• KAFDAĞI’NIN ARKASI (ANADOLUM GÜZEL ÜLKEM)

    Altıncı vaktin sonunda bir hilkat harikası olarak beliren şey, elbette mükemmel bir manzumeyi andırmalıydı. Gecenin karanlığını parçalayan tan kızıllığı günün doğum sancılarına zemin hazırlıyordu. Işık hüzmeleri göğün ve yerin oluş anının ilk habercisiydi.
    Belli ki karanlığın aydınlığa, suyun toprağa ve iyinin kötüye ihtiyacı vardı. Bilinmeyen sırların, görülmeyen diyarların ve başlamamış hayatların canlanışı ilk muharrikin isteği ile artık sadır olmuştu.
    Adı konmamış şehirler bulunmayan kıtaların sahipsiz bekçileriydi. Hepsi sadıktı toprağına, yapayalnız ve masum bir çocuk gibi.

    Sonra insan belirdi! Kendine bahşedilmiş bakir toprakları işlemek ve zamanın ruhu ne ise onu yerine getirmek üzere.
    Anakara ses verdi ona! benimle yaşamak ister misin? Yazgının gücü herkesi fırlattı bir yöne doğru. Fıtratında var olan her şey zamanla gün yüzüne çıkacaktı. Bu muazzam oluş kendisi için sahnelenecek oyuna ev sahibi olmak üzere kurdu çadırlarını. Evren denilen merkezde, dünya denilen mihmandar binlerce yıl devam edecek ağırlama merasimlerini nefesinin bittiği ana kadar sürdürerek, üflenme saatini bekleyecekti.

    Bu bilinmezliğin içinde her yer, köşe kapmaca oynayan çocukları andırıyordu. Yerini beğenen de beğenmeyen de alınlarına yazılı kaderin kendileri ile yollarını kesiştirecek sahiplerini bekliyordu. O’nun doğumu da yaşamı da girdapların arasında her daim muzaffer olan bir komutanın var olma sancıları misali güç olacaktı. Çünkü O, üzerine ayak basan her canlının kıskanacağı güzellikteydi.
    Böyle başladı Anadolu’nun serüveni. Hikayesi binlerce yıl sürecek, ihtişamı nesilleri kıskandıracak ulaşılması zor bir heyula gibi. Kendine has bir mizacı vardı belki de.
    Dizginlenmesi zor vahşi bir kısrak kadar özgür, asırlık bir çınar kadar yalnız ve sofrasına gelen kimseyi geri çevirmeyen bir gönül kadar zengindi.
    O da bilemezdi ki doğduğu andan itibaren ne çeşit hayat hikayelerine ev sahipliği yapacağını, hangi medeniyetlerin kurulup, hangilerinin yıkılmasına şahit olacağını. Hoyrat rüzgarların esmediği, bilindik masalların sonu belli olan bir sadelikte anlatıldığı, bakılan ama görünmeyen, görünen ama bilinmeyen, serüveni başlamadan biten sıradan bir rolü oynamak ister miydi acaba?
    Bu coğrafyada coşkun denizlerin birçok kez kana bulanacağı, dönülmeyen seferlerin çok, ödenmeyen veballerin ağır olacağı Yeryüzü ’nün ilk oluşunda kendini hemen belli etmişti.

    Tarih’in derinliklerine gömülü hikayeler destansıydı bu topraklarda. Ellerine kına yakılan gençlerin yavuklusu için yazdığı ağıtlar yer altından duyulurdu her zaman. Denizler çepe çevre sarmıştı her yanını, tehlikelere karşı korumasız bir bebeğin anası gibi. Suyundan kana kana kimler içmemişti ki! Yüreği yanan gönüllere mey salan bir cennet ırmağıydı. Doğu ile batının göbek bağıydı Anadolu. Her kesildiğinde yeni bir hayatın ağlaması, her bağlandığında yeni bir ölümün sessizliği…

    O’nun mahcup yüreği kimlere açmadı ki kapılarını. Geniş bozkırlarında tütsülenmiş ağaçlar gölge oldu seyyahlara, bereketli toprakları ürün verdi kervanlara karşılıksız, çıkarsız ve saf duygularla…
    İlk dem misafirleri bu hoyrat güzelliğin büyüsüne meftun oldular. Savaştılar, boğuştular, kuşattılar çevresini azgın bir boğanın tek sahibi olmak için. Ama bilmediler Anadolu’nun iç yangınını, ıstırabını. Gönlü yoktu hiçbirinde zaten, olamazdı da. Çünkü kadim sevdalısı belliydi O’nun. Yalnızca gizli kuytularda yüreği yanmaktan hercümerç olan hayat arkadaşının kendisi ile buluşacağı günü beklemekteydi.

    Vefalı dost misali zamanı geldiğinde kendisini bulacak bir çırpınışın yürek sesleri her zaman hissedildi O’nun kalbinde. Anadolu sahibini, sahibi de bu eşsiz diyarı bulduktan sonra bir daha ayrılmayacaklardı. Son nefeslerini aynı yastıkta vermek üzere ahitleşen sevdalılar gibi.
    Anadolu’nun hikayesi bilindik anlatılardan değildi. Gizemli yokuşların meraklı düzlüklerinde başlayan, arkasında nice destanların yazıldığı masalsı bir Kafdağı büyüsü gibiydi. Zamanı belli olmayan bir hikâyenin isimsiz kahramanları yazdılar tarihe onun adını, herkesin bildiği ama herkesin ulaşamadığı altın harflerle.

    Böyle bir mekânda başladı Ermiş’in de hikayesi. O, Anadolu’nun vefalı dostu oldu hep, Anadolu da O’nun kader arkadaşı. Bin yılı aşkındır buradaydı. Ağarmış saçları kar beyazıydı. Geniş ovaların, baş veren ekinlerini yükseklerden izleyen yüce dağlar misali. Kıraç topraklara nazire yapan gözleri kahverenginin her tonuna dönerdi güneşin yakmasına aldırmadan, günün peşrev saatlerinde.
    Mutlu yüreğinin diyetine saydığı elleri nasır bağlamıştı.
    Toprağın her mevsim sancılara gebe olan derinlikleri gibiydi, çatlamış ama vakar bir eda ile.
    Üstü başı galebe çalardı çimenin yeşiline, denizin mavisine, çamurun karasına. O’nu tanıdıkça anlardınız her daim neler yaşadığını ama iç çekerek, ama gözyaşı dökerek, ama kahkahalarla. Ermiş bir devriâlemdi, Anadolu’nun her vakit necip karakterini yansıtan.
    Ermiş, Anadolu’ydu, Anadolu ise Ermiş. Yüreği bir annenin ki kadar yufka, bileği cihana hükmedecek kadar güçlü, benliği herkesi sevgi ile saracak kadar büyük bir gönül eriydi.

    Anadolu’nun mahur bakışları O’nun gözünde tüttü her zaman. Uzaktan sevdalıydı Anadolu’ya, türkülerin yanık hikayesinde, ninnilerin masum uykularında.
    Aşığı olduğu toprakların kendisi için verdiği mücadeleyi karşılıksız bırakmadı hiç, bırakamazdı. Onca hükümranlıklar kurdu asırlarca cihana nazır. Onca velveleler kopardı, narası göğün gösterdiği her yere ulaşan. İkisi de birbirine layık yaşamaya çalıştılar her zaman.
    Asırlık bir sevdanın biteviye süren aşkında son perde yoktu hiç. Çünkü yazılmamış romanların yaşamayan kahramanları Anadolu’da bir Ermiş misali anlatacaktı nesillere, tüm olan biteni ilelebet.
    Böyle nakşedecekti Ermiş Anadolu’nun bağrına büyük hikayesini. Kendinden sonra gelen nesle anlatacağı destanları bu toprağa, ilmik ilmik örecekti. Bu yüzden kimi zaman kırmızıya çaldı merâmın rengi, kimi zaman gül pembesi oldu buram buram kokarak. Her karışına emek verdi, arşınladı diyarı. Öyle kolay olmayan bir mücadelenin kahramanı olmak belki de böyle bir şey olmalıydı. Çünkü yerle yeksan olmadan kurulamazdı saltanatlar, canının içi feda edilmeden yaşayamazdı canlar.
    Güneş sadece tenini yakmayacaktı, toprağın altındakileri de ısıtacak kadar kuvvetli olmalıydı. Son nefesinde kan veren yiğitlere, her zaman can vermeliydi. Soğuk pınarlar üşüttüğünde içini, derin kuyular bilmeliydi yer altında yatan yüreklerin yangınına derman olduğunu.

    Ermiş bu topraklarda gezinen bir seyyahtı. Seher yeli misali eserdi sessizliğe, kimseyi uyandırmadan ve hüzünlü bir akşamın geceye vedası gibi. Bin yıllık alışkanlığıyla yaptı hazırlığını ve gerçekle hayal arasında ince bir çizgisinin üstünde başladı yolları arşınlamaya.
    Anadolu’nun ete kemiğe bürünmüş haliydi O. Anadolu’da O’nun ruh halini dört mevsim, yedi gün, yirmi dört saat yansıtan elbisesiydi.
    Memleketin her karışına vakıftı. Çünkü her zaman yaşıyordu Anadolu’nun kalbinde, her zerresinde. Sadece bir kez daha şahit olmak istedi Anadolu’nun bin yıllık meselesine. İlk düşlediği yere geldiğinde bulunduğu ruh hali, gözlerinin altından dudaklarını ıslatıyordu.
    Bastığı yerlerin sadece toprak olmadığını orada bir başka anlıyordu.

    Garbın serin suları kokusunu salmıştı her yana, bir yanda tarih yaymıştı rayihasını bir yanda mertlik buralarda.
    Selam verdi cümle aleme, ürkek bir ceylanın yürek sesiyle dinledi olan biteni. İrkilen bedeni anlamaya çalıştı meşki. Coşkulu karşılama yerin üstüne nazire yapıyordu şen kahkahalarla. Cümle alem vardı burada, Anadolu’nun her yerinden insan-ı sâbık düğün yerine çevirmişlerdi kan revan olmuş gönülleri. Memleketler ayrı, hikayeler aynıydı. On beşliler sarmıştı toprağı, gün yüzüne çıkacak meyvelerin tohumu olmak için. Titreyen ayakları, soluk benzine güç vermek istiyordu. Basmaya hicap duyduğu topraklar cesaret meyvelerini salıyordu göğe.
    Korkmayın, çekinmeyin diyordu! Gurur abidesi olarak baktığınız bu sıla düğünlerimizin yapıldığı, halaylarımızın çekildiği mahşer yerinin kutlu provasına ev sahipliği yapıyor.
    Ermiş, hüzünlü ve mahcuptu. Dimdik ayakta dursa da gönlü yaralıydı. Ağlayan kalbi gözlerine hüzün düşürmüştü buğulu bir eda ile. Bu cümbüşün içinde halaya girmek istiyordu kanlı bir mendili şeref madalyası olarak göğsüne takmak için. Çabasının nafile olduğunu bilse de yetişmek istedi hep, bu şerbeti içenlerin treninde son vagona.

    Veda etti bu diyarı Anadolu’ya. Kalbinden geçenleri nakşetti diline, inşirah sağladı gördükleri yorgun bedenine. Anadolu’nun her sahnesi şahit olmuştu bu hikayelere.
    Yürüdükçe rahatladı yürek yangını. Bilseydi karşısına çıkan şahikaya herkesin hayran olduğunu, saygıdan bakamazdı hoyratça her tepesine. Her bir yerine ayrı gönül bağlanan bu haşmetli diyarın gündüzü güneşi, gecesi mehtabı kıskandırırdı.
    Ermiş hissetmişti ulaştığı yerin efsununu, dünyanın bir ucundan diğerine herkesin dilinde olduğunu. Bura için yazılan her söz de yarım kalmış bir sevdanın, yürek yangını bulunurdu. Sabah ezan sesi arşa ulaştığında gece, şafak vaktine inat yummadı gözünü. Çünkü karanlık gece, karada yüzen gemilerin kollarında gelen yeni çağın aydınlığını büyük bir sevinçle görmek istiyordu. Mağribinde, maşrığında hayran olduğu bu toprağı fetheden yiğitler, şefaate mazhar olan methiyelerin gölgesinde ferahladılar hep.

    Ermiş geziyordu her karışını memleketin; yetmiş iki milletin, yetmiş iki fırkanın bir arada cem olduğu bu yerde tarihin, kültürün ve sevdanın tatlı tınısını dinleyerek devam etti yoluna.
    Güneye doğru çevirdi yönünü, denizin mavisi huzur veriyordu insana. Zeytin ağaçlarına imreniyordu yeşil çimenler. Güllerin kokusu çok uzaklardan duyuluyordu baharın habercisi olarak. Portakal bahçeleri gökkuşağı kıvamında rengini bırakıyordu her mevsimin gönlünü yaparcasına. Meltem rüzgarları tatlı tatlı mırıldanıyordu, gün batımına inat güneş şarkılarını. Çok fazla insana ev sahipliği yaptığı belliydi buraların. Bilgeliği sarmıştı kollarını, yol vermişti tacirlere dünyanın her yerine ulak olmuştu. Sularını taşıdı topraklara mahir bir ustanın sanatını, çırağına işlemesi gibi.
    Bu verimli coğrafyanın küsleri barıştıran bir Ermiş misali, medeniyetleri dizinin dibine oturttuğu, gün gibi ortadaydı. Her hengamede hırpalansa da bilmişti yaralarını sarmasını, çünkü her gün veriyordu azgın dalgalarla zorlu mücadelesini.

    Nereye gitse, kimle sohbet etse buluyordu şehrin sıcaklığını insanların gülen gözlerinde. Onlar buranın her yerine sevdalıydı, buranın iklimi işlemişti herkesin iliklerine.
    Sıcak kalpler ısıtmıştı hep yürekleri, serin suların karayı dövmesine inat.
    Ermiş’in gönlü her yere salmıştı tılsımını. Devam etti uzun yolların kıvrımlı çizgilerinde yüreğinin götürdüğü yere. Doğu’ya gittikçe üşüyordu ilikleri, rengi sarıya çalmaktaydı gözle görülen ufukların. Pınarları soğuktu suların, havası pusluydu. Dağlarda, yılların yorgunluğu üzerine sinmiş saçsız bir adamın damarları görünüyordu. Çakal sesleri kekliklerin yanık türkülerine karışıyordu. Alabildiğine bozkır bu topraklarda sevdaları anlatıyordu Anadolu’ya bozlaklar. Karın ayazı çalmıştı herkesin yüzüne islimini. Tabiat az gülümsüyordu buralarda. Güneşin ısısı az, gecenin pusu, ayazı daha bilindik geliyordu herkesin hayat hikayesine.
    Doğuya ilerledikçe sıradağlar yoldaş oluyordu günlerce gezginlere. Onlar gidenleri, gidenler onları sayıyordu umarsızca. Hareket etmediklerini düşünüyordu seyyahlar, dağların sakin duruşlarında.
    Ermiş gittiği her yerin hayat hikayesini dinliyordu hiç usanmadan, yorulmadan.
    İnsanların anlattıklarını Anadolu dinliyordu, Anadolu’nun sevdasını insanlar çekiyordu…
    Kimse mutsuz değildi halinden, çünkü bu türküyü dinlemeyi çok sevmişti hayatlar.

    Anadolu’nun her hali güzeldi. Gülümsediğinde parlayan gözleri denize vuruyordu yakamozlar misali, ağladığında bereket akıtıyordu çatlamış toprağın yaralarına merhem olmak için.
    Soğuğu başkaydı buraların sanki, beyaz gelinliğini giymiş mahcup ve mutlu bir kızın ürkek bakışlarıydı.
    Anadolu’nun her yeri birdi, her mevsimi bahardı. İnsanı ne olursa olsun o baharı yaşardı. Mütevazi hayatlar kadir kıymet bilirdi. Her zorluğu görmüştü Anadolu, tıpkı insanı gibi. İkisi de alışmıştı bu duruma çünkü baharın güzelliğini zorluğunda bulmuşlardı.
    Ermiş, Şimal yıldızını gördü bir gece. Kendine yoldaş olan yıldızla yolunu çevirdi bildiği toprakların bilinmezliğine. Denizin soğuk sularında sanki insanların kanı kaynıyordu.
    Yeşilin rengi çalıyordu her tonuna. Azgın dalgalar soğuk bir şekilde karaya vurdukça insanların yüzü daha çok gülüyor, içi daha fazla ısınıyordu. Fındığın türküsü çalınıyordu yaylalarda. Çayın misafirliği olmazdı buralarda, herkes ev sahibinin gönlü zengin sofrasında balık misali özgürdü ve öğrenmişti her yerde mutlu olmayı.
    Takaların ışığı gözden kaybolana dek sürerdi ayrılığın hüzzam şarkısı. Ama şikâyeti yoktu kimsenin. Zira aşkın meyvesini olgunlaştıracak ilham kaynağı, ayrılığın baldıran zehrinde saklıydı.

    Ermiş’in yolu uzundu uzun olmasına ama gittiği hiçbir yerden ayrılmaya, ayağı dönmüyordu. Ama Şark’ın büyüsü de sarmıştı bir taraftan. Görmeyi istediği her yerin bilindik hikayesini dinlemeye alışmıştı. Çünkü Anadolu’nun her yerinde acıyı aşkla, sevdayı hasretle, dostluğu minnetle yoğurmuş kadim bir medeniyetin evlatları yaşıyordu.
    Gidiyordu düşler aleminde, mutlu ve bir o kadar da gururluydu. Yürüdüğü yolların her karışı sanki ayağının ardından birden çekiliyordu. Varacağı diyarlar O’nun gelişini mi hızlandırıyordu, yoksa O’mu koşuyordu bahtiyar topraklara sevda türküleri söyleyerek bilemiyordu?

    Ulaştığı yerde, ayazın çaldığı bitki örtüsü mumyalanmış gibiydi. Her şey, zerrelerine kadar işleyen soğuğa saygı duruşunda bulunuyordu sanki. Hikayelerde bunun üzerine nakşedilmişti. Buralarda gelin olmak sadece evlenmek değildi hayat arkadaşınla. Soğukla da arkadaş olmak zorundaydın, boranla da. Onların gönlünü yapabilirsen giderdin sılaya, anneye, babaya…
    Evlerde yanan sobalar sadece odayı değil gönülleri de ısıtmıştı. Nasırlı ellerin anlattığı hikayeler masal kahramanlarını değil, ölüme gitmeye hazırlanan yiğit sevdaları dolamıştı çocukların kalplerine. Dağlara yağan karla bir olup yıldız ve hilale renk veren cengaverlerin öyküsü ile büyümüştü küçük yürekler.
    Verilen emri düşünmeye bile utanan vatan evlatları çekmişlerdi üzerlerine beyaz yorganı, huşu ile ebedi uykularına dalmışlardı. Birbirlerine sarılı bedenleri soğuktan korunmak için değil şehadet şerbetini arkadaşı ile paylaşmak içindi.
    Buralar, insanların yürek sıcaklığı kadar soğuktu. Anadolu’ydu işte, neresine baksan ekmeğini paylaşacak gönüllerin gözleri yere bakan mahcup ve bir o kadar da mutlu insanları ile karşılaşırdın.
    Ermiş’in gönlü de Anadolu gibiydi. Her mevsimi yaşayan bir memleketin ruh haliydi.

    Hüzün vakitlerinde sığınılan bir liman, coşkunun hep bir yaşandığı sıcak bir aile, şükrün sofralardan eksilmediği, acının demlenmeden gönderilmediği bir mozaikti. Ermiş gittiği her yerde kendini buldu, Anadolu’yu anladı. Onlar birbirini tarif etmek isteyen tek yumurta ikizinin çaresizliğini yaşadılar hep. Birinin varlığı öbürüne güç verdi, birinin hastalığı diğerini ağlattı. Birbirleri ile var oldular, birbirlerini var ettiler. Birinin yarasına merhem hep diğerindeydi. Birinin sevinci hep diğerinin yüreğindeydi.
    Memleketin her yönü hürriyeti gösteriyordu, her sokağı istikbale çıkıyordu. Ermiş nereye giderse gitsin kültürü bildik, şivesi benzer ama mayası bire bir aynı insanların zengin gönülleri ile karşılaşıyordu.

    Güneye gittikçe rüzgârın feri düşüyordu sanki, daha ılık vuruyordu insanın yüzüne.
    Her zamanki gibi insanların selamı da güzeldi, buraların sabahı da. Dağlar, tepeler dimdik yükseliyordu engin dereleri kesercesine. Kışı da uzundu, gecesi de. Serencamını anlatıyor gibiydi çevredeki her canlı…
    Kendini göstermenin çabasındaydı Anadolu’ya buralar. Oysa unutulur muydu hiç memleketin Güney’i, Doğu’su. Onca medeniyetin külleri sarılıydı toprağının kokusunda.
    İnsanoğlu’nu dinliyordun bin yıl öncesinden, kâh râvilerin anlatımında, kâh kutsal metinlerin tüyler ürperten kıssalarında. Baştan sona bu topraklar hiç öksüz bırakılmadı kaderine ama her dönem bir kendini bilmez oyun oynamak istemişti bu sahnede. Tarihin not düştüğü ne çok şeye ev sahibi oldu bu topraklar. Medeniyetlerin hiç ama hiç izini sildirmediler, kültür elçisi oldular zamanın şerefli sayfalarına. Bu topraklarda Din-i Mübin’in bekası için belki çok kan akmıştı. Ama Yaradan’ın inayeti ile yakmadı bu topraklar kimseyi, mancınıkla ateşe atılsalar da…
    Gönüller yapmak için uğraş verildi bu topraklarda, kimsenin inancı sarsılmadı yerin yedi kat altındaki zindanlarda. Ama düşmana da avuç açılmadı savunulan davaların hiçbir duruşmasında. Bazen fitili ateşleyen, helalin yüzündeki örtüye uzanan el oldu, bazen şanlı bayrağı gönderde göremeyen yiğitlerin feveranı.
    Hiçbir zaman yüzünü düşürmedi Anadolu, üzüntüsünü de coşkusunu da doyasıya yaşadı ama fırsat vermedi ele güne.
    Ermiş düşler aleminde olmadığını biliyordu. Bu kadar cezbedici bir ihtişamın zamanın her döneminde bu denli rahatsız edilmesini sorguluyordu sadece. Ancak Kafdağı’nın arkasındaki bir diyarın bu kadar nidâsı duyulabilirdi Cihan’a. Düşündükçe içsel derinliği artıyordu zihin duraklarının.
    Zamanın sahibi böyle bir coğrafyayı sanki sahiplerine imtihan olarak mı vermişti yoksa imtihanlar mı çıkaracaktı destanları gün yüzüne? Anadolu, ateşin içinde kor olmuş bir madendi sanki. Tutmasını bilen işleyecekti bu cevheri evlatlarının kalbine, göğsüne…
    Derin yaralar güçlendirecekti bu sevginin ateşini. Açılmaz sanılan kapılar aralayacaktı sonuna kadar ecdadın bir seferlik meselini… Toprağın bereketi gökten inen rahmete arz-ı endam ederken, ruhuna salalar okunan yiğitlere kıyam edecekti güne çıkan başaklar…
    Anadolu bu hamurun mayası ile yoğrulmuştu. Üzerine söylenen methiyeler kahraman bir milletin şanlı tarihine ev sahipliği yapmanın gururunu yaşamıştı hep. Birbirlerine borçluydular bu hesaplaşmada. Bu vatanın kıymetini bilenler vermişti kutsiyeti bu topraklara.
    Bu topraklar kadir kıymet bilerek yücelmişti göğe doğru, dimdik ve gururla…

    Anadolu bir gökkuşağı misali dört mevsimin rengi olmuştu. İnsanı da bu renk cümbüşünde olgunlaştı havaya nispet edercesine. Asi ve hırçın dalgalar da vardı burada, sabahın sesini dinleyen durgun bir nehirde.
    Zılgıtlarla verirdi akşam taksimini, bozlaklarla uyanırdı gece. Horon sesleri tulumun haykırışına karışırdı. Ahali birbirini, bazen sema gösterisinde bazen fikir meclislerinde anlamaya çalışırdı. Bu kadar zengin bir coğrafyanın her karışı, böyle dokundu ilmik ilmik bu halkın gönüllerine. İyiyi ve güzeli düşündü her zaman insanlar. Mümkün olan dünyanın en iyisi olarak kabul ettiler içinde bulundukları zamanı. Bu yüzden tarihi, kültürü, örfü, adeti bu denli zengin oldu ve bu yüzden evren sahnesinde verilen konserin armonisi hiç bozulmadı.
    İnsanlar gönül dili ile konuştukça anladılar birbirini. Buydu Anadolu’nun kader zenginliği. Komşusu açken tok uyumaya haya eden bir geleneğin neferleri olarak dönülebilirdi bu seferden. Çünkü ahret kardeşi olunca daha anlamlı oluyordu yan yana çarpışmalar…

    Ermiş’in gezdikçe ferahlıyordu yüreği. Çünkü daha ilk günkü gibi yanıyordu Anadolu’nun ateşi. Acaba! diyordu kendi kendine, masalsı bir dünyanın hayal kahramanı olsaydı Anadolu, yine bu kadar sevdalı olur muydu O’na cümle alem?
    Bir diyarı diyar yapan hep iyi hikayelerin mutlu sonların kısır döngüsü müydü?
    Kimsenin diğerine ilişmediği, her zaman güzelliklerin anlatıldığı bir alemde yaşamın rengi ne olacaktı. Zıddıyla anlam kazanmaz mıydı her şey? İyilik kötülükle, varlık yoklukla, bağımsızlık esaretle anlaşılırdı galiba. Yaşamın gayesi insanın yaratılışı bulunduğu yeri biçimlendirmekse o coğrafyanın kaderi de alacaktı nasibini bunlardan. Her zaman güzel oldu Anadolu’nun da kaderi. Gönlü her hüzünlendiğinde yetişti bir can yoldaşı, hayat arkadaşı.
    Hiç mağrurlanmadı bu kadar paylaşılamaz olduğu için. O hep başı dik yüreği yerde sevdalısıyla karşılaştı. Kimse böbürlenmedi buralara hükmettiği için. Gaflete kapılmamak için gönül dünyasına açılan kapının küçük kısıklarından geçmeyi şeref saydı O’nun çocukları.
    Anadolu mihmandar oldu her daim kendine kıymet veren gönül elçilerine. Dünyayı titretti O’nu evlatları ama her daim eridiler mum gibi bir harf öğreten deryaların yanında.
    Ayakları gitmedi hiçbir adım öne geçmeye, üzerine sıçrayan çamuru şeref nişanı olarak sakladılar Mahşer ’de açılacak sandukanın içinde.
    Kimler not düşmediler ki tarihe altın harflerle Anadolu’nun methiyesini, kimi kalemi kimi kılıcı kimi tüfeği ile…
    Kendini bilenlerin yurdu oldu her dönem. Anadolu’nun evlatları gönül deryasına su verdiler, ilim meclislerindeki okyanustan. Edep dünyasının ateşini harlamak için odun taşıdılar senelerce karşılıksız, çıkarsız. Abdalların Piri oldular, irfan aşıladılar gönül sofrasının paylaştıkça zenginleştiğini göstermek için. Yandılar, kavruldular, piştiler güneşin fırınında ardından ariflerin gönüllerinde ebedi istirahatlerine çekilmek üzere.

    Her köşesi ayrı güzel Anadolu… Birbirini yalnız bırakmadı hiç. O ses verdi yavrularına herkes koşuştu bir anda. Hangi parçasından vazgeçilebilirdi ki! Yek vücut olunmazsa yaşar mıydı aziz vatanın birbirini besleyen damarları? Hangi nehir can yoldaşı ile kol kola girip dökülecekti denize. Hangi sevdalılar çekecekti aşkını sineye. Bu yüzden herkesin derdi memleketti, memleketin derdi ise İstikbal. Anadolu bir annenin ince ağıtlarını döktü hep sinesinden içeri. Çocuklarına her dem güzel bir gelecek hazırlama sevdasıyla…

    Zamanın durduğu anlarda hep yanında oldu Anadolu’nun iman gücü. Savaş vakti gelince kimi vatan evladı yerden koştu, kimisi göğün derinliklerinden… Çakmak çakmak deniz mavisi gözler biliyordu ufukta zaferin nüktedan şarkısını. Bu makamda bir daha methiye yazılmasın diye arz-ı hal edildi Yaradan’a.
    Ermiş’in zihin dünyası baştan sona izledi bir film şeridi gibi Anadolu’nun hayat hikayesini. Bitti sanıldığında yeniden başlayan, her düştüğünde daha güçlü kalkan bu eşsiz memleketin, yaşamın bittiği ana kadar kahramanlık yazılıydı kaderinde. Daha çok türküler yakılacak, çok hikayeler anlatılacaktı arkasından.
    Her gece bir tepesinden seyredilecekti aziz vatan, toprağına gönül verilecekti sadık yârim diyerek… Çağı gelmiş kızların gelinliği bir kefen kadar beyaz ve saf duygularla örtülecekti yiğitlerin üzerine. Esen yelinde sevdalı gönüller yakacaklardı aşk ateşini, çatılmış tüfeklerin nöbet mevzilerinde.
    Bedri’n aslanları ile içtikleri cennet ırmakları, yokuşlarda susayan civanların gönlünü ferahlatacaktı. Anadolu böyle gönlü zengin bir coğrafyaydı. Neresinden bakılırsa bakılsın, aynı güzelliği bulduğunuz…
    Gözü gönlü tok bir ustanın asırlardan beri şekil verdiği bir sanat eseri misali. Hünerli ellerin her dokunuşunda farklı bir güzelliği ortaya çıkan bir şaheserdi.
    Ermiş’in memleketinden insan manzaraları her zaman aynı yöne bakıyordu, her zaman aynı şeyleri düşünmeseler bile. Yolların karanlığa kesişen noktasında aynı hayaller kurulurdu.
    Anadolu’nun hürriyeti ve istikbali, emanet edilen gençliğin dimağlarına hep ilk nota olarak bestelendi.
    Anaların kızları için hazırladığı bohçalar hep aynı bahtın temennisiydi. Yiğitlerin ellerine yakılan kınalar hep aynı kanın kırmızısıydı. Böyleydi bu memleket insanı, çocukların hayırlı bir evlat olarak büyümesini, vatana olan minnet borcunu ödemek üzere yad ederdi.
    Anadolu’nun ruhunu; insanında, toprağında ve istikbalinde her zaman görmek mümkündü. Asırlık çınarların yorgun gövdesi nelere şahit olmadı ki bu topraklarda.

    Halısı, kilimi, motifi ne emanetler devretti bir sonraki nesile dünden seslenircesine.
    Hattatların kalemindeki mürekkeple yazıldı edebin şanlı tarihi. Anadolu’yu devletlû yapan, her şartta ve koşulda sevgi dağıtmasıydı nefes alan her canlıya. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın geleneğinin erdemli sofrasında ağırlamasıydı misafirini. O’nu her hatırlamak isteyen tarihin tozlu sayfalarında buldu tertemiz geçmişi. Kılıcın gölgesinde de tüfeğin namlusunda da şaşmadı hiç adaletin terazisi. Geçmişini unutmadığı için her dem sürdü Anadolu efsanesi.
    Ermiş gerçek alemde düşledi Anadolu’nun görkemli hikayesini. Evvelini bildiği manzumenin ahiri de böyle olmalı diye düşündü. Olan biteni temaşa etmek güzeldi ama Anadolu için yazılacak daha çok destan olmalıydı. Örfünü, değerini bilen bir neslin kendinden sonrakilere de anlatacağı kahramanlıklar bulunmalıydı. Yalnızca Cihan’ın rotasına yön veren bir kaptan değil, Evren’in sırlarına vakıf olmaya çalışan bir bilge olmalıydı Anadolu.
    Ermiş’in gönlü bu düşüncelerle hem kabardı hem taştı. Çünkü Anadolu’nun hangi yücesinden bakarsa baksın aynı yürek parıltılarını görüyordu. Geçmişle gelecek arasında o kadar hızlı seyri alem etmişti ki hem başı döndü hem gözü karardı. Memleket için her şeyi göze almış bir milletin asırlık destanları bin yıl önce de vardı, bugün de. Belki de kahramanlıklara her dönem şahit olunsun istiyordu Yaradan…
    Ermiş kendini her dönem yaşayan bir hayal kahramanı gibi hissetti. Ama gerçekten öyleydi. Çünkü Anadolu’nun temelini de O atmıştı, çatısını da O çakmıştı. Bilgeliği ve yaşı yüzüne vuran ama gönlü daima genç kalmış bir civanmertti O.

    Kimliği, kişiliği, cinsiyeti ne olursa olsun derdi Anadolu olmuş ve bu milletin geleceği için tarihin her döneminde yaşamış bir kahramandı O.
    Zaten kadrini kıymetini bilen herkesi bağrına basan Anadolu ile hemhal olmuş herkes Ermiş’ti. Anadolu kendisi ile mündemiç bir Ermiş’in hikayesi ile anlam kazanıyor, Ermiş’te kendine her zaman kapılarını açan bu eşsiz güzellikle mutlu oluyordu.
    Ermiş’in ruhu Anadolu’ya, Anadolu’nun öyküsü Ermiş’in bedenine güç veriyordu…

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • HAYATI SIFIRLAMAK

    Deprem olmadan birkaç hafta önce Ölüm Gerçeği diye bir yazı yazmıştım. Ölümü ve o anı merak eden satırların yer aldığı bu yazıda, bedene veda eden ruhun nasıl bir ayrılığı müşahede ettiğini merak edip durdum. Bu ayrılıkla ilgili ruhun mu yoksa bedenin mi daha çok acı çektiğini düşünerek hayal dünyasında gezindim.
    Bu yazıdan sonra zihnimde kurguladığım yazı da hazırdı. Üç aşağı beş yukarı aşağıda betimlemeye çalıştığım gibiydi.
    Şehirlerde ya da tüm yaşam alanlarında insanların koşturmacasını hem yaşıyor hem izliyorum. Ekonomik olarak kendini zorda hisseden insanlar çaresizce yeni arayışlara girmekte ve farklı çözüm arayışlarına başvurmaktalar. Sağıma baktığımda yaşam mücadelesi, soluma baktığımda gelecek kaygısı, tüm oksijen sahamın solumak zorunda olduğu nefeslenmelerle dolu.
    Bankadaki kredi kartı borçlarını asgari düzeyde ödeyen insanların bir sonraki aya dair çözüm önerileri borcu kapatılan bir kartın açtığı alanla, yeni borcun ödenmeye çalışılması veya ötelenmesi.
    Bu kadar zorda mıyız diye düşünmekteyim. Her zaman işin içinden çıkılamayan durumlarda bir kolaylık bulabiliyorsak bundan daha büyük bir ferahlama olabilir mi?
    Yani bu dünyada her şey sürekli nasıl geçineceğiz ve daha fazla nelere sahip olabilirizle mi dolu olmak zorunda. Ömrümüzün ortalama süresi belli iken yaşantımızın geriye kalan dilimini sürekli bunları hesaplamaya mı ayırmalıyız.
    Sevinemediğimiz onca şey varken üzülecek o kadar gündem buluyoruz ki. Her zaman olumsuz düşünceleri gündemimizin manşetine yerleştirmeyi başarıyoruz. Bu durumdan da garip bir şekilde mutlu oluyoruz.
    Yeni aldığımız ev ya da arabamızın özellikleri ile keyiflenmelere, bunların ödenmesi ile ilgili tarihlerde bir miktar ara veriyoruz.
    Yılın son günlerinde her zaman alışveriş yaptığım marketin kasiyeri bana bir şey soruyordu. İndirim kartı olarak verdikleri kartın bakiyesini kullanayım mı dedi. Aksi takdirde bu kartın yeni yıl ile birlikte sıfırlanacağını tekrarladı.
    O an aklıma garip bir fikir gelmişti. Acaba bizim koşturmaca ile yaşadığımız hayatın belirli dönemlerinde her şeye bu sıfırlama imkanı verilse nasıl bir yaşam kavgası verirdik. Zihnen zaman zaman yaptığımız ve her şeyi geride bıraktığımız düşünce dünyamız gibi ekonomik olarak da sıfırlandığımız durumlar olabilir miydi?
    Aslında bu durumu olumlu anlamda düşünmekteydim. Yani yıl sonu geldiğinde tüm borçlarımızla ilgili her şeyin sıfırlandığını söyleseler bu kadar yorulur muyuz? 31 Aralıktan sonra tüm alacakların birileri tarafından ödendiği ya da devlet tarafından sıfırlandığı söylense neyin mücadelesini veririz. Bu şekilde yaşadığımız hayata nasıl bir anlam yükler, nelerden hoşlanır ya da ne için çalışırız.
    Böyle bir durumda da bazı şeylerin keyfi kalır mı diye düşünüp duruyorum. Hiç üzülmediğimiz dünyada ya da bir zaman geldiğinde kaygıların bittiği bir yaşamda yine de bir şeyler eksik kalır mı?
    Düşünsenize nereye borcumuz olup olmadığını hatırlamak gibi bir endişemiz yok. İstediğimiz her şeyi alıyor, istediğimiz her yere gidiyoruz. Yetiremediğimiz yerde nasılsa bu borçlar sıfırlanacak diyerek rahatlıyoruz.
    Kendi kendimize sorun olarak gördüğümüz her şeyin bir anlam ifade etmediği günlerde hayatın nasıl yaşandığını, sadece merak ettiğim için görmek isterdim. Yalnızca insanların psikolojilerini ve duygu durumlarını çok merak ettiğim için.
    İşte buna benzer düşüncelerin içerdiği bir yazı planlaması yaparken 6 Şubat tarihine ve olanlara denk geldim. Yaklaşık iki haftayı geride bırakarak böyle bir yazının tersten düşünüldüğü bir yaşamla yüzleştim. Bu seferde sıfırlanma gibi bir gerçekle karşılaşan insanların, yukarıdaki durumların tersine bir olayla karşılaşmaları ve tepkileri bütün gerçekliği ile karşımda belirdi.
    Dün akşam Mirac gecesi nedeni ile bu olayları bir daha zihnimde karıştırmak istedim.
    Bu sefer insanların her anlamda sıfırdan başlayacakları bir hayatın, nasıl sorgulanacağını anlamaya çalışıyorum. Dünyalık dediğimiz şeylerin yerine bir şeyler konacaktır. Ama annenin, babanın, eşin, evladın ya da kardeşin bedenen sıfırlandığı bir dünyada yeniden büyütülecek sevgi tohumlarını nereye inşa edeceğimizi bulmaya çalışıyorum.
    İnsanların on gün sonra enkazdan sağ olarak çıkarılışlarını ikinci bir doğum olarak kabul edebiliriz. Ama soy bağı ile bağlandıkları birinci derece alt ve üst akrabasını kaybeden birisi için bu doğum günü nasıl kutlanacaktır buna cevap bulmaya çalışırken boğazımız düğümlenmekte. Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır mesajı bana göre bu gibi olağanüstü acılar için verilen önemli bir nasihat. Ama bu sözün hikmetini kavramak ve kavradığımız durumu göğüslemek büyük bir sabrın da olmasını zorunlu kılmakta. Aksi takdirde alelade olaylarda zaten hepimiz duygusal olarak kendimizi rahatlatacak şeylere sarılıyoruz.
    Mirac olayında olduğu gibi insanları acziyet halinde bırakan bir durumun şimdi de yakınlarını kaybeden insanlar için yaşanmasını temenni ediyorum. Tarifsiz acıların mucizevi bir şekilde çok daha kolay bir şekilde atlatılmasını istemenin bir beis oluşturmayacağına inanıyorum.
    İnsanların yas durumlarını yaşarken kendi işlerine yarayacak tüm argümanları kullanmalarını, onlar için temel bir hak kabul ediyorum. Mescidi Haramdan Mescidi Aksaya gitmek ve oradan göğe erişmek gibi bir yaşantının gönüllerde bıraktığı hayret durumunun, çevremizdeki bir çok insan için de oluşması için dua ediyorum. Onların bu zor günlerinde kendilerinin bile hayret edeceği bir inşirah için bilimsel ve dini tüm aracıların devreye girmesini ümid ediyorum.
    Geride kalan acılı insanların uyuyup uyanmaları kadar devam edecek bir süre zarfında, yaslarının hafiflemelerine tanıklık etmeyi çok fazla arzu ediyorum.
    Hayatı sıfırlamayı tersten kaleme almak istemezdim. Ama bu yaşadığımız afet durumunun her zaman olduğu gibi bu seferde tüm planları bir daha mı gözden geçirsek gibi bir soruyu sordurduğunu üzülerek görmekteyiz.

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • MAHŞERİ PROVADA ACILARA GÖMÜLMEK

    Bu satırları yazarken kimse evimde sıcak kahvemi içerken televizyonda izlediğim deprem haberleri sonrası efkarlandığımı zannetmesin. Kahramanmaraş depremine, evimde ve birazdan yerle bir olacağız korkusu altında öleceksek tüm ailemle birlikte ölelim telaşı ile yakalandım. Elbistan depremine ise bari memleketim biraz daha güvenlidir düşüncesi ile kaçarcasına gittiğimiz Göksun yolundaki Tekir mevkiinde, bir petrol istasyonunda denk geldim. Ölüme ne kadar yakın olduğumuzu deneyimlediğim bu felakette mahşeri prova ettiğimizi, petrol bulabilir miyim düşüncesi ile şehirde gezinirken cenazesinin çıkarılmasını bekleyen insanların gözyaşlarında hissettim.
    Yaşadığım ruh halleri öncelikle şunlar.
    Deprem anında insan olarak kontrol sisteminizin kodladığı yer, zaman ve mekan algılarını kaybettiğiniz için ilk başta ne olduğunu anlamayan vücudunuz şok, kabullenmeme ve çaresizlik duygularını harmanlıyor. Ardından gelen fiziki değişimleri ise mekan algınıza muhalefet eden bir fiziksel zorlama ile karşılaştığınızda mide bulantısı hatta tiksinme gibi süreçler olarak saymak mümkün.
    Ölmekle ilgili duygu durumunu, yaşama sevincinizle eşdeğer düşünmek gerekir. Eğer öleceksem en sevdiklerimle ölmeyi yeğlerim gibi bir mücadeleyi veriyor onlarla yakın şekilde bir pozisyon almak istiyorsunuz.
    Hayatın içinden sıradan kaygıları boş bulmak gibi hikâyesel düşünceleri zaten bir çok olumsuz durumda tekrarladığımız için onları saymayı gerekli görmüyorum. Hayata yüklediğiniz anlam ölüme yüklediğiniz anlam ile doğrudan ilişkili olduğu için bu dengenin muvazenesi herkese göre değişiyor.
    Depremin yıkıcı etkilerini ve şok durumunun geçmesini herkes farklı sürelerde tecrübe ediyor. Bu aşamayı geçtikten sonra kabul etmeniz gereken gerçekler var ise onlarla yüzleşme gibi insani durumları yaşıyorsunuz.
    İnsanların acılarını gördükçe kendi acınızın boyutunu ölçebiliyor ve ona göre mana arayışlarına giriyorsunuz. Bazen isyancı bir haykırış bazan de şükürcü bir anlayışı benimsemek arasında gidip gelerek günlerinizi geçirmeye çalışıyorsunuz.
    Afetin boyutunu uzmanlardan dinledikten sonra, hayati tüketim malzemesi için sokağa çıkmanız bu zorlu süreci anlamanıza büyük katkılar sağlıyor. Cenaze olmadığınıza ve yakınlarınızı kaybetmediğinize şükrederek geçen zamanlarda başka insanların acılarından kendinizi rahatlatma adına beslenebiliyorsunuz. Bu beslenme durumunu yanlış bulmuyorum ve insanın kendini rahatlatma adına verdiği bir terapinin parçası olduğu sürece eleştirmiyorum. Çünkü hiçbirimiz oh olsun demiyoruz sadece bu ben de olabilirdim diye psikolojik sağlamlığımızı arttırmaya çalışıyoruz. Hele başımızı sokacak bir mekan bulmuş ve bir kap çorba içebilmiş isek ilk günler için yapılacak en iltimaslı süreçlere maruz kaldığınıza kendinizi inandırıyorsunuz.
    Bugün Elbistan depreminden sonra 72 saati geride bıraktım. Yaşadığım şehir olan Kahramanmaraş’ta mahşeri provanın canlı tanıklarından birisiyim. Hiç kimsenin bir diğerinin acısına ortak olmadığı durumunu Mahşer ‘den ayrılan tek nokta olarak sayabiliriz. Bunun dışında herkesin adeta önce kendi canı derdine düşmesi ve ardından birlikte hareket etme gibi insanların telaşlı durumlarını mahşeri hatırlatıcı en önemli detaylar gibi düşünüyorum.
    Yaratıcının böyle bir doğal afeti bile isteye verdiği gibi bir düşüncede değilim. O’nun böyle bir güç gösterisinde bulunmasının şanına aykırı olacağını, böyle bir şeye daha büyükleri dahil gücü yetse de bizler için hep iyiyi istemesi açısından muhal bir durum teşkil ettiğini düşünüyorum. Bizleri cezalandıracak azameti karşısında hepimiz için iyilik ve güzellikleri dilediğinin farkındayım.
    Öyle ise bu doğal afeti kim oluşturdu ve neden yaptı?
    Hepimizin yüzyıllardır umursamadığı dünyaya yüklediğimiz yük ve yanlış uygulamalarımız bu durumun bir sebebi olabilir mi diye düşünüp duruyorum. Acaba diyorum ortak yaşam alanımız olan yeryüzünün şekillendirmesini bize bırakan kudreti dinlemiyor muyuz?

    Akletmemiz gereken durumları sadece Yaratıcının bir mesajı olarak almak yerine, inşacısı olduğumuz evreni dizayn ederken kullanmamız gerekmez mi diyorum.
    Bilimsel gerçekleri hayatımızda rehber olarak aldığımızda keşkelerimiz de azalabilir mi? Şükürcü bir gelenekten gelen toplumsal hafızamız, her şeyi sağlam temeller üzerine inşa eden bilimsel bir paradigmadan sonra gelse şükrümüz ve tevekkülümüz daha anlamlı olmaz mı?
    Acaba Yaradan da bunu dilemiyor mudur? Eminim ki enkaz altından çıkan cenazeleri müşahede ettiğinde bizler için en doğru olanının bu olacağını murad etmiştir. Ama insanoğlu olarak bizim üzerimize düşen görevlerin tamamını O yerine getirecek olsa idi zaten yeryüzünde bulunma amacımızı da yeniden sorgulamamız gerekmez miydi?
    Şu an içinde bulunduğumuz durumdan ötürü birilerini suçlayacak değilim. Devletin yetkili organlarının yapacağı desteğin, felaketin boyutları karşısında sınırlı kalması kadar doğal bir durum olmadığını değerlendiriyorum.
    Binaları ne kadar yüksek yaparsam o kadar para kazanırım diye düşünen müteahhitler, bu duruma göz yuman denetleyiciler, ev almak derdinde olmayan konfor olarak en gösterişli olanını aldığı için gururlanan bizler daha hassas ve tedbirli olmadığımız sürece bu durumların önüne geçmemiz zor görünmekte. Burada yetkili kişilerin suçu yok mu sorusunu soran ve beni bir mecranın tarafı gören insanlara şunu söyleyebilirim. Elbette eleştiriden herkes nasibini alacaktır ve almalıdır. Ama önemli olan bu eleştiri sonrasında hem bizlerin hem de yetkililerin takındığı reflekstir. Yemek kuyruğuna ailenin her bir ferdi olarak girerek biz dört kişilik bir aileyiz diyerek 16 kişilik yemek almaya devam ettiğim sürece, her gün benzin kuyruğunda ihtiyacımın kat ve kat fazlasını alarak gerçek ihtiyaç sahibini mağdur ettiğim sürece, benim başıma gelmedi ise sorun yok dediğim sürece ya da buradan nasıl bir nema elde edebilirim diyerek düşündüğüm sürece benim yetkilileri eleştirmem veya birilerinin beni suçlamaları pek bir şeyi değiştirmeyecek gibi duruyor.
    Bu arada bu süreçte can siperâne mücadele eden kahraman insanları anmadan geçersek onlara büyük haksızlık etmiş olurum. Sorun zaten bu insanların sayısının fazlalaşması ve en başta benim de bu insanlar gibi olmamla yola girecek gibi görünüyor.
    Yazının başındaki mahşeri prova sözünü kızımdan aldığımı söylemeliyim. 04.17’de ayakta olduğu ve depremin tüm anını yaşadığı için sonrasında yaptığımız sohbette ne hissettiğini sordum. O anda anne ne oluyor bu ne diye bağırdığını hatırladığım için böyle bir çığlığın nedeni ne olabilirdi? Kıyametin koptuğunu düşündüm baba dedi. 15 yaşında bir kız çocuğu için kıyametin koptuğunu prova etmek oldukça travmatik olsa gerek. Ama sonrasında yaşadıklarımız ise tam anlamı ile acılara boğulmak olarak tarif edilebilir. Dinlediğimiz hikayelerin hayatta olmayan kahramanları yaşam süreleri boyunca neler yaptıkları ile değil bu enkazdan çıkarılma anları ile hatırlanmaktalar. Bu güzel insanlar elbette çok güzel hikayeler bırakarak gittiler. Ama bu hikayenin finalinde bizleri acılara boğdular.
    Ülkemizin her bölgesinde yaşayan iyi yüreklerin önce duaları sonra yardımları için çok teşekkür ediyoruz.
    Çok güçlü bir devlet olduğumuzun ve yardımlaşma geleneğimizin, saydığım tüm menfi durumları tolere edeceğinin farkındayım. Bu günlerin geçeceğini ve toparlanarak hayatımıza devam edeceğimizi çok iyi biliyorum. Ama bu durumlardan ders çıkarma konusunda hafızamızı güçlendirebilecek miyiz hala endişelerim var.
    Bu zor günlerde politize olmadan yapılacak her güzel girişimin, bizleri çok daha sağlam bir geleceğe hazırlayacağına inanıyorum. Depremi an ve an yaşayan bir vatandaş olarak ülkeme ve devletime karşı iyi duygular beslediğim sürece, toplumsal kenetlenmeye destek vereceğime inanmaktayım. Provokasyon ya da dezenformasyonun hiç birimize katkı sağlamadığını görmediğimiz her zaman diliminde, ayrışan durumun yalnızca fay hatlarından ibaret olmadığını bilmeliyiz.
    Bana yaşam hakkı tanıyan Yaradan’a sonsuz şükürler olsun. Tek isteğim emanetin teslim edilmesi gibi bir zaman geldiğinde bu yaşamsal finalin zor bir imtihan ile olmaması.
    Enkaz altında kalan canların şehit olduklarından zerre şüphem yok. Kalanlarına sabır dilemek ve elimden geldiğince psikolojik destek vermek ise en önemli görevlerimden birisi olsa gerek.

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • ÖLÜM GERÇEĞİ

    Hayatın beden için son bulduğu ve fiziken çürümeye başladığımız anın ilk habercisi olan kavramdan bahsedelim mi?

    Geçenlerde Prof. Dr. Kaan H. ÖKTEN hocamızın Ölüm Kitabının fragmanını gördüğümde bir kez daha hatırladığım realiteye dair, sözü olmayan birisi var mıdır acaba?

    Prof. Dr. Turan KOÇ hocamızın Ölümsüzlük Düşüncesi ya da bu kavramın yanına gelen birçok farklı sözcükle yazılan kitaplar. Nedense kimse yanına yakıştırmak istemiyor ama herhangi birisinin yaşamı boyunca inkâr edemeyeceği ve hepimiz için karşılaşmama ihtimali olmayan sadece iki kavramdan birisi değil mi? Diğer kavramımız ise doğum hadisesidir.

    Aslında ben bu kavramı tüm dini metaforlardan, tıbbi terminolojiden ve psikolojik tahlillerden bağımsız nasıl anlatabilirim diye kendime sordum durdum. En zor sorulardan birisi bu idi. Çünkü dini referansların bile gerekli şartlar yerine getirildiğinde insan için vaat edilen ferahlatıcı mesajları, bu olayın ürkütücü yüzünü sevimli göstermek için yeterli olmayabiliyor.

    İnsanoğlu bu konuda aklın sınırlarını o kadar zorluyor ki; maddi imkanları yeterli ise bir takım biyolojik deneylere kobay olmayı dahi kabul ediyorlar. Ölüm süreci başladığı andan itibaren laboratuvar ortamına getirilen bu kişiler kanlarının damarlarından boşaltılmasına, vücutlarına organlarını koruyucu kimyasal bir sıvı doldurulmasına ve eksi 196 derecedeki sıvı nitrojen dolu tüplere yerleştirilip beklemeye dahi razı oluyorlar. Oysa bu maceranın sonunda ölümsüzlük gibi bir iksir (formül) bulunamazsa bu yapılanların tamamı boşa gidecek. Yine de ölüm gibi soğuk bir kelimenin yanında eksi 196 derecede nitrojen içinde kalmayı daha sıcak bir fikir olarak değerlendiriyorlar.

    İşte böyle bir etkinin tezahürü olan bir kavramdan bahsetmekteyiz. Ama nihayetinde bu gerçekliği bir şekilde yukarıda söz edilen tüm nedenlerden ve düşünce biçimlerinden bağımsız anlatmak lazımdı.

    Öncelikle bu kavramın insana soğuk gelen yönünü düşündüm. Yaşamı seven ve dini inançlarına bağlı bir insanın bile, deneyimlemediği bir konuya mesafeli yaklaşması ve bu durumu itici bir kavram olarak görmesi anormal olmasa gerek.

    Ayrıca mevcut yaşantılar, sosyal yaşam ve insanın başta ailesini düşündüğümüzde, ayrılık gibi bir kavrama yarenlik eden ölüm kelimesi daha da irite hale geliyor.

    Ruh-beden düalizmini anlamsız hale getiren bu kavram kimi düşünür için insanın yaşam içinde ibret alması gereken bir an, kimi düşünür içinse yeni bir yaşamın başlangıcı sayılmış. Birbirlerini etkileyen iki filozoftan Aristo için de Platon için de ruh ve beden iki farklı töz olarak kabul edilir. Ama bedenin ölümü ile ruh ölmez. Hatta Aristo ruhu kendi içinde kategorilere ayırsa da nihayetinde konumuzun odağı bu olmadığı için detaylandırmadan bilmemiz gerekenler, düşünürlerin genelde ruhun yaşamına devam ettiği düşüncesinde ısrarcı olmalarıdır.

    Ruh-beden düalizmini farklı bir boyutta ele alan ve yeni bir tartışma alanı açan filozof Rene Descartes için ruh-beden değil zihin-beden düalizminden bahsetmemiz daha doğru olacaktır. Yine zihin, bedenden tamamen farklı, bedensiz de var olabilen ve beden ölümü ile ölmeyen bir yapıdır. Zihin ya da ruh ile bedenin etkileşimini beyinde bulunan epifiz bezi aracılığı ile uzun uzun açıklayan Descartes için de aklımızda kalması gereken, ruhun ayrı bir töz olarak bedene mahkûm bir yaşam zorunluluğu çekmeyecek olmasıdır.

    Genel manada konuyu gerek dini gerek felsefi düzlemde tartışma yetkinliğine sahip kimi düşünürler de bu iki tözü dini referanslar ışığında değerlendirmiş, hatta ölen bedenin tüm cefâlardan ârî olacağını savunan başka düşünürleri tekfir etmişlerdir.

    Ama ben burada yine tüm düşünce kalıplarından kurtularak ölüm anını ve ölmek ile ilgili temel meseleyi anlamaya çalışıyorum. Bedene canlılık veren ve onu anlamlı hale getiren prensibin nasıl bir veda ile oradan ayrıldığını betimlemeye çalışıyorum.

    Bu düalist yapıda ayrılan tarafın tüm sorumluluğu alıp almadığını merak ediyorum. Bedenin bu karara ne kadar saygı duyduğunu ve bu durumu nasıl karşıladığını bulmaya çalışıyorum.

    Zaman zaman ruh-beden ikiliğinde tek bir düşüncede birleşme ve ortak kararların alınıp alınmadığını sorguluyorum.

    Acaba o an geldiğinde, bedenin refleksif olarak kendini nasıl bir duygu durumuna evrilttiğini düşünmeli miyiz?

    Komuta-kademe zincirinde söz sahibi olan beyin ve kalp gibi organların çalışma prensibi, kabul üzerine mi yoksa kararlılıkla ret üzerine mi şekillenir?

    Ruhun bedene vedasını bir annenin çocuğu ile ayrılığı gibi düşündüğümüzde, bedenin çaresizliğini ve yapabileceklerinin sınırlı olduğunu görmemiz zor olmayan bir sahne gibi duruyor.

    Acaba, bedene verilmesi gereken önemi vermek de; gereksiz yüceltmelerde bulunmak da önemli olabilir mi diye düşünüyorum? Bir yandan ömür boyu baktığımız gözlerin, yürüdüğümüz ayağın ya da hüzünlendiğimiz kalbin spesifik olarak bize kattığı anlamın ne kadar büyük olduğunu görmekteyim. Diğer taraftan bu uzuvlara hayatiyet katan canlılık ilkesinin, yani ruhun yaşamımızdaki önemini idrak etmekteyim.

    Anne karnında başlayan bu arkadaşlığın son bulduğu anın, tüm yaşanmışlıklarda olduğu gibi kişiye özgü bir veda sahnesine denk geldiğine inanmaktayım.

    Ruhun vedasını resmetmeye çalışıyorum… Çok sevdiğiniz birine bilmesi gereken bir gerçeği söylemek zorunda kaldığınızdaki gibi bir durum mu acaba?

    Birisinin, kendisini istemeyen başka birisine verdiği tepki ne ise, bedenin de tepkisi böyle midir demeliyiz? Ayrılığın bedenimizde bıraktığı etkiden ruhun da nasiplendiğini öngörüyorum. Birbirine güç katan bu iki anlam dünyasının bu süreçten etkilenmelerinde ruhun daha fazla acı çektiğine kanaat getiriyorum. Ruhun bedenden ayrılması anında bedendeki değişimlerin ve hüzün halinin ruh tarafından kat ve kat fazla yaşanmasını doğal karşılıyorum.

    Olayın yalnızca bir nefes alıp verememe mücadelesi olarak görülmesinin, bu iki arkadaşın çok güçlü bağlarla kurduğu ilişkilerine haksızlık olacağını değerlendiriyorum.

    Bedenimize verilen sözlerin tutulmadığını düşünen bir ruhun üzgün olması kadar kendisini yalnız halde bulan bir bedenin de bu yaşanmışlık karşısında duygusuz kalacağına inanmıyorum.

    Kimin kime söz verdiği ya da kimin kime güvendiği önemli mi? Söz alan da veren de yıkık ve virane halde kalıyorsa eğer…

    İnsanın dünyadaki en büyük hesaplaşması bu değil midir? Kendi olma durumunun sona ermesine şahit olduğu o an. Kendindelik ve kendisi gibi kavramların artık bir anlam ifade etmediği ve bundan sonra yalnızca bir yönü ile hatırlanacağı gerçeği insana ağır gelmez mi?

    İyi bir insandı dediğimizde güzel düşüncelerle andığımız kişinin hem ruh hem beden güzelliğinin yansımasını anlarız.

    Buradan tekil bir gerçeklik çıkmaz denildiğini duyar gibiyim. Ama maksadım bir tekilliğe ulaşmak değil. Yalnızca bu realiteyi biraz daha anlamaya çalışmak istiyorum.

    Ölüm gerçeğini deneyimlediğimiz en yakın sahne sanki çok yakınımızdaki birinin ölümüne şahit olmamız gibi gelse de bu durumun tasvir edilmesine en iyi örneği bulmaya çalışıyorum.

    Uyku halinde ya da bilinç kaybında oluşan ve ruhun bedene hükmetmesini sınırlayan durumlarda bile bedenin canlılık ilkesinden bahsettiğimiz için tüm değerlendirmelerimiz yetersiz kalmakta.

    Kendimizle ilgili bir daha eskisi gibi olamayacak dediğimiz tek durum. Kendi içinde çok derin anlamları barındıran ama bir o kadar da karanlık dehlizlere kapı aralayan ürkütücü gerçeklik.

    Uçurumun kenarında tuttuğumuz bir dalın, sizin hayatta kalma umudunuza karşılık gelmesi, bu kavramı anlamamız açısından yine eksik bir çıkarıma denk geliyor.

    Peki bu olayı müşahede edecek bir tasviri nasıl yapmalıyız. Bence bu sorunun cevabı yine kendinde saklı olmalı.

    Yani insanoğlu ruh ile bedenin ayrılık zamanı başladığı andan itibaren yeni bir konumlanmaya geçiyor olabilir. Bedenin ruha incinmediği ve ondan razı olduğu bir kabullenişi, ruhun da aynı naiflikte karşılayarak cevap verdiğini düşünebiliriz.

    Tutulmayan sözlerin hiç mevzu edilmediği ve her iki tarafın da birbirini makul gerekçelerle haklı saydığı bir ayrılık sahnesi hayal ediyorum. Belki de ne ruh bedene ne de beden ruha dikenli yollarda yürürken gül bahçesi vaat etmemiştir.

    Samimi başlayan bir dostluğun, kuralları olan diplomatik bir fesih anlaşması şeklinde son bulması belki de her iki tarafı daha az incitmektedir.

    Ama sonunda ne olursa olsun insanın birebir deneyimlemediği ya da deneyimledikten sonra anlatamadığı bu durumla ilgili yaşamın içinden bir şeyler söyleyebiliyor olmak bence önemli.

    Ayrıca tüm düşünsel süreçler ve inançlardan bağımsız bu olayı anlatabilmek hepimiz için sınırlı bir durumu ihtiva etmekte.

    Bir tarafı mistik-metafizik bir tarafı dünyevi birçok duruma denk gelen bu hadiseyi tam olarak idrak edemeyişimizin temel nedeni bu olsa gerek.

    Eğer bu betimlemeyi bütün hatları ile tam olarak anlatabilseydik, o zaman birileri havada uçuşan külleri izlemez, birileri ise bedenin yattığı yerin açısına kadar hesaplamazdı.

    Son tahlilde görünen o ki; ruhun da bedenin de kendine özgü bir kıymeti, bedene hayat veren kuvvet de dahil hepimiz için önemli.

    Belki de bu hususun yaşamsal birkaç sırdan birisi olması durumu, evrenin çalışma prensipleri ile doğru orantılı olarak kurgulanmıştır. Yani açıklanması zor konulardan birisi olarak kalması istenmiştir. Bu şeklide bir muvazenenin yine insanın kendi iyiliğine olduğu ümit edilmiştir.

    Kesin olarak kendi bilinmezliğinde yol alan ölümün herkes için ayrı bir tanımı ya da anlamı olması da muhal değildir.

    Ben de kendi perspektifimden ölüm olayını bu şekilde değerlendirmek istedim.

    Kalın sağlıcakla…

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • ÇOCUKLARDA VE ERGEN ÖNCESİ ÇOCUKLARDA EĞİTİMİN NELİĞİ SORUNU

    Özellikle günümüzde hem çocukların hem ergenlik öncesi çağın hayata bakışı, konumlanışı ve hayatı okuma biçimleri oldukça hareketli bir zeminde şekillenmekte. Anladığımız yaşam kodları ve eğitim kalıpları sanki alaşağı olmakta, yeniden inşa edilmekte. Üstelik bu inşa süreci de sürekli farklı şekillerde dizayn edilmekte.

    Tıpkı yirminci yüzyılın başlarında kendisini gösteren postmodern düşünceler gibi zamanımızın çocuk ve genç kuşağı da hayata eleştirel perspektiften bakmakta. Bu durumun zaman zaman olumlu sonuçları ve yeni düşüncelere kapı aralayan geniş koridorları olsa da hiçbir fikri üretimin olmadığı ve analitik düşünce yapısını öteleyen hatta reddeden totolojik bilgi kırıntılarını da görmekteyiz.

    Öncelikle günümüz kuşağı çocukların dijital yaşamın içinde, ergenlik dönemi ve öncesi çağınsa dijital yaşamla birlikte büyüdüğünü söyleyebiliriz. Bu durum neden bu kadar önemli? sorusunu sorduğumuzda eğitimden, kültüre, sosyal hayattan, ekonomiye her konunun dijital çağın etkileri ile şekillendiği cevabı ile karşılaşmaktayız.

    Daha somut şekilde ifade etmek istediğimizde, çocukların eğitim içerisindeki öğrenme becerileri ve öğrenmenin gerçekleşmesine yönelik teknik ve yöntemlerin, zaman zaman dijital enstrümanlarla uyumlu bir armoni yakalamasından, zaman zamansa çatışmaların yaşandığı bir süreç ile karşılaşılmasından söz edebiliriz.

    *Çocuklarda ve ergen öncesi çocuklarda eğitim hangi dönemlerde başlamalı?

    *Eğitimin nitelik ve niceliği nasıl olmalı?

    *Genel bir eğitim anlayışı mümkün mü?

    *Günümüzde kültürel kodlara dayalı etik değerlerin temele alındığı ya da herhangi bir noktasına ilintilendirildiği bir eğitim anlayışı dendiğinde ne anlamalıyız?

    *Final sorusu olarak ta günümüzde çocuklar ve ergen öncesi çocuklara yönelik eğitim ne olmalı?

    Sorularına cevaplar bulduğumuz ve bu cevaplar etrafında asgari müştereklerde buluştuğumuzda, eğitimin neliği sorunsalını da sağlıklı bir zeminde tartışabileceğimizi görebiliriz.

    Öncelikle eğitimin çok küçük yaşlarda hatta doğumla başladığı gerçeğini kabul etiğimiz bir öncülde, gebelik döneminin bile çocuk gelişimi üzerine etkisini hem kabul etmemiz hem de bilimsel olarak doğrulamamız mümkün olabilir. Bundan sonra önemli olan doğumdan itibaren başlayan eğitim konusunda yaklaşım tarzımızın doğruluğu ve tutarlılığı konusudur.

    Tablet ve cep telefonlarına maruz kalan çocukların rol model aldıkları ebeveynlerin, bu teknolojik bombardımanı kendi lehlerine çevirmek için doğru zamanda doğru biçimde hareket etmeleri gerekmektedir. Çok fazla uyarana maruz kalan çocukların sosyal iletişim ve etkileşim konusunda kısır bir ortamda büyümeleri, teknolojiyi çok iyi kullanmalarına meşru bir zemin hazırlamamalıdır. Zira öğrenme ve buna dayalı kuramların tamamında sosyal etkileşim ve bunun farklı versiyonları ileride oluşturacağımız kimlik, karakter ve sosyal benlik algımızın temel belirleyicisi olarak kabul edilmektedir.

    Bebeklik dönemi, çocukluk ve sonrasında gelinen ergenlik çağı bireyin toplumda sosyal bir varlık olarak ‘varoluşu açısından’ oldukça önemlidir. Aslında bebeklik döneminde başlayan ve kendi kültürümüze ait olduğunu düşündüğümüz birtakım alışkanlıkların da farklı kültürlerde yeri olduğunu ve çocuk yetiştirmede kullanıldığına şahit oluruz.

    1724-1804 yılları arasında yaşamış Alman düşünür Immanuel Kant, “Eğitim Üzerine” isimli kitabında bunlardan söz eder. Bebeklerin kundaklanması ve sallanması gibi yanlış uygulamaların o kültürlerde de olduğunu görürüz. Diğer yandan topaç oynama gibi bir çocuk oyununun gelişimsel süreç içindeki etkisini de yine bu kitaptan alıntılayabiliriz.

    “Topaç çevirme de benzer bir oyundur. Bu ve benzeri oyunlar yetişkin insanlara daha derin düşünme malzemesi sunar ve hatta ara sıra önemli keşiflere bile yol açarlar. Nitekim Segner topaç üzerine bir risale yazmıştı ve topaç bir İngiliz kaptanına bir ayna geliştirmek için malzeme sunmuştu; bu ayna vasıtasıyla bir gemiden yıldızların yükseklikleri ölçülebilmektedir.

    Salıncakta salınma da çocuklar için sağlıklı bir egzersizdir, aynı şey yetişkin insanlar için de söz konusudur. Ne var ki çocuklar çok hızlı sallanıp düşmemeleri için göz önünde salınmalıdır. Uçurtma uçurma da zararsız bir oyundur. Mamafih bu, beceri gerektirir, uçurtmanın uçması rüzgâra göre belli bir konumda olmasına bağlıdır.

    Disiplin eğitimden önce gelmelidir. Ne var ki burada çocukların bedenini eğitirken aynı zamanda toplum için uygun hale gelmelerini de nazarı dikkate almalıyız. Bir çocuk akranlarıyla birlikteyken ne sorun çıkaran ne de yaltaklanan birisi olmamayı öğrenmelidir. Başkalarının davetine işi arsızlığa, münasebetsizliğe vardırmadan sokulgan olmalıdır ve kaba, küstah olmadan dürüst ve açık sözlü olmayı bilmelidir. Bu amaç için takip etmemiz gereken usullerin tamamı, ya iyi-güzel davranış hakkında onu ürkek ve çekingen yapmaya hizmet etmekten başka bir işe yaramayacak türden fikirler vererek ya da kendisini öne çıkarması yönünde telkinlerde bulunarak çocuğun tabiatını bozmamaktır. Bir çocukta hiçbir şey büyümüş de küçülmüş dedirtecek türden iyi davranış ve küstahça bir ukalalıktan daha gülünç değildir.”

    Anlıyoruz ki; eğitimin küçük yaşlarda başlayan serüveni toplumların daima radarında olan, tartışılan ve çocuk için en uygun modelin bulunmaya çalışıldığı gelişimsel bir süreci ifade etmektedir.

    Eğitimin niteliği ve niceliği sorunsalında görmek istediğimiz nokta ile geldiğimiz nokta arasında daima bir fark olduğunu deneyimlemekteyiz. Bu durumun sebebi; daima sorgulayan, yorumlayan ve analiz yeteneği ön planda tutulan bir birey profilinin, sınav odaklı ve başarı endeksli bir birey profiline feda edildiği gerçeğine dayanmaktadır. Yaparak, yaşayarak kısaca deneyimleyerek öğrenen çocukların kalıcı öğrenmeyi gerçekleştirdiği, analiz yeteneğinin geliştiği ve sosyal bir varlık olarak toplum içerisinde ne yapması gerektiğini öğrendiğini bilir ve söyleriz. Ama tüm bunların yanında küçük yaşlardan itibaren alınan destek eğitimleri arasında satranç kursunu, piyano eğitimini ya da tiyatral faaliyetleri sıralamayız. Sınava hazırlanan bir öğrenci için müfredatın sınav sistemine uyarlanmış ve soru çözme temelli verilen uyarlamaları, nitelik olarak ta nicelik olarak ta eğitimin en makbul olan kısmına tekabül eder!

    Oysa nicelik olarak bilgi yüklemesinden ziyade, seyreltilmiş ama kalıcı hale getirilmiş bir müfredat programı, öğrenme becerilerine imkân tanıyan çok önemli bir fırsattır. Ayrıca somut çalışmalarla desteklenmiş deney, gözlem ve tartışmaya açık eğitim ortamları nicelik ve nitelik konusunda gelecek dönemde en fazla ihtiyaç duyacağımız durumlar olacaktır.

    Bir başka konu olan genel bir eğitim anlayışının mümkün olup olmadığı konusu üzerinde de durulmalıdır. Eğitim modellemelerinin; toplumların tarihsel kimliklerinden bağımsız, kültürel kodlarından sıyrılmış ve değer sistemlerini hiçe sayan bir şekilde oluşması, imkân dahilinde olmadığı için deney ve gözleme dayalı bilimler haricinde kalanların evrensel değer yargıları dışında tıpa tıp aynı olmalarını bekleyemeyiz. Evrensel bir hukuk, ekonomi ya da endüstri anlayışının bile yukarıda sayılan değişkenlerden bağımsız kurulamadığı bir dünyada evrensel bir eğitim anlayışını ancak bu perspektiften değerlendirebiliriz.

    Esasen eğitim konusunda kırılgan olan noktaların başında kültürel kodlar, milli değerler ve etik kavramları sayılabilir. Modern çağın açmazı olarak görebileceğimiz ve dünyanın geldiği bu noktada iyi- kötü, doğru-yanlış, ahlaki ya da olmayan gibi kavramların yeniden tanımlanmaya çalışılması, dijital mecraların yeni bir sosyal hayat literatürü kurma çabası, sadece bir tek ülkenin sorunu olmaktan çıkmış ve küresel bir problem halini almıştır. Özellikle 1980 yılların sonunda yaşanan teknolojik gelişmeler, 1990 yılların kuşağını nasıl farklı bir yerde konumlandırdıysa, 2000 li yıllardan sonra da geçen her yeni 5 yıl, yeni bir kuşak modellemesini ve bunun yanında da kuşak çatışmalarını beraberinde getirmiştir. Artık gelinen son noktada kuşaklar arası farklılığı her 5 yılda bir yeniden anlamamız, ona göre hareket etmemiz ve hatta kendimizi bu yönde geliştirmemiz gerekmektedir. Bu hızlı dönüşüm içerisinde eğitim konusunda artık dijital argümanların ön planda olduğu bir eğitim anlayışını, kendimize has karakterle şekillendirip, evrensel nitelikte bir donanımla gündelik hayatımıza yedirmemiz elzemdir.

    Yakın zamanda geride bıraktığımız ama tam olarak ta etkisinden kurtulamadığımız salgın dönemi koşulları, hayatın yeniden biçimlendirildiği, yeni öğretim tekniklerinin ön plana çıktığı ve bireylerin gelecek planlamalarını yeniden gözden geçirdiği kritik bir dönem olmuştur. Uzaktan eğitimin öncelendiği bu süreçte artık gelecekte okulların nasıl bir yapıda olacağı ve hayatımıza ne katacakları konuşulmaya başlanmıştır.

    Bu konu üzerine çalışmalar yapılmakta ve artık şu senaryolar dillendirilmektedir.

    • Genişleyen okullar: Formal eğitim sistemi genişleyerek teknoloji üzerinden daha bireysel eğitim anlayışı ortaya çıkacak ve okul yapılanma olarak kalacak diyen bir argüman bulunmaktadır.
    • Eğitimde dış kaynak yapısı: Geleneksel okul sistemi yıkılarak yerine daha toplumsal bir yapılanma oluşacak, eğitim bireylere geçecek. Öğrenme daha esnek, öznel ve değişebilir şekilde organize edilerek teknoloji altyapısı üzerine kurulacak şeklinde görüş beyan edenler bulunmaktadır.
    • Okullar eğitim merkezi olacak: Okullar yapı olarak kalacak ancak duvarların dışına çıkacak ve çevresi ile bütünleşecek. Öğretim şekli değişecek ve sivil toplum eğitimin bir parçası haline gelecek denilmektedir.
    • Öğrenme temelli: Eğitim her zaman ve her yerde ulaşılabilir hale gelecek. Resmi ve resmi olmayan öğretim sistemleri birbirlerinin içine girecek ve öğrenme hiç durmayan bir yapıya bürünecek gibi ilk etapta belki de irkildiğimiz ama sonrasında olabilecek senaryolar olarak kabul edebileceğimiz düşünceler de sıralanmaktadır.

    Artık teknoloji ile birlikte büyüyen “Z’’ kuşağının yerini, teknolojinin içinde büyüyen alfa kuşağı almıştır. Bu kuşak özellikle salgın döneminde içinde bulunduğumuz sosyal yaşam koşullarına ayak uyduran bir yapıda karşımıza çıkmaktadır.

    Zira alfa kuşağının en önemli özellikleri sosyal iletişimlerinin sınırlı olması, fiziksel temastan pek hoşlanmamaları, teknolojik evrilmelere çok hazır ve çok hızlı tüketen bir nesil olmalarıdır. Ayrıca bu kuşak, yazmaktan ziyade görsel uyaranlara matuf içerikleri çok daha kolay öğrenmekte, istedikleri bilgiye hemen ulaşamadıklarında çabucak farklı iletişim kanallarına kaymaktadır. Oldukça eğitimli bir nesil olacaklarının ön görülmesi, güvenilirliğe ve şeffaflığa çok önem vermeleri gibi durumlardan haberdar olmamız da onlara yaklaşım tarzımızı belirlememiz açısından oldukça önemlidir.

    Bu parametreler ışığında çocuklarda ve ergen öncesi çocuklarda eğitimin ne olması gerektiği sorunsalı yukarıda sıralanan başlıklardan bağımsız irdelenemez. Bu değişkenleri kabul etmememiz, gerçekliğin yadsınmasına sebebiyet vereceği gibi bu kuşağın eğitim temellerinin geç atılmasına da maalesef zemin hazırlayacaktır.

    Bu anlamda eğitim ne olmalıdır? sorusuna verilecek en kısa cevap; çocuklar ve ergen öncesi çocukların temel beklentilerine cevap veren teknolojik argümanlardan yeterince haberdar olmak ve yaşadığımız dünyada eğitimi, kültürel kodlar ile etik değerleri bu aracılar vasıtası ile sunabilen bir araç olarak görmektir diyebiliriz.

    Kaynaklar:

    1. Eğitim Üzerine, I.KANT, Say Yayınları, İstanbul, 2016

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • ŞİDDET Mİ O DA NE? ZORBALIK MI HİÇ DUYMADIM!

    Öncelikle konu, ilk duyduğumuzda hepimiz açısından eleştirilen, olumsuzlanan ama bizi ilgilendirmediği sürece fazlaca da üzerinde düşünmediğimiz nitelikte. Ama tam konuya değinmişken gelin biraz üzerinde duralım ve ne ile yüzleşmekten çekindiğimizin farkına varalım. Evet, bu yazıda sürekli işiteceğimiz ve ne olduğunu derinlemesine irdelediğimizde ürpereceğimiz “şiddet” konusundan bahsediyorum. Mizahı, taşıdığı gerçek anlamından daha fazla yapılan “şdd” kökünden türemiş kelimeden.

    Bu kavram insanlık tarihi kadar eski ama bir o kadar da karanlık, çirkin ve acımasız. Kavram üzerinde derinlemesine tahlil yapma niyetinde değilim. Zaten bu kavram, konu ile ilgilenen birçok uzman tarafından ele alınmış ve değerlendirilmiş durumda.

    Şiddet kavramını ele aldığımızda karşımıza çıkan tanımlarda ortak bir zihin dünyamızın olmadığını görmekteyiz. Bu anlamda kavramı yeniden tanımlamak gibi bir çözüm önerim yok, ancak kavrama yüklenilen anlamların zihinlerdeki karşılığının doğru okunması gerektiğini düşünüyorum.

    Şiddet, saldırganlık, zorbalık gibi terimlerin öğrencilerimizde bıraktığı kavramsal etkiler belirli nedenler neticesinde şekillenmekte. Bu yüzden okullarda bu tür olayların yaşanmasının arkasında yatan işte bu nedenlere göz atabiliriz.

    Bizzat içerisinde bulunduğum ve yaklaşık 10 yıl öncesine denk gelen ve bir saha araştırmasına dayanak teşkil edecek sonuçlar üzerinden duruma bir bakalım isterseniz. Çünkü merkeze aldığımız çalışmanın, öğrencilerin şiddete yönelme nedenlerine dair ipuçları verdiğine inanmaktayım.

    Şiddete neden olan durumları sıraladığımızda iletişim problemleri, bölünmüş parçalanmış aile yapısı, olumsuz rol model olma, teknolojinin bilinçsiz şekilde kullanımı gibi nedenleri bir çırpıda sıralayabiliriz.

    Ama bir yandan da öğrencilerin gözünden yaşanabilecek risk durumlarına dair nedenlere bakmalıyız. Çünkü okullarda yaşanan şiddet olaylarında, zaman zaman bizim de göz ardı ettiğimiz ya da üzerinde daha fazla durmamız gereken konular da bulunmakta.

    Paylaşacağım sonuçlara gelince, ilk olarak bu çıkarsamaya ulaşmak adına yaklaşık 15000 öğrencinin görüş ve düşüncelerine başvurulduğunu belirteyim. Öğrencilerin okul yaşantıları ile ilgili maddelere verdiği cevaplar, şiddetin korkunç ayak seslerini duymamıza neden olacak kadar belirgin gözükmekte.

    Bu anlamda okul yaşantısı ile ilgili maddelerden ilk göze çarpanlar;

    Okulla İlgili Maddelerİlkokul   OrtaokulLise  
    *Okula zevk alarak gelmediğime inanıyorum%23,49%28,73
    *Okul kuralları çok sıkıcı%11,72%35,76
    *Okulda sosyal faaliyetler çok sıkıcı%13,25%27,74
    *Seçtiğim eğitsel kolda hiçbir etkinlik yapılmıyor%14,73%19,87

    İlk etapta bu maddelerin doğrudan şiddet olayları ile ilgisi olup olmadığı sorgulanabilir. Ama unutulmamalıdır ki; okulda kendi dünyasına hitap etmeyen bir yaşam alanı olduğunu düşünen öğrenci, farklı uğraşlara yönelecektir. Bu da karşımıza zaman zaman kendini farklı şekilde gösterme eğilimi, bazen öğrencinin olması gerekenden çok başka kulvarlara yönelmesi, bazen de mevcut duruma eleştirel bir (protesto) yaklaşım tarzı olarak karşımıza çıkabilir. Hepimizin okul sıralarından geçtiği ve geçmek üzere olduğu varsayımından hareketle sıraladığımız maddesel analizlerin risk durumu teşkil ettiği aşikardır. Üstelik bahsi geçen jenerasyonun Z kuşağı gibi beğeni ve ilgi alanları oldukça karmaşık, yaşamı da farklı pencerelerden izlemeyi seven bir nesil olduğunu unutmamamız gerekir.

    Bu kulvardan ilerleyerek risk durumlarını yalnızca okul yaşantısına bağlamamız, eğitim camiamıza yani kendi mahallemize haksızlık sayılabilir. Burada yeni bir değerlendirme yaparak sorumluluğun hepimize ait olduğunu görmemiz, aile ve öğrencinin de kendi dünyasına ineceğimiz analizlere gitmemiz, hakkaniyet ölçüleri gereğince adil olandır diye düşünüyorum.

    İsterseniz yine aynı saha araştırmasından aile yaşantısı ile ilgili maddelere de bir göz atalım.

    Aile İlgili Maddelerİlkokul OrtaokulLise
    *Ailem benden gücümün üstünde başarı bekliyor%43,02%26,08
    *Beni sürekli kardeşlerimle ve başkalarıyla kıyaslıyorlar%20,30%31,04
    *Ailemin sürekli ders çalış demesi beni derslerden soğutuyor%20,55%23,06

    Yukarıda belirtilen oransal değerler ışığında öğrencinin evde ailesi ile akademik ve sosyal kabul problemleri yaşadığını görmekteyiz. Bahsedilen maddelerin yüzdelik önemi, ortalama her 4 öğrenciden birinin bu konularla ilgili sorunlarında gizlidir. İyi bir aile içi iletişim ortamı yakaladığımızda, öğrencilere yaklaşım tarzımız istendik düzeye geldiğinde bu ve benzeri sorunların azaldığını veliler olarak hepimiz müşahede edebiliriz.

    Peki öğrencilerimizin ruh hallerini yansıtan kendi dünyalarına bakacak olursak;

    Öğrencilerinin Kendi Dünyalarını Yansıtan Maddelerİlkokul OrtaokulLise
    *Nedenini bilmediğim bir sıkıntı içindeyim%17,01%34,72
    *Sorunlarımı rahatça açabileceğim birine ihtiyacım var%19,43%20,18
    *Zaman zaman kırıcı olduğuma üzülüyorum%34,13%33,45
    *Çok çalıştığım halde başarısız olmama üzülüyorum%26,04%26,55

    İlgili maddelerde görüldüğü gibi öğrencilerin bireysel dünyalarında yaşadığı sıkıntılar, yaş ve dönem özelliklerini hesaba katsak bile oldukça ciddi oranlar olarak gözükmekte. Saydığımız 4 madde üzerinden gidecek olursak, iyimser gözle baksak her 5 öğrenciden biri kötümser baksak her 3 öğrenciden biri ruh hallerindeki değişkenliği yönetemediğini düşünüyor. Burada hem veli hem de öğretmen olarak bizlere düşen görev ise öğrencilerin yaşadıkları zor zamanlarda onlara daha nitelikli destek vermekten geçmekte. Maddelerin derinlemesine analizini okuyucuların takdirine bırakma taraftarıyım.

    Bu analizler ışığında, konunun başında değindiğimiz şiddet, zorbalık gibi kavramların öğrenciler tarafından nasıl algılandığına da kısaca değinmek istiyorum. Yine aynı döneme denk gelen ve 4500 öğrenciden geri dönüt alınan saha araştırmasının alt tarafta yazacağım sonuçları, her ne kadar şaşırmamıza neden olsa da üst taraftaki istatistiklerin doğrudan bağlandığı bir korelasyonu da karşılamakta.

    Çıkan sonuçlara baktığımızda üzerinde durulması gereken ve esas görmek istediğimiz 4 ana başlık bulunmaktadır.

    1-Öğrencilerin zorbalığa maruz kalıp kalmadığı.

    2-Öğrencilerin zorbalık yapıp yapmadığı.

    3-Öğrencilerin zorbalığı nasıl algıladığı.

    4-Okul yönetiminin bu konudaki çalışmaları ve etkinliği.   

    *Ankette öncelikle zorbalıkla ilgili tanımlamalar yapılmıştır.

    “Zorbalık, bir ya da birden çok öğrencinin kendilerinden daha güçsüz ya da daha küçük öğrencileri sürekli olarak rahatsız etmesidir”. Zorba öğrenciler, kendilerini koruyamayacak durumda olan öğrencileri döverek, tekme atarak, tokat vurarak, iterek, çekerek, sözlü olarak sataşarak, hoşa gitmeyen ad ve lakap takarak, alay ederek, küçük düşürücü sözler söyleyerek, dedikodu ve söylenti çıkarıp yayarak, para ya da eşyalarını zorla alarak, almaya çalışarak, tehdit ederek, eşyalarına zarar vererek, arkadaş grubundan dışlayıp yalnızlığa terk ederek ya da bunlara benzer başka söz ve eylemlerde bulunarak rahatsız ederler.

    1- Bu belirtilen türden herhangi bir zorbalığa uğradın mı? Sorusuna şu cevap gelmiştir.                       

    İlk ve Ortaokul Öğrencileri%45 EVET%55 HAYIR
    Lise Öğrencileri                     %38 EVET%62 HAYIR

    Bu zorbalık türlerine hangi sıklıkla uğradıkları sorulmuş, İlk ve Ortaokul düzeyi öğrencileri “Bu yıl en az bir kez seçeneğini %20 oranında, Lise öğrencileri de yine aynı maddeyi %18 olarak işaretlemişlerdir.’’

    2-Zorbalık çeşitlerinden herhangi birisini bir kez dahi olsa yaptın mı? Sorusuna şu cevap gelmiştir.   

    İlk ve Ortaokul Öğrencileri%30 EVET%70 HAYIR
    Lise Öğrencileri                     %25 EVET%75 HAYIR

    3-Bu soru anketteki en çarpıcı sorudur. Bazı öğrenciler zorbalığı hak eder sorusuna; sorusuna şu cevap gelmiştir.                       

    İlk ve Ortaokul Öğrencileri%40 EVET%60 HAYIR
    Lise Öğrencileri                     %55 EVET%45 HAYIR

    4-Zorbalık yapıldığında bunu yetişkinlere anlatmak ispiyonculuktur Sorusuna;

    İlk ve Ortaokul Öğrencileri%29 EVET%71 HAYIR
    Lise Öğrencilerinde ise                     %24 EVET%76 HAYIR

    5-Öğretmen ve yöneticiler okulda zorbalık olaylarını önlemede ne derece başarılılar?

    İlk ve Ortaokul Öğrencileri en yüksek oran olan % 35 ile Çok cevabını vermişlerdir.
    Lise Öğrencilerinde ise yine bu maddedeki en yüksek oran olan     % 26 ile Orta Düzey Cevabını vermişlerdir.     

    6-Kendini okulda ne kadar güvende hissediyorsun? Sorusuna

    İlk ve Ortaokul Öğrencileri en yüksek oran olan %48 ile “Çok’’ cevabını vermişlerdir.
    Lise Öğrencilerinde ise yine bu maddedeki en yüksek oran olan     %39 ile “Çok’’ cevabını vermişlerdir.  

    GENEL BİR DEĞERLENDİRME

    • Bu saha araştırmasında benim ilk dikkatimi çeken durum; sanki akran zorbalığı ergenlik dönemi ile başlayan ve öncesinde çok nadir görülen bir durumdur algısının bertaraf edilmesidir. İlk ve ortaokul çağındaki öğrencilerin zorbalık kavramını algılamaları, yaşamaları ve konudan etkilenmeleri, lise öğrencilerinden az olmadığı gibi verilen bazı oranlarda daha yüksek istatistiklerle bile karşılaşıyoruz.
    • İstatistiklerde öncelikle iyimser bir bakış açısı ile tolere edebileceğimiz durumlardan başlayalım. Hadi diyelim bu durum her ne kadar zorbalık kavramının içine alınmış olsa da okul ortamında dedikodu, lakap takma, alay etmek ve öğrencilerin birbirini itip kalkması ilk ve ortaokul öğrencilerinin istatistiğinin büyük bir kısmına denk gelsin. Peki lise öğrencilerindeki istatistiği ne yapacağız. Ya da ilk ve ortaokul öğrencileri yukarıda sayılan zorbalık türlerini lise de çok daha hafif formları ile mi uygulayacaklar? Veya bu davranışlar büyüdükçe sönecek mi diyeceğiz.
    • Akşam haber bültenlerinde en fazla izlediğimiz sokak cinayetleri, trafikte yaşanan kavgalar ya da markette sıramızın kaybolduğunu düşünerek feryat ettiğimiz zaman dilimleri. Aslında bu neslin kendi yansımalarımız olduğu gerçeğini hiç mi hatırlatmaz bizlere?
    • Ankette dikkat edilmesi gereken önemli konulardan biri de zorbalığın içselleştirilmiş olması ve öğrencilerin bu kavramı isteyerek ya da istemeyerek kabullenmiş olmalarıdır. Çünkü zorbalığı ihbar etmeyi ispiyonculuk, bazı öğrencileri de zorbalığı hak eden kişiler olarak gören bir öğrenci profili ile karşılaşmaktayız.
    • Bu anlamda konu ile ilgili okullarda yapılması öngörülen en önemli çalışma zorbalık kavramının öğrencilere daha doğru anlatılmasıdır.  Ayrıca bu durumla karşılaşıldığında çözüm yolunun okulun ilgili kurulları olduğu bilinci, öğrencilere doğru aktarılmalıdır. Sorun öğrenciler arasında çözülmeye çalışıldıkça, zorbalık yapmayı normal, ihbar etmeyi de ispiyonculuk olarak gören öğrenci sayısı artacaktır.

    OLASI ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

    • En başta okulda görev yapan bir öğretmen olarak ben, trafiğe çıktığım zaman bir barut fıçısına döndüğüm sürece,
    • Sınıfındaki bir arkadaşı tarafından bir gün önce iteklenen Ali’nin annesi, oğlum yarın da sen ona tekme atmalısın tembihlemesinden vazgeçmediği sürece,
    • Sosyal medyada takipçi sayısını arttırmayı öncelikli maharet sayan klavye kabadayıları sloganik dezenformasyonlardan geri kalmadığı sürece,
    • İş yerinde patronuna sesini çıkarmadığı için evinde ve çocukların gözü önünde eşine parlamayı psikolojik rahatlama sayan Mehmet Bey, bu durumu yanlış bulmadığı sürece,
    • Okul çevreleri başta olmak üzere sosyal ve sportif alanlar ile sanatsal dönüşümün sağlandığı mekanlar, amacı dışında kullanan bireylerden arındırılmadığı sürece,
    • Kaldırımın işgal edilmesini yanlış bulma yerine, kim daha fazla amacı dışında kullanma hakkına sahip kavgasına tutuştuğumuz sürece,
    • İnsan hakkını temele alan ve yaşam hakkını kutsalı sayan bir gönül dünyasına sahip olamadığımız sürece,
    • Yaptığımız her olumlu şeyin bir karşılığının da olması gerekiyor gibi pragmatist bir anlayıştan, geri dönemediğimiz sürece,
    • Ne kadar yazık gibi bir durum değerlendirmesi yaptığımız ama çevremizde benzer bir olayla karşılaştığımızda, başımıza iş almayalım kaygısından kurtulmadığımız sürece,
    • Mevcut nesli doğru anlama çalışmaları ekseninde bu dönemin çocuklarına en doğru şekilde ve çağın gereklerine uygun değerleri nasıl veririz mücadelesini içimizde hissetmediğimiz sürece,
    • Sanat, edebiyat, felsefe ve benzeri birçok insani duygu durumunu temele alan düşünsel faaliyeti, boş ve zaman kaybı olan gereksiz ilgi alanları olarak gördüğümüz sürece,
    • Yarına bırakacağımız geleceği, çocuklarımızın eğitim ve başarılarından çok daha geri sıralarda ele aldığımız sürece,
    • Çocuklarımızın sosyal ve akademik hayatlarını veli toplantısından ve sosyal medya platformlarından takip ettiğimiz sürece,
    • Toplumsal olaylarda en azından evrensel değer yargıları ile refleks geliştirme yerine, kişisel çıkarlarımız neye uygun oluyorsa argümanlarımızı o yöne tevil ettiğimiz sürece,

    Özetle şiddet olaylarında ve akran zorbalığında bizleri rol model alan bir evladımız olduğunu hatırlayamadığımız sürece; şiddet, zorbalık ve buna benzer olayların tamamen bitmesi zaten fantastik bir şeydir ama azaltılması bile üzülerek söylemeliyim, zor görünüyor diyebiliriz.

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • POPÜLER DÖNEMDE FELSEFENİN ROTASI

    Felsefe dediğimizde aklımıza ilk gelen kavramlar hep soyut ya da gündelik hayatta hiçbir işimize yaramayan kavramlar gibi görünmüştür. Belki de bu yüzden bu soylu etkinliği, bu düşünsel cümbüşü hep uzaktan izlemeyi tercih etmişizdir.

    Hem çevresel faktörler hem de kişisel kaygılarımız nedeni ile yakınlaşmaya korktuğumuz bir arkadaşın kulağa hoş gelen sohbetini, hep başkalarından dinlemişizdir.

    Herhangi bir konu hakkında sebep-sonuç ilişkileri zihnimize hep daha sempatik görünmüş, bir şeyin nasıl olduğunu anlamak neden olduğunu anlamaya çalışmaya hep galip gelmiştir.

    Bilinmez ya da bulunmaz gibi görünen konuların peşinden koşmak gibi bir çabanın beyhude olduğu kadar anlamsız bir eylem olduğunu da birilerinden işitmişizdir.

    Felsefe sanki kendi tarihine baktığında, böyle bir şekilde değerlendirildiği için 18.yy dan itibaren kendi kabuğunu yenilemeye karar vermiştir. Aslında bu karar mekanizmalarında hiç kabahati bulunmayan felsefeye böyle bir sonuç belki de dayatılmıştır.

    İlkçağlardan beri hikmetin peşinden koşmaya çalışan kişilerin düşünsel meşgaleleri olarak görülen felsefe; astronomiden, fiziğe, geometriden, tıp ilmine kadar tüm bilimleri çatısı altına almıştır.

    Felsefenin çatısı altındaki bu bilimler kendi algoritmalarını yavaş yavaş oluştururken din, ahlak, siyaset, bilgi ve varlık konuları başta olmak üzere felsefeye oyun alanı olarak spesifik ve soyut düşünme biçimlerini bırakmışlardır.

    Felsefe; bilginin kaynağı nedir ya da gerçek bilgiye ulaşmak mümkün müdür? gibi sorunsalları üst düzey mantıksal analizlerle ve gündelik ihtiyaçlarımıza uzak bir mecrada konuşurken, fen bilimleri somut bilgi ve işlenebilir verileri kullanarak bilimsel yollardan insanın direkt kullanımına uygun araçları sahaya sürmüştür.

    Felsefe; evrensel bir ahlak yasasının imkanını ya da ahlaki eylemlerin kaynağını tartışırken, beşerî bilimler günlük hayatımıza yön veren ahlaki eylemlerimiz üzerinden insanın yaşam biçimlerine doğrudan yön vermeye çalışmışlar.

    Felsefe; siyaset gibi toplumların gelişimine yön veren bir mekanizmayı etik ilkeler çerçevesinde ve biraz da ütopik donatılarla mülahaza ederken, toplumbilimle ilgili disiplinler modern devletlerin kuruluş aşamalarını belirleyen yazılı ve yazılı olmayan sözleşmeleri, düzenlemeleri tanzim etmişlerdir.

    Felsefe; rasyonel bir bakış açısını kategorik ilkelerde tartışırken, pozitif bilimler bilimsel buluşlara yön veren deneysel kabuller oluşturacak gelişmelere imza atmışlardır.

    Nihayetinde felsefe, ilk yapılmaya başladığı andan itibaren tüm riskleri kendi üzerine alıp, tartışma alanlarını dönemin hâkim kültürü açısından sığ bir alanda devam ettirerek sanki herkes için olmayan bir disiplin havası verse de durumun böyle olmadığını, bu düşünce eyleminin cezbedici girdabına kapılan herkes çok iyi bilmektedir.

    Din ile ilgili konuların inanç dünyamızda oluşturduğu devinimin önemli unsurlarından birisidir felsefe. Günümüzdeki siyasal rejimler, etik kavramının harmanladığı bir zeminde çok derin düşünce tabakalarından sızarak kendi varoluşlarını gerçekleştirmişlerdir.

    Bilgiye ulaşmak ile ilgili tartışmalardan başladığımızda ya da evrenin bir düzen eşliğinde hareket ettiğini söylediğimizde, modern kozmolojiye ve fizik yasalarına yaslandığımız izafiyet teorilerinin ilk nüvelerini o dönemin tartışmalarından esinlenerek oluşturduğumuzu görürüz. İlk çağlarda yapılan tartışmaların birçoğunu şimdi geçersiz sayabiliriz ama o dönemin düşünce biçimlerine yön veren tek enstrümanın sadece akli düşünme biçimleri olduğunu da unutmamamız gerekir. Teknolojik kolaylıklar eşliğinde o dönemde birtakım çıkarsamalar yapılabilse idi şimdi konuştuğumuz konular çok daha farklı olabilirdi.

    Her neyse, iyi ki felsefenin başladığı ilk dönemlerden itibaren geleceğe ışık tutacak konuların ana fikirleri tartışılmış ve şimdi geldiğimiz dünya için yapılacak çok şeyimiz var ufkuna ulaşılabilmiştir.

    Aslında benim meramım felsefenin geçmişte neler yaptığını uzun uzun anlatmak değil. Aslında bu durumun genel kritiğini yapmak haddime de değil. Bununla birlikte felsefenin de kendi ilgi alanlarını geçmişten günümüze hala devam ettirdiğini söylemenin yanında, farklı anlatacaklarım da var.

    Örneğin felsefe, evlatları gibi gördüğü ve himayesindeki son disiplinler olan sosyoloji ve psikolojiyi de yuvadan uçurduktan sonra elindeki tek enstrüman olan ve tüm disiplinlerin bir araç olarak kullandığı mantıkla birlikte yeni rotaları da güzergahına eklemiştir.

    Soyut, sıkıcı ve gereksiz yaftalarından belki de kendisi de sıkılmış olacak ki artık bizzat insanı merkeze alan ve insan için elzem görülen konulara da merak sarmıştır.

    Özellikle 20.yy. başları ve insanın anlam arayışı, felsefenin de merak alanına daha fazla yabancı kalmamıştır. Çünkü insan bizatihi bireyselleşme ve yabancılaşma gibi kavramların göbeğinde savrulurken; dil, kültür, teknoloji ve çevresel konular artık bilimin, psikolojinin, sosyolojinin ve ekonominin olduğu gibi felsefenin de tartışma alanına girmiştir.

    Dil felsefesi ile başlayan ve insanın başta konuştuğu cümleler olmak üzere çevresel etkileşimini belirleyen tüm unsurlarla ilgili felsefenin söylemleri yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Artık Kıta Avrupası felsefesi ve bu dönemin popüler diğer felsefeleri hangi felsefi geleneği ya da düşünceyi savunurlarsa savunsunlar, analitik bakış açılarını muhafaza etmeye gayret göstermişlerdir. Hatta iş o kadar ilerlemiştir ki analitik düşünme biçimi ve mantığın unsurları tüm düşünce sistemlerinde başat aktör olarak kullanılmaya başlamıştır.

    Ama özellikle yakın döneme doğru yaklaştıkça zihin felsefesi başta olmak üzere farklı birçok konu ya da kuram, teknoloji çağının baş döndüren etkisini hep üzerlerinde hissetmiştir.

    Çünkü günümüzde teknoloji o kadar hızlı ilerlemektedir ki artık dünya üzerinde yaşayan insanların belki de tamamının söyleyecek sözü olduğu tek konu olarak karşımızda durmaktadır. Zaten teknoloji ile birlikte daha yaşanılası bir dünya için sadece çevre bilimciler değil, sosyal araştırmacılar, siyasiler hatta felsefeciler bile kol kola vermiş durumdadır.

    Bugün savaş teknolojileri dahil birçok konu da çevresel hassasiyetlere nasıl daha fazla önem veririz tarzı konuları konuşmaktayız. Hatta bunları felsefi bir düzlemde ve filozoflar vasıtası ile yapmaktayız. Teknolojinin etik ve insan hürriyeti üzerine etkilerini tartışan birçok düşünce ile karşılaşmaktayız.

    Teknoloji felsefesi dediğimiz bir realite ile de teknolojinin geldiği son noktayı felsefi olarak tahlil etmeye çalışmaktayız. Antik Yunan da bile tartışılmış ve doğanın insan eli ile taklit edilmesi şeklinde tanımlanmış bu kavrama insan hayatını kolaylaştıran uğraş ve üretimlerin genel adı diyebiliriz.

    Teknoloji felsefesinde hâkim görüş belirli bir süre teknolojiyi; insan doğasını değiştiren, zayıflatan ve bir tutsak haline getiren bir unsur olarak görse de zamanla farklı düşünce biçimleri karşımıza çıkmıştır.

    Bu anlamda teknoloji ile ilgili güncel felsefi yaklaşımlardan birisi aracılık teorisidir.

    “Felsefeci Peter-Paul Verbeek’in geliştirdiği teknolojik aracılık teorisi, teknolojiyi hem insan ve dış dünya arasındaki bir pencere olarak görüyor, hem de artık insanın dünyayı anlamlandırma şeklini doğrudan etkileyen ve tamamen kullanımıyla anlam bulan bir “netice” olarak ele alıyor. Aracılık teorisinin vurguladığı nokta ise “sorumlu araştırma ve inovasyon”. Özellikle teknolojik dizayn söz konusu olduğunda “etik” yaklaşımın önemine işaret ediyor.

    Bir önceki yüzyıldan farklı olarak bu teori, teknolojiyi insanı yozlaştıran bir unsur olarak ele almıyor. Dünyayla aramızda tıpkı bir gözlük gibi çalışan teknoloji kendi başına “iyi” veya “kötü” özelliklere sahip değil. Dolayısıyla, uygun şartlarda insan-teknoloji ilişkisi de sorunlu bir ilişki olmayabilir. Örneğin, eğer dizayn etiği ödevini yapar ve tabii ki ciddiye alınırsa teknolojinin insan hayatında olumlu bir unsur olarak var olması gayet mümkün. Hepsinin de ötesinde, aracılık teorisi kapsamında teknoloji ne insana yabancı ne de insanın doğal alanının dışında kalıyor.

    Özetle Verbeek’in teorisi, geçmişteki alternatiflerine kıyasla teknolojiye karşı çok daha kucaklayıcı bir tavır sergiliyor.  Bu tavırla birlikte sürekli gelişen ve hayal gücümüzün sınırlarını zorlamaya yaklaşan teknolojiye ayak uydurma konusunda şansımızın daha yaver gitmesi mümkün.”

    Bu konuda Aralık 2020 yılında yaşamını yitiren Fransız filozof Bernard Steigler’de hem farklı görüşleri hem de renkli kişiliği ile karşımızdadır. Hayatının belli bir döneminde maddi sıkıntılar yaşadığı için daha önce sürekli kredi kullandığı bankayı son kredi talebine olumsuz karşılık verdiği için soymaya kalkmıştır. Dört kez banka soyan filozof son soygununun ardından yakalanıp 1978-1983 yılları arasını cezaevinde geçirmiştir. 68 yaşında hayatına son veren filozofun 90 ve 2000’li yıllar arasında teknoloji ve toplum ilişkisi üzerine çok sayıda eseri bulunmaktadır. O, insan varoluşunun ufuğunu tekniğin oluşturduğunu ifade eder. İnsan olmak teknikle beraber oluşmuştur. Mesela yazının icadı insanların düşünce biçimlerinde, kendilerini ve dünyayı anlayışlarında ve yorumlayışlarında devrimsel nitelikteki bir gelişmedir. Aynı durum modern endüstri çağı için de geçerlidir. Tekniği yeniden düşünmek teknik ve insan arasındaki bağın geleceğine dair yeni bakış açılarını geliştirebilir. Steigler bu süreci insanların teknoloji üreten özne, teknolojinin de üretilmiş nesneler olarak kavramaya çalışmamızın doğru olmadığını ifade eder. Çünkü kimin ve neyin özne ya da nesne olduğunun karar verilemez olduğunu savunur.

