiğimiz konuya şimdi geldik gibi. Kendine yabancılaşma kavramına ben nasıl bir anlam yüklemekteyim kısaca bunu anlatayım. Benim için yabancılaşma kavramı insanın anlam arayışlarına girdiği her dönemde yeni müfredatlarla gün yüzüne çıkmıştır.
    İnsanın merak duygusuna hitap eden her konuda bu kavram bir şekilde yeniden tanımlanmıştır. Yakın dönemde yabancılaşma terimi hep sosyal yapı içerisinde belirli rutinleri anlamayan ya da bunlara sırtını dönen durumlarda kullanılırken, eleştirel bir üsluptan nasibini de almıştır. Oysa bu kavramın sosyolojik olarak içeriğine baktığımızda yeni kavramların oluşmasına da zemin hazırladığını görürüz.

    Hasılı benim meramın, geldiğimiz son tahlilde bu kavramın bana göre kendine yabancılaşma gibi yeni bir doğumun sancısını hazırlamasıdır. Bu doğan kavramın sakıt bir yapıda olması gebelik döneminden görülememiştir.
    Yine yirminci yüzyıla girdiğimizde insanın birbiri ile savaşmasını isteyen unsurlar, anlam savaşlarının çıkmasını belki gördüler belki de görmek istemediler. İnsan yalnızlaştı, yalnızlaştıkça bireyselleşti, bireyselleştikçe bencilleşti.
    Önce, zannedildiği gibi hümanistik bir modelin benimsenmesi yerine doğrudan pragmatist bir dünya meydana getirdik,. Çağın gerekleri bunu önceliyor diyerek herkesin kendisine ait bir dünya oluşturmasını izledik hatta zaman zaman destekledik.
    Ama son geldiğimiz dönem bize şu acı manzarayı gösterdi. Artık tek başına, yalnız ve dünyaya yabancı insan, kendine de yabancılaştı.
    Dün inandığı doğruları bugün eleştirmeye başladı. Ama bu arada kendinin kim olduğunu unutmaya ve kendine yabancılaşamaya da başladı. Değer sistemini her daim yeni argümanlarla donatırken, yerine koydukları ile kullandıkları arasında farklar olduğunu kabul etmedi.
    Evrensel değerler dediğimiz temel değerlerin farkında olmadan yaşadığımız bir dünya içerisinde olduğumuzu görmemizin zamanı geldi gibi. Benim bu dünyada yaşama amacım nedir sorusuna vereceğimiz cevap, inandığımız değerler ekseninde değişiklik gösterebilir. Ama insan olmanın amacı nedir sorusuna vereceğimiz cevapların başında dünyanın neresinde olursanız olun; iyilik, merhamet, sevgi ve düşünme gibi kavramların verilmesini beklersiniz.
    Ama günümüzde o kadar bireysel bir perspektifle dünyayı yorumlamaya çalışıyoruz ki bazen kendimize kendimiz bile inanamıyoruz. Kendimizi tanımak gibi bir gayretimiz olmadığı gibi başkalarının bizi tanımasına da müsaade etmiyoruz.
    Varlığımızı teminat altına alacak asgari müşterekler olarak hayatta kalma, beslenme, güvenlik ihtiyacı gibi hiyerarşik piramitleri dahi kırmış durumdayız. Kendimizi tanıyamıyor belki de tanımak istemiyoruz.
    Artık kendimize yabancıyız. Yaşadığımız dünyaya yabancı olduğumuzu düşünmesek de kendimize yabancı olduğumuzu sakıncalı bulmuyoruz.

    Son dönemde yaşadığımız doğal afetin doğal sonuçları ayrılık, acı ve hüzün. Toplumsal sonuçları travma, ekonomik zorluk ve sıkıntılı günler. Ama bireysel sonuçları kimi için şok durumu kimi için ayağa gelen fırsat, kimi için tarifsiz bir acı, kimi için acıdan doğan nema, kimi için hayata tutunmanın arayışı kimi için hayatının fırsatı olmamalı idi. Bu süreçte evrensel değerlerin asgari de olsa korunduğu bir mecrada buluşsa idik kendimize yabancılaşma gibi bir konudan da söz etmemize gerek kalmazdı.
    Her şeye rağmen insanoğlu var olduğu sürece kendisi için yeni kavramları oluşturmaya devam edecektir. Bu belki de insanın fıtratındaki en temel özelliklerden birisidir. İnsanın kendine yabancılaşmasını belki de biz yanlış anlıyoruz, biz abartıyoruzdur.
    Kalın sağlıcakla…

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK