Sporun da felsefesi olur mu demeyin? Elbette olur ve hatta spor felsefesi, spora ilgi duyan herkesin ortak sorunsallarından biridir bence.

*Sporun özü nedir?

*Spor ne ya da kim için yapılır?

*Spor yaparken beden mi yoksa ruh mu dinginliğe ulaşır? gibi birçok soruya cevap aradığınızda aslında spor felsefesi ile ilgili argümanları da sıralıyorsunuz demektir.

Sporun içinde bulunan ve çok nadir alanlardaki bir takım kavramların sporun özünü oluşturan cevherler olduğunu söyleyebiliriz. Rakip-arkadaş, dostluk-rekabet, hırs-centilmenlik, mağlubiyet, zafer, mücadele-kabullenme ve buna benzer birçok birbirine uzak kavramı, sporun özünü oluşturan kavramlar olarak sayabiliriz.

Spor sadece bir amaç için yapılmaz tezini savunanlardanım. Yani kulüp, taraftar, şehir, ülke ve hatta en önemlisi kişinin kendisini tatmin eden nedenlerden ötürü sportif faaliyetlerin yürütüldüğünü kabul eden her görüş, sporun ne ya da kim için yapıldığına en güzel cevaptır.

Spor yaparken beden sağlığı da ruh sağlığı da uyumlu bir birliktelik içinde olmalıdır.

Olimpik ruh veya olimpik anlayış denildiğinde sporun kendi bünyesinde barındırdığı tüm değerleri, bir çeşni olarak karşımızda buluruz. Olimpiyatlarda bir sporcunun başarı elde etmesi kadar, bu sürecin içine dâhil olabilmesi, olimpiyat ortamında yarışabilmesi ve her türden kültürel bir atmosferi deneyimlemesi de önemlidir diye düşünüyorum.

Aksi halde sporu yalnızca başarı elde etmek adına yapmak gibi bir düşüncenin bile, ne kadar sığ bir bakış açısını temsil ettiğini görebiliriz.

Birkaç gün önce ülkemizde bir futbol takımı şampiyon oldu. Benim de gönül verdiğim bu takımın şampiyonluk haberini farklı kanallardan izlemek istedim.

Açtığım tüm kanallarda alt yazı ile haber yapacaklarını zannettiğim bu durumun, uzun uzun kritik edilmesine de şaşırmadım değil. Her gün saatlerce izlediğim haber kanallarının kelli felli siyasi duayenleri bir an da uzman bir futbol yorumcusuna dönüştüler. Ülkemizdeki ekonomi politikalarının küresel sermaye karşısında süreğenliği ve konumunu tartışan gazetecilerin, İcardi’nin kaç gol attığını tartışmaya başlamaları gülümseten enstantanelerdi.

Anladım ki birçoğumuzun içinde her an ilan edilmeye hazır bir futbol aşkı bulunmakta.

Bir an düşündüm ve bu durumla ilgili çıkarsamalar yapmam gerektiğine karar verdim. Zira spor ve ülkemizde özellikle futbolun, kendine özgü bir felsefesi olduğunu görmezden gelemezdim.

  • Küçük yaşlardan beri taraftarı olduğum bir takımın sadece maçlarda başarı kazanması mıydı beni ilgilendiren?
  • Yoksa daha sezon başlamadan yapılan transferlerin haberinden tutun da, futbolcuların verdikleri demeçlere kadar kendimle özdeşim kurduğum ne çok şey vardı.

Bu anlamda sporun felsefesini kendimce kategorilere ayırmaya karar verdim.

Haz ve Mutluluk Ahlakı Açısından Spor

Spordan alınan hazzın oluşturduğu mutluluk duygusu, bu kategoride incelenmesi gereken ilk önemli özellik olabilir.

Ama bu konudaki bakış açım, bize haz veren veya bizi mutlu eden durumların tercih nedeni olması anlamında, sporun ayrı bir yerde tutulmasıdır. Çünkü elde edilen başarıda sevinmek kadar aksi bir durum olduğunda üzülmek, bu kategorideki çıkar ya da fayda ilişkisini kendiliğinden ortadan kaldırmakta. Hatta özellikle acı ve üzüntüden beslenmeyi seven insanlar için kendilerine istemedikleri kadar olumsuz duygu sağlayan bir mecradan söz ediyoruz.

Hatta sporu, insanın kendini karşılıksız mutlu hissettiği ortamların başında gelecek bir duygu alanı olarak görebiliriz. Bir durum, olay ya da bir kişi ile elde etmeye çalıştığınız duyguların tamamında bir fayda veya iki taraflı fedakârlık beklentisi bulunur. Ama sporun kendine has dünyasında sizin mutlu olmanız için birileri her ne kadar bir şeyler yapıyor gibi görünse de profesyonel düşünen her insan için bu durum farklı nedenlerle açıklanabilir.

Bir sporcunun kendi ya da takımının başarısı için gösterdiği gayretin altında yalnızca taraftarı mutlu etme düşüncesi bulunmaz. Hatta profesyonellikte bu durum handikap olarak bile karşımıza çıkabilir. Çünkü spor, uzun soluklu ve daima bitmeyen hedeflerin bulunduğu süreçlerle doludur.

O yüzden ki profesyonel düşünen bir sporcu için kişisel gelişim, kariyer basamakları ve ekonomik kazanç elde etme çabası daha ön plandadır. İşte tam bundan dolayı da bir sporseverde tek taraflı sevginin en güzel örneği, ilgili spor dalına ve takıma duyulan karşılıksız sevgidir.

Spor ahlakı açısından bu sporcunun takındığı tavrın yanlış olduğunu söylememiz zordur. Eğer bir sporcu düzenli bir şekilde çalışmalarını yapıyor, iş disiplininden hiçbir ortamda kopmuyor ve kendi işine saygı duyuyorsa bu sporcunun böyle bir akitleşmede üzerine düşeni yaptığını kabul etmeliyiz. Buna karşın, sporun duygusal ortamına kendini kaptıran bir sporcunun çalışma motivasyonu çok sık bozulabilir ve mental olarak istenilen düzeyde hazırlık yapamayabilir.

Sosyal Yapıya Etkisi Açısından Spor

Sporun, ortak bir paydada birleştirdiği insanların bağlandıkları aidiyet duygusunun, sosyal bir topluluk olgusuna dönüşmesi gerçeğini yadsıyamayız. Taraftarlık dediğimiz bu olguda takıma karşı duyulan sorumluluk duygusu ön plandadır. Taraftarlar, bu sorumluluk bilinci içerisinde takımlarını her zaman ve her yerde destekleme kararı aldıklarında aslında birbirlerine de sosyal bir bağla bağlanmaktadır. Kimsenin kimseyi tanımadığı bir ortamda herkesin tek bir hedef uğruna çaba göstermesi, zamanla küçük sosyal grupların doğmasına da olanak sağlar.

Taraftarların kendilerini rahat hissettikleri ender ortamlardan birisi spor sahalarıdır. Bazı taraftarlar rahatlamak için tezahürat yapar, bazıları ise takımının motive olması için. Gündelik hayatın stresinden kurtulmak adına gelinen bu ortamda ortak nokta takımın başarısıdır. Yine böyle bir anda kişinin günlük olayları paranteze alması ile geçici bir iyi oluş hali de kendiliğinden gelir. Eğer başarılı bir sonuç alınmış ise bu iyi oluş halinin günlük hayatta belirli bir süre daha devam ettiği görülür.

Evrensel Bir Değer Olması Açısından Spor

Buradaki temel çıkmazlardan ilki, sporun bir duygu durumu olarak evrensel bir yapıda olup olmadığıdır. Çünkü genel geçer bir mutluluktan yani herkesin bu konudan mutlu olması gibi bir genellemeden söz edemeyiz.

O zaman bazı insanların karşılık beklemeden hatta fedakârlık yaparak bağlandıkları bu alanın, bazı insanların dünyasında neden hiçbir karşılığı yoktur? Ayrıca spora gönül veren tek bir insan tipolojisinden de bahsedemezken. Siyasetçisi de spora gönül verebiliyor, herkesin hayranı olduğu bir sanatçı da. Sokakta simit satan bir insanın da telefonunda ilk baktığı haberler spor haberleri oluyor, üst düzey bir yöneticinin de.

Sporun, kendisini evrensel bir değer olarak görmek yerine gizil amaçlarını evrensel alt değerler olarak görebiliriz. Bu alt değerlerin başında ise başarının öncülü olan sportmenlik, kazanmanın öncülü olan dürüstlük, sevginin öncülü olan rakibe saygı, dozunda bir fanatizmin öncülü olan hoşgörü, cesaretin öncülü olan dayanışma gibi kavramları sıralayabiliriz.

Nihayetinde birisinin çılgınca peşinden koştuğu bu alana, diğerinin arkasından bile bakmaması bireysel farklılıklarla açıklanabilecek bir durumdur.

Gündem Belirleme Ya Da Gündem Değiştirme Açısından Spor

Bu konuya, sporun kitlelerin düşünce dünyalarına etkisini göstermeye çalışan sloganik cümlelerle başlayabiliriz. Sporu bir taktik ve strateji oyunu olarak gören düşünceler de; özellikle siyasi gündemi değiştirmek için büyük futbol sahalarının yapılmasının yeterli olduğunu savunan kişiler de bence vurgulanması gereken temel konuyu ıskalamışlardır.

Esasen iki farklı savunuda da kısmen haklılık payı vardır. Ama bu durum zaten sporu ve özellikle futbolu bu kadar cazip hale getiren etmen değil midir?

  • Zaman zaman haber bültenlerine de düşen teravih namazını hızlı kıldıran camide bir kısım cemaatin ortak düşüncesi, az sonra başlayacak maça yetişmektir.
  • Trafikte birbirlerini öldürmeye çalışan insanların bir süre sonra aynı statta karşılaşmaları ve aynı takımı desteklemeleri sosyolojinin çokça üzerinde durması gereken bir durumdur.
  • İnsanların kendi düğünlerinde tuttukları takımların marşını çaldırmaları veya maç olduğu güne misafir kabulünü kapatmaları ise alışılagelen birçok normatif durumun alaşağı edilmesi değil midir?
  • Bir futbol müsabakasının izlenmesi için ülkeler arasında yaşanan savaşın birkaç gün ertelenmesi konusunu havsalamız almasa da bu olay gerçek bir vakıadır.

Bu ve benzeri bir çok örnekten hareketle sporun ilgi duyan insanlar üzerindeki etkisini anlatacak çok az psikolojik argüman vardır.

İşte bu nedenle hangi coğrafyada olursa olsun ülkelerin kültürlerine bağlı olarak, sporun kitleler üzerindeki etkisini her yerde görmek mümkündür. Sporun insanların duygu dünyalarına etki biçimini düşündüğümüzde, sadece siyasetin değil her konunun gündemini değiştirebilen bir güçte olduğunu söyleyebiliriz.

Hangi Konuda Etki Bıraktığı Açısından Spor

Taraftarın sevgi beslediği temel kaynak spor kulübüdür. Bu takımın başarısı için uğraşan her sporcu bu ortak aidiyet duygusuna dâhil olduğu için değerlidir, sevilmek zorundadır. Sporcuya atfedilen tüm değerler takımla ilintilendirilerek benimsenir. Yani bir sporcuyu sevmek veya sevmemekle ilgili karar vermemizin önüne takıma duyulan genel sevgi barikat kurar. Bizler oyunculara takımdan daha fazla değer atfedemeyiz. Burada değerli olarak kabul edilen en önemli unsur, takımın kurumsal kimliği ve bizim bu kimliğe aidiyet duygusu eşliğinde bağlı olmamızdır.

Spor kulübünün kurumsal aidiyet havuzunda olan herkesin, bu sevgiden nasibini alma şansı vardır. Kulübün şoförü de temizlik görevlisi de aşçısı da bu kurumsal kimlikten pay aldıkları için el üstünde tutulur. Bu durum yalnızca arka planda bulunanlar için geçerli değil; sahnenin önünde bulunan herkes için geçerlidir.

Özetle spor camiasının kurumsal kimliği ve toplumsal aidiyet oluşturma çabası insanların bu yapıya ortak bağlanma nedenleridir. Elbette gelen başarılar, ortak yaşanmışlıklar ve insanların mutlu olmasına neden olan diğer durumlar bu harcı sağlamlaştırır.

Ama bizim, sportif yapıdaki kurumsal bir kimliğe bağlı olduğumuz gerçeğini de bu faktörlerin hiç biri değiştiremez.

Sporun ruhuna uygun olan her şeyin desteklenmesi gibi evrensel bir bakış açısını yakaladığımız an, sportif başarıların da peşi sıra geleceğinden emin olabiliriz. Ama bu bakış açısını başarının gelmesine endeksleyerek değil bu şekilde olması gerektiğine inanarak yapmalıyız.

Mehmet Süreyya KÜÇÜK

Yorum bırakın

Popüler