    “Teknik, yani düzenlenmiş inorganik madde, hafızanın bir biçimidir. Teknik üretim hafızanın dışsallaşmasıdır. Bireyleşme ise bu hafızanın içselleştirilmesidir. Buna göre varoluş ufkunu oluşturan zamansallık, yani insanın tarihle, toplumla ve kendisiyle ilişkisi teknik ile oluşur. İnsanın içine doğduğu dünya insan tarafından üretilen tekniğin oluşum biçimiyle belirlenmiştir. İnsan dünyayı, toplumu ve kendisini yine kendi üretmiş olduğu tekniği içselleştirerek anlar. Tekniğin oluşumundaki farklılaşma zamansallığın da dönüşümüdür. Dolayısıyla insan olmakla tekniğin gerçekleşme biçimi birbirinden bağımsız olarak düşünülemez. Tekniğin orijinal veya kökensel hiçbir şeyi yoktur, her zaman türetilmiştir ve bu nedenle kökenin (yaşamın ve bilginin) varsayımının ta kendisidir.”

    Genel olarak teknik ve teknolojik gelişmelerle ilgili çok fazla popüler felsefi görüş olsa da filozofumuzun renkli kişiliği onunla ilgili bilgileri paylaşmamdaki baskın nedendir.

    Tüm bunların sonunda felsefenin artık günümüzde temel problemleri ile ilgili yeni görüşlerin yanında çevre, dil, kültür ve teknoloji gibi birçok konuda da söz sahibi olan ve kendine yakışır bir olgunlukla anlam dünyamızı domine eden etkilerinden rahatlıkla söz edebiliriz. Herkese felsefe dolu günler…

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • Z KUŞAĞININ ANLAM ARAYIŞI

    Bir süredir böyle bir başlığın altına ne yazılabilir diye zihnimden geçirmekteydim…

    Bu konu ile ilgili bir şeyler yazmam gerektiğine inandığım her zaman diliminde, öncelikle Z kuşağı denilen bu jenerasyonu ne kadar tanıdığımı bir kez daha sorgulayıp durdum. Bu dönemin çocukları ile ne kadar vakit geçirdiğimi ve bu dönemin karakterize olmuş davranış biçimlerini yeniden gözden geçirdim. Onların hayatı anlama çabaları ile ilgili bakış açılarını kendime uyarlamaya çalışarak onlar gibi düşünmek gibi bir duygu durumunu deneyimlemek için uğraştım.

    Ama günün sonunda, galiba bu söylediklerimin yapılması için ne kadar uğraş verilirse verilsin, onların dünyasına uyanmadığım için onlar gibi yaşamak ve onlar gibi davranmakla ilgili sınırlı bir bilgi dağarcığım oluştu.

    Bu kuşakla ilgili tespitler yapmadan önce bu kuşağın içine doğduğu dünyanın bu kuşaktan önceki ve sonraki temel dinamiklerini belirlememiz ön şart olarak görünmekte.

    2000’li yılların başı ve Z kuşağı dediğimiz gençlerin hayata gözlerini açması, yalnızca milenyum denilen bir çağa isim bulma çabasından çok daha öteye geçmekte.

    Bu döneme geçmeden önce ilk olarak teknolojik gelişmelerin bizim için ifade ettiği anlam, birisine gönderdiğimiz kısa mesaj teknolojisinin ne kadar devrimsel bir gelişme olduğuna denk gelen zamanlardı diyebilirim.

    Televizyon denilen iletişim aracı; kendi hazırladığı içeriğin izleyenler tarafından izlenmesi ve bu sürecin eğlenceden, habere, çizgi filmden, belgesele tek taraflı bir iletişim modeli ile sınırlandırılmasından ibaretti.

    Günümüz kuşağı ise A’ dan Z’ye terminolojisini kendisinin oluşturduğu bir karşılıklı etkileşim teknolojisi ile dünyaya merhaba dedi. Sınırlarını yalnızca teknolojinin belirlemediği, bireysel özelliklerin devrede olduğu ve karşılıklı etkileşimi temele alan bir iletişim platformunda herkes konunun öznesi olabilmekte, herkes gündemi belirleyebilmekte.

    Dijital okur yazar olmayan ebeveynleri ise ümmi oldukları yabancı bir dünyanın çok bilen ve hızlı tüketen çocuklarını anlamlandırmak gibi zor bir görev beklemekte.

    Bu kuşağın temel iletişim modelinde baskın olarak kullanılan mekanlar, kafeler ya da oyun alanları değil; iki taraflı kurulan sohbet ağının temel sağlayıcısı olarak görülen sosyal medyanın arka plan sağlayıcıları ve online oyun siteleri olarak ön plana çıkmakta.

    Bu anlamda doğal olarak evimizin oturma odasını, mutfağın yemek masasını ya da sitemizin kamelyasını da eskisi kadar işlevsel kullanamadığımız görülmekte. Ekmek almaya gönderilen çocukların yerini eve getirilen siparişler, komşuya gönderilen yemeğin yerini ise sosyal medyada paylaşılan fotoğraflar almış durumda.

    Dijital yaşam ve modern hayatın temel gereksinimleri Z kuşağının yaşam biçimini o kadar güçlü bir şekilde etkilemekteki bu dönemin konfor alanları belki de artık kutsal olarak görülmekte ve eleştiri alanı içerisinden çıkarılmakta.

    Bu dönemin çocukları haklı olarak kendilerini eleştiren tüm değer yargıları ile mücadele etmeyi meşru bir yol olarak görmekteler. Çünkü farklı olarak sunulmaya çalışılan ve doğru olarak önlerine getirilen tüm modellemeler alıştıkları ve aslında her bireyin hoşuna gidecek anlam dünyalarına denk geldiği için değiştirilmesi için makul bir gerekçe bulunamamakta.

    2000’lerin hemen öncesi ve daha önceki kuşakların hayatı yaşama biçimlerinde keskin sınırların bu kadar belirleyici olmaması, değer kavramının tanımını bu kadar hızlı güncellememesi ile ilgilidir. İletişimin bu kadar yoğun ve etkin kullanılması ile birlikte sadece herhangi bir coğrafyada değil dünyanın neresinde olunursa olunsun her yerde hızlı bir bilgi tüketimi süreci kaçınılmaz görünmekte.

    İletişim, teknoloji ve değer yargıları arasında böyle bir ilinti kurulup kurulamaması ayrı bir tartışma alanı olabilir. Ama benim iddiam bu illiyet o kadar güçlü bir şekilde tezahür etmektedir ki yalnızca konuya temel olan kuşağın değil yaşı çok daha ilerlemiş nesillerin bile kültürel kodlarını şekillendirmektedir.

    Bu durumun imrenilen, beğenilen ve doğru bir şekilde kullanılabilecek çok fazla yönü olduğunu da kabul etmemiz, bu kuşağı anlamamız açısından oldukça önemlidir. Öncelikle dijital okur – yazar olmadığımız her geçen günü, gençler ile aramızdaki mesafenin açılması noktasında aleyhimize işleyen süreler olarak sayabiliriz.

    Bununla beraber onlar gibi düşünmeye çalıştığımızda, onlar gibi olmadığımızı anlayacağız. Ama onlar gibi düşünmek için onlar gibi olmak gibi bir şartın olmadığını da bilmemiz gerekir.

    Zaman zaman kendi dönemlerimizi şimdiki dünyanın kodları ile okumaya çalışalım. Zor kavramının içini dolduralım. Doğru kavramını ya da bana göre kavramını o dönemin düşünce ekseninde herhangi bir cümlenin başına koyalım.

    Bundan otuz yıl önce size göre bir kişiye saygı gösterilmesi için onun kim olması gerekirdi. Ya da hiç kimseye saygı göstermem zorunlu değil desek bundan kimler etkilenirdi. Çok sevdiğimiz bir kişinin (bu ünlü birisi de olabilir) bize iltifat ettiğini düşünün. Elinize aldığınız bir kitabın tüm boyutları ile yorumlandığını, izlediğiniz bir filmin oyuncusu ile fotoğraf çektirdiğinizi ya da size alınan bir eşyanın iki ay sonra daha güzel bir modeli ile değiştirilebildiğini.

    Yalnızca ekonomik olarak daha özgür ya da her şeyin alınabilmesi ile ilgili bir rahatlık durumundan bahsetmiyorum. Herhangi bir politize olmuş güzellemenin peşinden koşmak gibi bir derdim de bulunmamakta.

    Söylemek istediğim, yalnızca bu imkanlar ile ilgili hayal dünyamızın bile bizleri getirdiği noktanın nerede olduğudur. Yani içerisinde bulunduğumuz kuşağı bizden ayıran en önemli fark, isteklerinin imkanlar dahilinde hemen yapılıyor olması değil. Yapılamıyor ya da buna imkanlar elvermiyor da olabilir. Buradaki nüans, artık bu durumların tamamını hayal edebilen ve bu hayal dünyası ile yeni ufuklara yelken açabilen bir jenerasyon olduğu gerçeğidir.

    Yani Z kuşağı dediğimiz jenerasyon artık bizim kuşağın hayal etmediği ya da hayal edemediği bir yaşam tarzını hayal edebilmekte ve kurgulamakta.

    Değer yargıları böyle bir dünyada kendini güncelleyebildiği ölçüde ayakta kalabilmekte. Özel bir günde sizinle kucaklaşamayan gençlerle sosyal medya platformlarında hasbihal edemiyorsanız, unutulmaya yüz tutan hatırlanmak ve kendini değerli hissetmek gibi hasletleri kaybetmeyi de göze alıyorsunuz demektir.

    Dijital teknolojinin getirdiği sosyal hayatın gereksinimleri bizim beklentilerimizi karşılayamasa da ortak ve müşterek bir zeminde buluşmanın yollarını bu kuşak kadar bizim de aramamız önem arz etmekte.

    Çevremizde hasta olan ya da hayatını kaybetmiş bir insan için yaşadığımız duygu yoğunluğu, bu kuşağın anlamlandırmada zorluk yaşadığı bir durum. Ya da sosyal hayat içerisinde kendimizi ifade etme biçimi gereksiz bir zorlamadan öteye geçmemekte.

    Onlar için bayramlar, tanıdık herkesle aynı duyguların paylaşıldığı ve karşılıklı misafirliklerin yapıldığı bir merasim hiç olmadı ki. Ya da onlar bizim olağan gördüğümüz sosyal yaşantılara ait ritüellerle hiç baş başa kalmadılar ki.

    Belki literatürde vardır ama anlam kayması dediğimiz bir kavramı kendimce revize ediyorum ve yitik anlam gibi bir tanımlama yapmak istiyorum. Aslında bir tanımlamaya karşılık gelen ama zamanla tarihsel ve sosyolojik revizyonlarla anlamını ilgili dönem için kaybetmiş bir anlam dünyasının varlığından söz ediyorum. Bu yitik anlam dünyasını bulup ortaya çıkarmak için bize düşen en önemli görevin, yeni anlam arayışlarının çağın gereksinimlerinden bağımsız olmayan bir algoritma ile yeniden yorumlanması ve tevil edilmesinde saklı olduğunu düşünüyorum.

    Günümüz gençlerine genel geçer gibi gördüğümüz değer yargıları ile ilgili yapabileceğimiz çok şey olduğunu biliyorum. Yeter ki bu çağla yakaladığımız frekansın kodları birbiri ile uyumlu olsun.

    Mevcut her tür duruma muhalif gibi görünen bu kuşağın muhalefet etme nedenlerinin iyi analiz edilebilmesi sorunun çözümü noktasında her kesimin elini güçlendirebilir. Zaten en başında bu durumu bir problem olarak görmek bile onların duruma irite olmasının bir nedeni olabilir. Bir sorun olduğu ve bunun çözülmesi gerektiğini anlatan her cümlenin, zihninde bu durumu sorun olarak kabul etmeyen herkes için komik bir uğraştan öteye gitmediğini görmemiz gerekir.

    Bu kuşak önemsenmeyi, takdir edilmeyi, sorumluluk almayı seviyor. Her ne kadar sosyal yönleri zayıf gibi görünse de sezgisel yönleri ve analiz kabiliyetleri hafife alınmayacak kadar güçlü. Sosyal iletişime, siyasal paradigmalara ve duygusal yaşantılara pragmatist ve rasyonel tepkiler vermekteler. Düşüncenin gücüne inanmaktalar, duygusal yönlerden bize göre biraz daha zayıflar ama farkında değillermiş gibi durdukları birçok konu hakkında fikirleri bulunmakta. Tek bir doğru olduğu konusunda karşı taraftalar, sabit bir fikre inanma konusunda dirençliler.

    Aile, akraba, sosyal çevre ve resmi tüm kişi ve kurumlarla ilgili takındıkları ortak tavır biraz daha rasyonel bir çizgiye yakın durmakta. Belki de daha önce deneyimlemedikleri birçok toplumsal olayın ya da duygu durumunun kendi dünyalarındaki karşılık geldiği anlamı onlar da bizlere dayatmakta.

    İnsanın deneyimlemediği bir olayda, bu olayı tecrübe etmiş birisinin düşüncelerini kabul etmek istemeyişinin arkasında yatan en önemli neden de işte bu rasyonel tavrın ısrarıdır diyebiliriz. Bana göre bu ısrarcı tavrın bu kadar katı olması da eleştirilebilir ve ben de bu durumu zaman zaman eleştiren taraftayım. Ama nihayetinde herkesin kendine yakın bulduğu bir anlam dünyası olduğunu kabul ederek bu paradoksal durumu anlamlı hale getirebiliriz.

    Bunların temelinde yatan esas gerekçe ise bizim kuşağın tüm bunlar ve bunlar gibi sayısız olaylara yüklediği anlam dünyası ile şimdiki kuşağın yüklediği anlam dünyasının farklı olmasından kaynaklanmakta. Bunun yanlışlığını ya da doğruluğunu ölçmeye çalıştığımızda da her dönemi kendi değer yargıları ile tartmalıyız.

    Aksi takdirde doğru dediğimiz bir duruma değil yanlış, anlamsız gibi bir tanımlama ile bakan bir dönemsel analizin, hiçbirimiz açısından istendik sonuçları olamaz.

    Sorgulayıcı, eleştirel, zor ikna olan, tutarlılık arayan ve kendini merkeze alan bir bakış açısını anlamamızın ön şartı bu kavramların günümüzdeki karşılık gelen anlam dünyalarını bulabilmekten geçmekte.

    Şu durumu seviyorum diyen bir gencin o durumla ilgili temel savı hangi temel değer yargısı ile örtüşmektedir. Menfaat mi, çıkar mı, bağlılık mı yoksa yalnızca hoşlantı durumu mu? Bu soruya verdiğimiz cevabın onları anlamada anahtar rol olduğunu düşünmekteyim. Bitti, kalmadı, mümkün değil ya da yapamazsın gibi kavramları hayatlarında çok fazla duymayan bireylerin bu kavramlara bir anlam yüklemesini nasıl bekleyebiliriz.

    Sevmek-sevilmek, saygı-hoşgörü, eleştiri-mukayese, özgürlük-hak, sorumluluk-görev, olur-imkân dahilinde değil, bana göre-sana göre, empati-yaptırım gibi kavramlar başta olmak üzere buna benzer birçok kavrama yüklediğimiz anlam dünyasını karşılıklı konuşarak ama geleneğin küsmediği ve modernitenin literatürüne alırken zorlanmadığı bir zeminde yeniden tanımlamamız gerekiyor.

    Aksi bir durumda, bizim kavramlara yüklediğimiz anlamların bu kuşağın zihninde karşılık bulduğu tanımlarla kan uyuşmazlığı başlayacaktır. Bu da yitik değerlere her geçen gün yenilerini eklediğimiz bir sürece karşılık gelecektir.

    Z kuşağı dediğimiz kuşağın dijital yetkinlikle donatılmış, kendilerini hayatın öznesi sayan ve karşılarına çıkan her türden bilgiyi çok hızlı tüketen bireyler olduğunu gördüğümüzde onlar gibi olmasak ta, onlar gibi olmadan da bir takım çözüm önerilerini daha kolay üretebileceğimizi düşünmekteyim.

    Zaten onlar, 2010’lu yılların başı ile birlikte alfa kuşağı denen yeni bir jenerasyona devir teslim yapmaya hazırlansalar da yeni dünyanın kodlarını okuyan nesil olarak tarih sayfalarındaki yerlerini şimdiden aldılar.

    Değerlendirmelerin sonunda bu durumun temel oluşturucusu onlar olmadığı için geldiğimiz bu sürecin temel müsebbibi de onlar değildir. Onları suçlayacağımız bir durum olacaksa böyle bir dönemde dünyaya gelmiş olmaları nedeni ile suçlayabiliriz. Bu da onların kabahati yoksa kaderi midir? takdir sizlerindir.

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • DİJİTAL ÇAĞDA TEKNOLOJİ BAĞIMLILIK MI YAPTI YOKSA DEVRİM Mİ?

    Öncelikle dijital çağ kavramı ile ilgili değerlendirmeler yaparak konumuzu hangi düzlemde tartışacağımızı belirlememiz gerekiyor. Aksi durumda bu kavramı herkes farklı bir yerden okuyor, başka bir pencereden yorumluyor. Şu an içerisinde olduğumuz dönemi dijital çağ dönemi ile tanımladığımızda itiraz edeceğimiz bir durumun olmadığını duyuyor gibiyim. Teknolojik gelişmeler, haberleşme ve özellikle iletişimin bu kadar çok yönlü olduğu bir dönemde dijital olmayan bir hayat yaşadığımızı iddia etmek zor görünüyor. Yalnızca ülkemizden bahsetmek yerine dünyanın her yerinde aynı mevzulara maruz kalındığını da kimse inkâr etmemekte. Herhangi bir coğrafyanın ister kırsal bir bölgesi, isterse teknolojik üslerin bulunduğu modern şehirlerde insanların istedikleri her şeye erişimi, sadece bir linki tıklamaları kadar uzak bir duruma denk geliyor.

    Öyle ise bizi bu kadar sık boğaz eden durum nedir diyebiliriz. Hayatımızı kolaylaştıran birçok durumla karşı karşıya kalmamıza neden olan teknoloji ile alıp veremediğimiz nedir? Ya da günümüzde ne var ki olumlu yönleri olduğu gibi birtakım istenmedik sonuçları da olmasın. Tek taraflı çıkar ilişkisine dayalı hangi değerden ya da durumdan bahsedebiliriz günümüz dünyasında?

    Aslında bu sorulara vereceğimiz cevapta saklı olan birçok tespit, başlığımızda yer alan ve benim kendi düşüncelerim olan analizleri içermekte.

    Bence ilk olarak insanlık kadar eski olan değer kavramını irdeleyerek sesli düşünmeye başlayalım. Davranışlarımızın şekillendiricisi ve bizi biz yapan ya da yaptığına inandığımız dini terminoloji dışındaki tüm örüntüler bu kavram üzerine inşa edilmektedir. Hatta dini inanış biçimleri ile de çoğu zaman aynı kaynaktan beslenmekteler. Değerleri anlamaya çalıştığımızda duygular, davranış örüntülerinin arka planındaki sebepler ağı ve toplumsal yapının yazılı olmayan anayasasını okumaya başlarız.

    İnsan için sadece anlamlı ve güzel olan değil faydalı olan da değerli olmuştur. Buradan pragmatist veya hedonist bir kapı aralama niyeti ile kendime bir yol açmaya çalışmıyorum. Sadece tarihsel yolculukta bu tür düşünce yapıları da çoğu zaman prim yapmıştır diyebiliriz. Ama tabii ki önemli olan ve olması gerekeni bulmaya çalıştığımızda; insani duyguların öncelendiği, karşılıksız iyiliklerin benimsendiği ve duygu durumumuzu okşayan değer yargılarının herkesin idealize etmeye çalıştığı bir yerde durduğunu görürüz.

    Tarihsel hafızamızı zorladığımızda iki önemli rakibin hep mücadele içinde olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi ekonomik yapı diğeri ise duygusal yapı. İkisi de insanın ihtiyaç hiyerarşisi içerisinde yanında görmek istediği silahları olmuştur. Ama insan bu silahları doğru kullanılmadığı zamanlarda, kendi duygu dünyasına yine kendi silahı ile zarar vermiştir.

    İnsanın temele alındığı en kritik dönemleri saymak istediğimizde 17. Yy Reform ve Rönesans hareketlerini tarihsel bir dönüm noktası olarak görebiliriz. Daha öncesinde insan merkezci anlayışların ekseni hep skolastik dehlizlerin karanlık labirentlerinde kaybolmuştur. Bu anlamda İslam dünyasında yaşanan bilimsel aydınlanma dönemi bu karanlık zaman içerisinde ayrı bir parantezle ele alınmalıdır. Çünkü o dönemde İslam kültür ve medeniyetine dair çok önemli gelişmeler belki de kendini ifade edememe gibi bir kavramın çok fazla karşılandığı bir zaman aralığına denk gelmektedir.

    Konumuz bu olmadığı için maksadımız olan insan merkezci ve öznesi insan olan dönemsel ayıraçlara devam edebiliriz. Reform ve Rönesans hareketlerini izleyen Sanayi Devrimi aslında insanın dünya içerisinde kendini konumlandırma biçimini de yeniden düşünmesini sağlamıştır. Ekonomik olarak güçlenen insanın hayatı anlama ve yorumlaması bir yandan kendine özgüven kazandırmış diğer yandan da psikolojik olarak yorulmasına zemin hazırlamıştır.

    İnsan, özellikle 19 ve 20.yy başlarında karşılaştığı durumları harmanlama yoluna gittiğinde ekonomik özgürlüğü ile değer yargıları arasına sıkışıp kalmıştır.

    Bu tarih aralıkları kimi zaman onu, ne olursa olsun değer yargılarını bırakmamalıyım düşüncesine kimi zaman da bu değer yargıları ile birlikte ekonomik olarak nasıl güçlenirim anlayışına sürüklemiştir. Bu gelgitli yapı içerisinde ağır sanayi ve makineleşme insan formlarını da ister istemez kendine benzetmiş ve bir kalıba sokmaya başlamıştır. Artık yarı insan yarı makine anlayışı sadece bilimsel literatüre değil mahalle kültürümüze de ilişmiştir.

    1.ve 2. Dünya savaşları artık ekonomik kaygıların değil kapitalist-liberal dünya düzeninin de yeni argümanlarıdır. Psikolojik olarak sağlam kalabilen insan güçlenecek ama hükümranlığını ekonomik sac ayakları üzerine kuracaktır. Sanayi devrimi ve endüstri hamleleri insanlıkla verdiği mücadelede kendi devrimlerini insanlığa rağmen ve insan eli ile yapmışlardır. Bu yeni dünya düzeninde insanın duygusal yönü hiçe sayılmamış, aksine ekonomik olarak verimliliği arttıracak bir şekilde yeniden programlandırılmıştır. İnsanın kendine yapacağı devrimlerin en önemli formülü de bu şekilde bulunmuştur.

    Kapitalist sistemin çarkları bir dönem liberal rüzgarları arkasına alarak kendi değirmenine su taşımıştır. Ama artık özellikle 2000 yıllar yeni bir ekonomik devrimi zorunlu kılmıştır. Çünkü artık dijital çağ dediğimiz ve temeline iletişimin hızını ve birbirinden farklı birçok türevini alan dönemin işletim sistemi eskisi gibi olmayacaktır.

    Çünkü artık insan herhangi bir bilgiye, dünyanın neresinde olursa olsun oldukça hızlı bir şekilde sahip olmakta ve aynı hızla tüketmektedir. Bu anlamda teknolojik gelişmeler o kadar hızlı yaşanmaktadır ki insan bile bu hıza yetişememektedir.

    Artık her türden bilimsel gelişimin teknolojik onaydan geçmeden benimsenmediği ve iletişim ağına takılmadan görücüye çıkmadığı bir süreci idrak ettiğimize göre devrim sırası gelen ana aktörün ne olduğunu bulmaya çalışmak iyi niyetli bir safdillik olacaktır.

    Günümüzde teknolojinin bağımlılık yapması ve bilinçli teknoloji kullanımı gibi kavramları çok fazla duyuyor olsak ta benim için teknolojinin devrim yaptığı bir dönemden geçmekteyiz. Teknoloji ve beraberinde gelen en önemli kurmayları iletişim ve haberleşme ağı kendi devrimini gerçekleştirmiştir. Bu kadar açık emarelerle gelen teknolojik devrim için bu sürecin tamamlanmaması gibi bir durum düşünülemez bile. Çünkü kapitalin ana parası bile kripto finans araçları ile organize edilmektedir. Yarı makine yarı insan olan toplumların bu devrime ayak diremesi için aslında fazla bir gerekçe aramak da anlamsızdır. Yaşanan her değişim ve dönüşüm bir takım yaşamsal sancıları beraberinde getirse de biyolojik ve sosyolojik olarak evrimini tamamlayan tüm yapılar kendi hükümranlığını kabul ettirmek zorundadır. Bu devrim kendiliğinden değil yine bile isteye insan eli ile yapılmıştır. Artık bu kadar teknolojik gereksinim içerisinde olmamızın ve kendimizi ona bağımlı hissetmemizin birtakım sonuçları yine bu gizil nedenlerde yatmaktadır. Teknolojinin bir zaman sonra sahibine zarar verip onu esaretine alacak kadar güçlü bir silah olduğunu görememek, insanoğlunun bir kaderi olmamalıdır.

    Bu devrimin ayak izleri onlarca yıl öncesinden belli olmasına rağmen kontrol altına alınmayışı ve teknolojinin doğru şekilde kullanılmayışı şu anda bir çoğumuzun da istemediği ama zorunlu olarak kabullendiği sonucu ortaya çıkarmıştır.

    Dijital çağda teknoloji kendi devrimini yine başat aktör olarak insanı kullanarak yapmış ve kendine itaat edilmesini sağlayan bir algoritma bile geliştirmiştir. Artık iletişimin ayrı bir konuşma dili, ayrı bir uzlaşı kültürü ve ayrı bir insan modeli vardır. Bu modelleme de durumdan sözde rahatsız insanlar görünmesine rağmen aslında birçok kişinin ruh dünyasını yansıtan sanal dünyalara kapılar aralanmaktadır.

    Artık konuşmamızdan, yemek yeme alışkanlıklarımıza, arkadaşlık ilişkilerinden, toplumsal kurallara kadar birçok konu dijital çağda teknolojinin gerçekleştirdiği devrim kanunları ile belirlenmektedir. Bundan sonra karşılaşacağımız durumların mimarı yine bizler olacağız. Ama müsebbibi ve muhatabı olarak ta yapacağımız her adımdan sorumlu olduğumuz unutulmamalıdır.

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • FELSEFÎ PERSPEKTİF

    Öncelikle perspektif kavramıyla konuya başlamamız gerekir.

    Perspektif, “Nesnelerin uzaktan görünüş tarzı, bir şeye yönelik bakış açısı, bir nesnenin, bir şeyin görülme tarzı olarak’’ tanımlanmaktadır. Buradan hareketle ülkemizde felsefeye bakış açısı ve felsefenin eğitim sistemi içerisindeki yerini tartışabiliriz.

    Felsefeyi, eğitim hayatı içinde ve sınavlarda çıkan sorulara cevap verecek şekilde öğrenilmeye çalışılan bir ders olarak tanımlarken, oldukça üzgün olduğumuzu en başa koymalıyız. Bu bakış açısı ile konuyu, mantıksal anlamda yanlış bir düzleme oturtmakta olduğumuzu göremiyoruz demektir. Yalnızca bir ders formasyonu zihniyeti bu alanın doğru anlaşılmasını geciktirdiği gibi sıkıcılığını da arttıracaktır. Bu konuda mantık gibi bir disiplinden şu şekilde yararlanabiliriz.

    Günlük hayat içinde karşılığı olmayan soyut ve kesin çözüm üretme gayesi bulunmayan konular sıkıcıdır.

    Felsefe, soyut düşünceyi öne plana alan ve kesin çözüm üretme gayesi olmayan bir disiplindir.

    Öyleyse felsefe sıkıcıdır.

    Tabii işin ironi ve mizah kısmını öncelediğimiz bu çıkarımda aslında bir konuyu değerlendirirken, temele ne alırsak o konuyu da öyle yorumlayacağımızı anlatmak istedim.

    Analojiyi belki de eksik öncülleri olan bir mantıksal kıyasla anlatırken şunu da vurgulamak oldukça önemli. Hayatımızda eksik öncüllere dayandırdığımız o kadar çok çıkarımlarımız var ki felsefeye olan yaklaşım tarzı sadece bunlardan birisi.

    Felsefenin günlük yaşam içinde hayatı anlama, yorumlama ve insani ilişkilerde pratik bir yol olduğunu göremediğimiz sürece, maalesef tüm düşünce formlarında toplumsal izolasyonu da arttırdığımızı bilmemiz gerekir.

    Çünkü felsefeyi özümsemeyen ve felsefî bir bakış açısı kazanamayan toplumların, analitik düşünme ve yorumlama kabiliyetlerinin de zayıf olduğunu görmekteyiz. İlk çağlardan beri Hikmet’in bilgisi ya da sevgisi olarak tarif edilen bu alan, sadece soyut düşünme kabiliyetinin değil, günümüz bilim dünyasının da temellerini oluşturmaktadır.

    Matematik’ten, astronomiye, fizikten, tıp alanına kadar bütün pozitif bilimler asırlar önce felsefe çatısı altında bulunmaktaydı. Özellikle Aydınlanma dönemi ve bilimsel gelişmeler, ayrışmaları ve tüm bilim dallarında bağımsızlık mücadelelerini beraberinde getirdi.

    Felsefe çatısı altından ayrılan son bilimler olarak sayabileceğimiz sosyoloji, psikoloji gibi alanlar dahil tüm bilim dallarında değişmeyen tek şey analitik düşünme, sorgulama ve yeni bulgulara ulaşma çabasıdır.

    Felsefe de aslında böyle bir çabanın görünmeyen kahramanıdır.

    Kimine göre Felsefe; “yolda olmaktır”, kimine göre ise “insanın kendisini tanımasıdır” ya da “neleri bilmediğini bilmesidir.”

    “Doğruyu bulma yolunda düşünsel bir çalışmadır” diyen de “İlkeler ya da ilk nedenler bilimidir” diyen de temel bir konuyu bize farklı şekillerde tanımlamış olur.

    “Felsefeyi genelleştirilmiş bir matematik” olarak gören Spinoza da bu kültürün köklerine mantıksal muhakemeyi yerleştirmek istemiştir.

    Bir diğer tanımlama da ise felsefe, “İnsanın gücü yettiği ölçüde, küllî ve ebedî şeylerin hakikatlerini, mahiyetlerini ve sebeplerini bilmektir.’’ (Kindî)

    Platon felsefenin kökenine “şaşma’’ kavramını koyar. Ama zaten anahtar kelimemiz de bu değil midir? Merak duygusu içinde olayları düşünüp muhakeme etme yetilerimizi çalıştırmak, bir çok bilinmez hakkında bizi yola düşürmez mi? Hayret etme gibi duygu durumlarımızın harekete geçmesi, veya olayların nedenini öğrenme çabası, zihin dünyamızı istendik yönde harekete geçirmez mi?

    Burada önemli olan, hazır bilgiyi yorumlamadan alıp elimizde bulundurmak değil, düşünerek analizler yapabilmek ve olayları sorgulayarak değerlendirmektir.

    Kabul etmemiz gerekir ki günümüz dünyasında tüketim toplumu dediğimiz gerçeklik; sadece metayı değil, fayda-yarar ilişkisinde anlam yükleyemediği her türden düşünceyi ve değeri de küresel çarklarda öğütmektedir.  

    Bir bilgiyi sadece fayda-yarar ya da haz-doyum denkleminde formüle ettiğimizde yanlış sonuçlara ulaşmamız kaçınılmazdır.

    Mongolfier kardeşlerin icat ettikleri balonun deneme uçuşunda, izleyicilerden birisi, orada bulunan ünlü bilgin ve siyaset adamı B.Franklin’e bu soruyu sormuştur. “İyi de bayım şimdi bu balon ne işe yarayacak.’’ Cevabı ise oldukça manidardır. “Yeni doğmuş bir bebek ne işe yarar bayım?’’

    Bu konunun anahtar kelimeleri bana göre ilham ve cesarettir.

    Felsefe ile uğraşan bir kimsenin, herhangi bir konu hakkında son olasılık durumu tükeninceye kadar birçok farklı bakış açısını zihninde yaşatmasını rastlantısal bir durum olarak görmek, bence iyi niyetli bir safdillik ya da beyhude bir karşıt gelme durumundan başka bir şey olamaz.

    Felsefe, hayatın derin dehlizleri içinde ışığın olduğu inancı, varoluşun izahında kabul ve kararlılığın ne şekilde muhakeme edildiğini anlamamıza yarayan bir rehberdir.

    Bir yol haritası, bir pusula ya da hayatın içinde hayata, bir can yoldaşıdır.

    Burada en önemli konulardan biri de böyle bir çağda ve günümüz gençlerine bu düşünsel yolculuğun sevdirilmesi meselesidir.

    Söylemek istediğimiz esas nokta felsefe başta olmak üzere hiçbir bilim dalının görmezden gelemeyeceği psikoloji, sosyoloji gibi bilimlerin eğitim sistemimiz içerisinde daha aktif ve etkin bir şekilde öğrencilerimize aktarılabilmesidir.

    Olgular ve olaylar arasında herhangi bir şekilde bağ kuramayan öğrenci zihnini yormak istememekte, ezberci bir anlayışla problemi çözmeye çalışmaktadır.

    Oysa günümüz pozitif bilimleri de; sosyal bilimler de düşünce tarihi içerisinde kronolojik bir şekilde anlaşıldığında çok daha güçlü sonuçlar alınacaktır. Düşünce tarihimiz de incelediğimizde ilkçağdan günümüze daima felsefe ile iştigal etmiş kişilerle karşılaşırız.

    Onların fikirlerini, hayata bakış açılarını doğru anlamamız ve yorumlamamız, dinamik zihinlerin oluşmasına zemin hazırlayacaktır. Bunun yanında felsefe çağdaş dönemle birlikte, sürekli eleştiri oklarının hedefinde olduğu günlük yaşam ve toplumsal olayları göz ardı ediyor yaftasını da artık bertaraf etmiştir. Hayatın içinde yer alan çevre ve iklim değişikliği, teknolojik gelişmeler ve yalnızlaşma gibi birçok toplumsal konu hakkında görüş bildirmektedir.

    Son olarak mantık bilimine ya da metoduna da değinmeden geçmeyelim. Çünkü aklî muhakeme gücünün kullanılması esasına dayalı bu alan öğrencilerimizin adeta temel dersi olmalıdır. Zira ders ne olursa olsun önermeyi, kavramı ya da kıyası bilmeyen bir öğrencinin olaylar hakkında bağlantı kurma becerisi hep sınırlı kalacaktır.

    Amacımız sadece ve sadece felsefe ve felsefî anlayış konusunda farkındalık oluşturmaktır. Bu alanı seven de olacaktır, sevmeyen de. Ama önemli olan araştıran, sorgulayan ve muhakeme edebilen gençlerin toplumumuzda çoğunluk kazanmasıdır.

                Herkese felsefe dolu günler…

    Kaynaklar:

    1. Felsefe Sözlüğü, A.CEVİZCİ,  İstanbul,  1999
    2. Felsefeye Giriş, K.JASPERS, Dergâh Yayınları, 1981
    3. Felsefeye Giriş, A.ARSLAN, Vadi Yayınları, 1996
    4. Felsefenin İlkeleri, N.Keklik, İstanbul, 1987

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK