• DİJİTAL DÜNYADAKİ DUYGU DİZİMİNE YENİ EKLEMELER

    “AİDİYETSİZLİK”

    Genç kuşakların dünyayı anlamlandırma çabasında dijital mecranın algoritması başat güç olmaya devam ediyor. Artık yeni dönemin hayatı okuması da günlük olaylar karşısında takındığı tavır da çabuk tüketilir cinsten. Geçmişten günümüze bu dönemle ilgili söylenecek ne varsa belki de birkaç yıl içinde hızlıca kendini değiştirecek, üzerindeki kabuğu atacak ve yeni bir kimliğe bürünecek.

    Sevmek, sevilmek, öfkelenmek, neşeli olmak ya da gergin bir durumu ifade eden ne kadar duygu varsa hepsi yeni dünyanın kodlarına ayak uydurmak zorunda. Öfkelenecek yeni şeyler bulmalıyız, sevincimizi farklı alanlarda paylaşmalıyız. Kendimizce önemli olan ne kadar duygu varsa, bundan sonraki dönemde bu duyguların önemsenmesini bir yana bırakın, hatırlanması için bile çok çaba sarf etmeliyiz.

    Merak edilen soruların ardı gelmeyen cevapları ile her şey artık bir çırpıda çözüme kavuşmakta. Çünkü odak noktasını değiştirdiğimiz hayatın akışını da kendi değerlerini de bizden bağımsız ama bize birbirimizden daha yakın bir alan şekillendirmekte.

    Artık Z kuşağı ya da alfa kuşağı gibi dönemlere yenilerini ekleme ve yeni isim bulma çabasına girmemize gerek yok. Bu zamanların hepsine verilen ortak bir ad var zaten. “Dijital Çağ”

    Böyle bir dönemin eğitimden, ekonomiye, siyasetten, sanata ve hatta inanç dünyasına kadar uzanan derin bir dijital hafızası oluşmaya başladı bile.

    Artık çocukların kısaltılmış kelimelerle anlaştığı, eğitimin dijital kanallardan temin edildiği, siyasetin sosyal medya üzerinden algılandığı, sanatın e-…. mecralarda tanıtıldığı ve dini günlerin ya da buna benzer durumların bile üzgün bir duygu durumunu ifade eden emojilerle paylaşıldığı yeni bir döneme çoktan uyandık.

    Bizler artık savaş oyunlarını simülasyon olarak tecrübe etmiyoruz, bizzat bu oyunların birer nesnesi haline gelmiş durumdayız. Hatta gerçek savaşlarda ölen insanları bir savaş oyununda izler gibi dijital platformlardan takip ederek artık bu mecranın bir nesnesi olduğumuzu çoktan kabul etmiş durumdayız. İnsanların birbirine eziyet ettiği bir dünyayı sanal bir oyun alanında izleyen ama bu duruma hangi duygu durumu ile karşılık vereceğimizi bilemeyecek kadar da karmaşık bir duygu dizilimini yeniden inşa ediyoruz.

    Üzülmemiz gerekenlere tepkisizlik, mutlu olunacak durumlardan hüzün çıkaran bir duygusal alanda gezinip durmaktayız. Şaşırmamız beklenen bir olaya imrenerek bakmak gibi uç duygu durumlarını bile deneyimlemekteyiz. Mutluluğun sadece kendiliği ve kendi için mutlu olan bir yaşam modelinde, herkesin mutluluğu da sevinci de kendine göre, kendinde saklı.

    Buna meydan veren ana etmenin tüm yaşantımıza etki eden sanal yaşam formları olduğunu artık hepimiz bilmekteyiz. Bunu bir sır olmaktan çıkaran gerçeklik dijital dünyanın yüzümüze çarptığı iletişim biçiminde gizli. Hepimiz bu iletişim dilini bile isteye ve her şeye rağmen seviyor, benimsiyor ve her geçen gün daha da güçlendiriyoruz.

    Eğer bir şeyleri değiştirmek gerekiyorsa, eleştirmek yerine dijital dünyayı anlamaya çalışmanın daha etkili olabileceğini savunan taraftayım. Değiştirmeye gerek yok gibi anlayışlara da saygı duymam gerektiğini bilecek kadar eski zamanların duygu dizilimine sadığım.

    Hiçbir zaman, eleştiren ve tek taraflı olan bir analizin doğruyu bulma ve doğru kararlar vereceğine inanmadım. Daima, olayları her boyutuyla ele almanın ve bu bakış açısının olayların sağlıklı okunabilmesinde ön koşul olduğunu benimsedim.

    Gel gelelim dönemin genel bir fotoğrafını çekmeye. Hayatın kırılma anlarını yaşadığım bir yaş aralığından geçerken, farklı birçok dönemi tecrübe etmiş olmanın da avantajı ile yaşıyorum. Bu durum benim duygu dizilimim açısından; neyin doğru, neyin yanlış ya da neyin anlamlı veya anlamsız olduğunu çözümlememe her zaman yardım etmekte. Ama günümüz dünyasında bir gencin gündelik hayatı içine doğduğu dijital dünyanın kodları ile okuması kadar doğal bir sonuç olmadığını da söylemeliyim. Onları dinlediğimde, başka bir dünyaya ait olduklarını düşünsem de onların da bizim kuşak ve öncesi için benzer şeyler söylediklerine eminim. Hayatın zorluğundan anlaşılanın kıyafet seçiminden ibaret olması veya internet erişiminin olmadığı bir anın düşünülememesi bizim dar düşüncede olmamızla da onların hayatı hoyrat bir şekilde yaşamasıyla da ilgili olmayabilir.

    Burada önemli olan durum; neyi ne kadar anlamlı hale getirerek, ortak bir noktada ne kadar buluşabildiğimizdir. Zaten gençlerin zihin dünyasında sosyal değer, gelenek, kültür ve kimlik gibi kavramların karşılık bulduğu bir anlamı var. O zaman çatışmanın temelinde yatan durumu, bu dönem ile önceki dönemi tecrübe eden kuşakların benimsediği anlam dünyasının farklı düşüncelere kapı aralaması olduğuna direnç gösterme ısrarında arayabiliriz.

    Hâsılı, yeni kuşaklar ile bizlerin ortak bir değer yaratma imkânı ya da lüksü yok, mecburiyeti var. Kendi travmalarımızdan doğan yeni dünyanın artık hiçbir zaman eskisi gibi olamayacağını, bu aritmetikte yeni bir değer dünyasının oluşması için çabalamanın da dünyanın sonu olmayacağını görebilmeliyiz. Çünkü artık on yaşındaki bir çocuğun önceden sahip olamayacağı kadar çok bilgiye maruz kaldıktan sonra bunları unutmasını istemek yerine, makul bir zeminde ve yararlı anlamda nasıl kullanacağını bulmamız gerekiyor. Zira eleştirdiğimiz nesillerin alenen yaşadığı sanal dünyayı ve bu dünyanın konuşma dilini külliyen yasaklamak gibi bir yanlışa düşsek de ironik olanın bu sanal dünyaya öykünme çabamız olduğunu da özellikle söylemeliyiz.

    Sahip olamadığımız her şeye erişebilmeleri için ölümcül bir savaş verdiğimiz nesillerle, bastırılmış duyguların açığa çıkması konusunda aşık attığımız bir dönemi, hepimiz tebessümle izliyoruz. Mahrem duyguların bilinç altında saklı mahcubiyeti, kimimizin profilinde gün yüzüne çıkmış, kimimizin sabitlenmiş kısa hikayesinde.

    Aslında bu konu çok farklı bakış açıları ile ayrı bir tartışma alanını ihtiva etmekte. Benim burada değinmek istediğim, günümüzde duygu dizilimi olarak bildiğimiz temel duygulara yeni kavramlar ekleyerek mevcut dünyayı anlamaya çalışmak.

    Günümüzde kabul etmemiz gereken en önemli konu artık duygu durumlarının dijital dünyanın alfabesi ile aktarılmaya çalışıldığıdır. Bu alfabe ile okunmaya çalışılan dünya düzeninde bireyler, sadece anlaşabildikleri kadarıyla iletişimi sürdürürken, anlaşılmadıklarını düşündükleri an bu durumu sonlandırmaktalar.

    Karşıdakine duygu aktarımında yanlış anlaşılma kaygısı çok önemli bir alan olarak görülmemekte. Yalnızca kısa cümlelerle ve açıklayıcı olmaktan kaçınılan sade bir dille herkes kendi meramını karşısındakine anlatma çabasında. Ama bunu yaparken de kimsenin karşıdakinin beklentilerine karşılık verme gibi bir endişesi de yok. Bunun sonucu da biraz egoist ve biraz da narsistik bireylerin bu duygu durumunu daha da güçlendirdikleri yeni alanlara zemin hazırlamakta.

    Aslında duygu diziliminde uzun süredir kendime sorduğum sorular var. Bu dönemin genel kodlarını anlamaya çalışırken cevabını bulduğumda daha da işimi kolaylaştıracak bir soru üzerinde yoğunlaşıyorum.

    Duygu dizilimini sıfırlayabilmek mümkün müdür? Yani çevremizdeki insanlara ve olaylara karşı takındığımız tavırların altında yatan duygularımızı yeniden düzenlesek ne olurdu? Restart vermek şeklinde anlayabileceğimiz bu durum, çevremizdeki herkesin bizim açımızdan hangi değeri ifade ettiğini yeniden düzenlemek gibi bir şey?

    Aslında toplumsal katman içinde hâkim geleneğin, kültürün ve hatta dini öğretilerin etkisinde kalınarak anlam yüklediğimiz duygu durumlarını, bu ilineklerden sıyırarak yeniden anlam verme çabasından söz ediyorum. Yani komşumuz için geliştirdiğimiz bir anlam dünyasının bu etkilerden bağımsız nasıl olacağını düşünelim. Ya da yakın bir akrabamız bizim için hangi anlam dünyasında gezinmekte. O’na karşı hissettiklerimizi, O’nun kendi özellikleri mi belirliyor, aramızda yaşanan duygusal bağ ve yaşantılar mı, yoksa ailemizin bizim O’na anlam yüklememizle ilgili etkisi mi?

    Toplumsal davranış kalıplarımıza etki eden ana akım gelenek ve kültürel değerlerin bir anlık askıya alındığını düşünün. Ve onlara yeniden anlam yükleme çabanızda nelerden beslenirsiniz, neleri rehber edinirsiniz?

    İşte bunların sıfırdan ele alındığı ve bu değişkenlerden bağımsız bir şekilde yeniden anlam yüklemeye başladığımız insanların bizim açımızdan hangi duygu dizilimine sahip olacağını hayal edelim. Onlara vermeye çalıştığımız duygusal yoğunluğun ölçüsünü de derecesini de bizim sıfırladığımız değer yargılarının algoritması puanlasın. Böyle bir duygu diziliminde kendi dahlimizle şekil verdiğimiz anlam dünyasının en önemli kavramı bence aidiyetsizlik olacaktır.

    İşte şimdiki bireylerin aslında mecbur bırakıldıkları soyutlanmış bir hayatta inşa etmeye başladıkları ortak değerin aidiyetsizlik duygusu olduğu gibi. Maruz bırakıldıkları toplumsal kültler, aidiyetsizlik gibi kök vermenin engel olduğu bir değer dünyasında yetişmekte.

    Bu dünyanın ana aksını herhangi bir şeye, bir olaya ya da bir kişiye karşı kendini ait hissetmemek ve ne olursa olsun oraya bağımlı kalmamak dürtüsü oluşturmakta. Çevremizde görüştüğümüz arkadaşlarla kurulan bağların aidiyet zemininde olmaması, en temel grup dinamiği olarak kullanılmakta. Paylaşılan ortak zaman veya sosyal ortamlar dahi, bireyin kendi bireyselliğinin hiçbir anına hükmetmeyecek şekilde yaşanmakta. Herkes kendi aidiyetinin üzerine bir şerh koymamak şartı ile sosyal bir iletişim ağı oluşturmayı kabul etmekte. Arkadaşlık gibi kavramlar dahi herkesin kendi bireysel dünyasına anlam katması ve o dünyayı mutlu etmesi üzerine inşa edilmekte.

    Bireyin kendi öncelikleri, tamamen hiçbir kişiye ya da duruma ait olmamakla anlam kazanmakta. Bireysel mutluluğun en önemli argümanı, ait olmadığımız olayların içinde bireysel mutluluğumuzu yakalama çabasının ötesine geçmemekte.

    Herkesin kendi özgürlük alanı ve kendi mutlu dünyasını yalnızca ve yalnızca bu bireysel aidiyetsizlik duygusu kıymetlendirmekte. Burada bazı aidiyetler var ki onlar bireysel mutluluğun aslında güçlü tutkalı, temellendiricisinden başka bir şey değil.

    Sportif alandaki bir takım aidiyeti veya siyasal arenada hissedilen politik bir duruş bile bireyin kendi mutlu dünyasını inşa etmek üzerine kurgulanmış durumda. Gençlerin bu anlamda yaşadıkları kendileri için ve topluma rağmen anlayışını, tecrübeli kuşaklar jakobenlik olarak düşünse de gençler açısından eşyanı tabiatına uygun bir durumdan başka bir şeyi ifade etmemekte. Hatta herhangi bir düşünceye ait olduğunuzu düşünmek bile, bireysel anlam dünyanızın genel terminolojisi ile çatışmakta. Herkesin kendi sınırını bu şekilde belirlediği bir yaşamın, yeni anlam dünyasında aidiyetsizlik gibi bir duygunun bireyin kendini özgür ve mutlu hissetmesi açısından ne kadar doğal ve gerçekçi bir duygu durumu olduğunu birçok farklı görüş sahibi tahmin bile edememekte.

    Duygu dizilimini kodlarken mevcut hiçbir şeyle ortak duyguları yaşayabilmek anlamında bağ kuramama olarak düşünebileceğimiz aidiyetsizliğin önümüzdeki yılların çok önemli bir kavramı olmasını beklemekteyim.

    Yaşamsal formların, gündelik hayat tarzlarının giderek ve hızlı bir şekilde bu duygunun etkisine girdiğini söyleyebilirim. Hissettiğimiz duyguların, böyle bir sanal metaforun etki alanına girmemesi için hiçbir neden olmadığını, temel duyguların bu konuda zaman aşımı gibi bir şansının dahi bulunmadığını düşünmekteyim.

    Artık, dijital dünyanın kendi kanunları ve hegamonyası altında bireysel çağ da başlamış durumda. Sadece bireyin kendi önceliklerinin temele alındığı, herhangi bir kurumsal ya da sosyal dokuya bağlanmadan, yalnızca ve yalnızca sanal dünyanın gerçeklerine ayak uydurulmaya çalışılan yapay bir yaşam formuna tabiyiz.

    Burada ait olunan tek gerçekliğin bireyin kendi öznel yapısı, kendini kendi yapan özellikleri ve bu özelliklerin herkes tarafından fark edilmesi olduğunu söyleyebiliriz. Artık duygularımızı harekete geçiren gücün toplumsal değerler ve sosyal katmanlardan oluşması için herhangi bir nedenimiz yok. Çünkü bu değerler ile bu değerlere hizmet eden aracı reseptörlerin arasında aidiyetsizlik gibi bir yalıtım maddesi bulunmakta. Hiçbir şekilde sosyal hareketliliğe izin vermeyen ve geçişken özelliklerin arasındaki bağları çalıştırmayan bu duygunun temel motivasyon kaynağı da sanal dünyada sunulan sanal gerçekliklerdir. Böylesine güçlü bir sanal gerçekliğin tahkim etmeye çalıştığı dünya düzeninin, bu yapıya karşı koyabilecek yeni enstrumanlar geliştirmesi elzemdir.

    Elbette öncelikle böyle bir durum olduğunu kabul etmek ve eğer bu kabul sağlanmışsa bu sefer de bu durumu değiştirilmesi gereken bir sorun olarak görmek gerekir. Gelecek kuşakların kendilerini daha mutlu hissettikleri ve yaşamdan bu şekilde keyif aldıkları bir dünyada hepimize yetecek kadar sanal mekân olduğunu düşünüyorsak da zaten sorun yok demektir.

    *Kendimizi önce mevcut dünya içinde revize edecek bir gelişimsel süreçten geçiremedikçe,

    *Aramızda kuşak farkı olduğunu düşündüğümüz gençlerin günlük yaşam becerilerini şekillendiren dijital dünyanın alfabesini öğrenemedikçe,

    *Yeni sosyal ve kültürel değerlerin hayatın içine alınmasına kökten bir reddiye ile karşı koydukça,

    *Bireylerin kendi düşünce yapılarını sonuna kadar öğrenmeden, bildiğimiz ezberleri okumaya devam ettiğimiz sürece,

    *Bilmediklerimizi öğrenmeye çalışmak yerine, bildiğimiz dilin alfabesi ile okuma konusunda ısrarcı olduğumuz sürece,

    *Terakki ve gelişimsel süreçlerin bu şekilde sancılı geçişlerle yaşandığını, önemli olanın bu süreci kontrol edebilme yetisi olduğunu kabullenmedikçe,

    Ve en önemlisi her durumu, her olayı ve her çağı kendi koşulları ile değerlendirme çabasına giremedikçe bu ve benzeri kavramların hayatımızda daha da fazla yer alacağını söylemeliyiz.

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • 8 MART

    Aslında böylesine günlerin iki ana amacı vardır.

    Ya farkındalık oluşturmak istersiniz ya da ziyadesi ile mutlu olduğunuz durumları taçlandırma girişimidir.

    İşte bu iki temel amacın dışına sapan ve hatta kendi içinde bir takım gariplikler barındıran bir günü yani bu günü idrak etmeye çalışıyorum.

    Şu an yani 8 Mart 2024 sabahı, üniversiteye hazırlanan öğrencilerime deneme sınavı yapıyorum. Onların heyecanlı ve bir o kadar da kaygılı bakışları arasında ben de bir şeyler yapmalıyım düşüncesiyle sarıldım kaleme. Zaten uzun bir süre, yalnızca çevrenizdeki eşyaları incelemek oldukça can sıkıcı.

    Öğrencilerimin çoğu bugünün muhataplarından. Yazdığım konuların direkt kendilerine yönelik olduğunu bilseler eminim hararetli bir tartışma ortamı oluşurdu.

    İşte bu şekilde kaleme alınan notlarda günün anlam ve öneminin yanında bugünün kendi içinde barındırdığı paradokslara da değinmeden olmaz.

    Öncelikle 8 Mart gününün kendi hikayesini zaten bilmekteyiz. Bundan sonrasında nasıl hikayeler yazılmakta bence mühim olan bu.

    Kadınlar, fizyolojik olarak görece bir yetersizliği, mental anlamda çok üstün oldukları vasıflarının arkasında bir türlü tutamamışlar. Ya da geleneksel bakış açısına boyun eğme konusunda kabulcü anlayışa zorunlu olarak boyun eğmişler.

    Zaman zaman annelik içgüdüsünün zırhına bürünmüşler, zaman zaman kadın olmakla anneliği bütünleşik bir anlamda kabul etmişler. Kadın olmanın zorluğu devreye girdiğinde anneliğe sığınmışlar, annelik kendini öksüz hissedince kadın olmanın saf cüretkarlığına soyunmuşlar.

    İkisini birbirinden ayırdıklarında sanki bir ayakları aksak olacakmış gibi ürkek ve narin olmaktan da hiç geri durmamışlar.

    Geçmişten bugüne daima gelenek ve dinin mihmandarlığına başvurmuşlar. Ama bu akıl danışmanlığında dahi, baskın karakterlerin kendine özgü bakış açılarından beslenmişler.

    Büyüdüklerini düşündürten her emarede, belirlenmiş bir objenin çağrıştırıcısı olmuşlar. Ayakları üzerinde durma şeklinde kurgulanan her hayat planında, ilk sözü de son sözü de daima başkalarına bırakmışlar.

    Günümüze geldiğimiz de her ne kadar bakış açısındaki değişimleri görsek de karşı cinsle dengelenme mücadelesine maruz bırakılmaya yine devam etmekteler.

    Biraz düşününce çoğumuzun hak verdiği konularda düşünme eylemini kestiğimiz an, haklarını arama mecburiyetine yeniden koyulmaktalar.

    Dedim ya böyle bir günde kadın olmak kavramını anlamaya çalışıyorum.

    İlk başta geleneğin kabul gördüğü ve mutlaka gözetilip korunması gerekir anlayışının altında ezilmekten, kendilerini ifade edecek farklı bir mecraya hiç çıkamamışlar.

    Erkekler olarak bizler ise dini müktesebatın bakış açısındaki daima korunup kollanması gereken varlıklar anlayışını, çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da tevil yoluna gitmişiz.

    Artık onlar açısından söylenmesi gerekenler değil bizim açımızdan kendi yanlış anlamalarımızı sıralama vakti.

    *Öncelikle kadınlar her türlü geleneksel anlayışın mâdur ve güçsüz tarafı olarak algılanmamalıdır.

    *Toplumsal arz her propagandada cinsel bir meta aracı olarak kadınları kullanmamalıdır.

    *Kadınların kendilerini ifade etme biçimleri; pozitif ayrımcılık, centilmenlik ve buna benzer eşitleme temelli anlayışlara bağlı olmamalıdır.

    *Kadın olmanın kendine has zorluklarını bertaraf etme adına işin içinden çıkılamayan daha zor durumlara kadınlar sürüklenmemelidir.

    *Sözün, mekânın ve davranışın öncelik sırasını cinsiyet temelli değer yargıları belirlememelidir.

    *İnsanlık evrensel değerinde öncelenen konuların başında hak ve sorumluluk temelli paradigmalardan taviz verilmemelidir.

    Aslında bu durum, şu şekildeki gariplikleri içinde barındırmıyor mu?

    İslam dini açısından ele aldığımızda en narin varlıklar olarak görünen kadınları, toplumsal yaşama kazandırmak yerine istemedikleri hayatları yaşamaya zorlayarak neyi amaçlamaktayız.

    Yine eğer dini referanslar üzerinden gidecek olursak Yaradan’ın nazarında hatırı sayılır bir saygınlığa sahip kadınlar, reel hayatta bu duruma neden istedikleri ölçüde kavuşamazlar. Unutmayalım ki inandığımız dini bize anlatan elçimizin eşlerinden birisi de kendi döneminin önemli bir kadın figürü ve işinin ehli bir ticaret erbabıydı.

    Neticede inandığımız dinin temel saiklerini bile çoğu zaman erkek egemen bir jargonla anlamaktayız. Hasılı ahiret hayatı ve cennet gibi metafizik anlayışların yorumunu dahi hedonist bir bencillikle erkek üzerinden okumaktayız. Oysa din dili ve ilahi mesajların arkasında yatan esas vurgunun bu olmadığını bile bile. İnsanların ahiret hayatının mutluluk temelli ama cinsiyet temelli olmadığını göre göre. Üstelik bu konuların esas kurgucusu Yaradan’ın, kadın üzerinden yaptığı hassas vurguyu inatla tevil yoluna giderek.

    Aslında her konuda olduğu gibi dinimiz açısından da kadınların dünya üzerindeki konumlanmasını sorgusuz bir ikrar ile değil analitik bir sentezleme ile kabul etmekteyim.

    En basitinden kadınların imametlik ya da cenk meydanında ordu komuta etmekten el çektirilmeleri yine kendi içinde mantıklı argümanların bir araya getirilmesi ile makul bir şekilde anlaşılabilir. Kadınlık fizyolojisinden kaynaklı bu tür görevlere uygun olmayacakları, onlara bahşedilmiş değer menbaından hiç bir şey eksiltmeyecektir. Yine, erkeklerin onların bahşedilmiş bir takım özelliklerine sahip olmamasının yetkinsizlik olarak algılanmaması gibi.

    Zira Adli İlahi’nin mutlak manada tesisinde en ufak bir sapma olmaması adına oluşmuş müesses nizamın ancak bu şekildeki bir tefsirinden yola çıkarsak, kadınların da erkeklerin de kalbi mutmain olduğunu görebiliriz. Yazının başında dedim ya, böyle bir gün eğer farkındalık oluşturmak için ya da her şeyin istendik şekilde sürdüğü hayatta bir taçlandırma merasimi değilse neden var.

    Emeğin ve bu emeğin karşılığında hak edilen her türlü durumun kutlanması için böyle günlere ihtiyaç olmadığını düşünüyorum. Yalnızca insanlık evrensel değeri temele alınarak oluşturulan ve her anı kuşatan yeni bir bakış açısı ile tek gün kutlamalarına da gerek kalmayacaktır.

    Kadınlar ile ilgili verilmesi gereken mesajın onların toplumsal hayatın temel dinamikleri içinde, herkes kadar hak ve söz sahibi olduğu bir bakış açısının sağlanmasından geçtiğini savunuyorum.

    Hemen her gün yaşanan kadın cinayetlerinin ardından da; televizyon programlarının başat aktörü olarak izlediğimiz bunalımsal hayatlarda da kendi yanlışlarımızı düzeltme vakti değil midir?

    Vakit kutlama vakti değilse ne vaktidir?

    Farkındalık oluşturmak istemiyorsak neyi amaçlıyoruz?

    Galiba böyle günleri; biz erkeklerin yanlış anlamalarımızı bırakarak, kendi öz eleştirimizi yaptığımız vakit olarak tanımlayabiliriz.

    Esasında bu tür konuları (kendimden başlayarak) şartsız ve koşulsuz doğru anlamaya çalışan erkeklerin sayısında hatırı sayılır artışlar olduğu zaman, anmamıza da gerek kalmayacaktır, kutlamamıza da.

    Kutlamamı desek anmamı bilemediğim bugün için benim bulduğum çıkış yolu ile sözü bağlamak isterim.

    Bu kadar lakırdıtan sonra başta eşimin kadınlar günü gibi bir cümle ile devam etme gafletine düşmeyeceğim. Ben onun hayat mücadelesinde her konuda yanında olduğumu hissettirmeyi, en güzel kendimi ifade etme biçimi olarak görüyorum.

    Yalnızca kadın olmanın zorluğunu, erkek olmanın kolaylığı ile eşdeğer bir yapıda kabul etme önerisinde bulunacağım. Dediğim gibi bu bir eşitleme mücadelesi değil eşdeğer kabulün temellendirilmesi girişimidir.

    Finalde ise şu soruyu sormak istiyorum.

    Bugün için biz erkekler açısından 8 Mart Dünya yanlış anlamaları bırakma ya da 8 Mart Dünya öz eleştiri günü diyebilir miyiz?

    Sağlıcakla kalın…

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • EDEBİYAT ŞEHRİNDE AKADEMİ GÜNLERİ

    Son yıllarda şahit olduğum en etkileyici faaliyetlerden birisi olmuş.

    Kahramanmaraş İl Milli Eğitim Müdürlüğümüz gerçekten çok iyi bir iş çıkarmış.

    İlk lansmanını duyduğumda oldukça heyecanlı bir şekilde başvuruda bulunduğum Öğretmen Akademileri eğitimlerinden Edebiyat Akademisi benim için en uygun olanıydı. İçimdeki buğulu ürpertinin böylesine keyifli söyleşilerle huzura kavuşacağını tahmin ediyordum ama beklentilerin çok üstünde olacağını kestiremedim.

    Beni bilen bilir konuşmayı çok beceremem ama bu çalışmaları yazmazsam kendi muhasebemde onlara borçlu kalırdım.

    Her hafta sonu saat 14:00 ile 16:00 arasına planlanan Edebiyat Akademisinin ilk bölümü tamamlandı. 12 bölümlük bu izlencenin zaman aralıkları içinde bir solukta tükenmesi benim için üzücü. Ama tek tesellim haftaya başlayacak yeni bölümünün olması.

    İzlence diyorum çünkü tam bir sanat eseri izledik. Dinleyerek tadını çıkaramadım çünkü hemen bitti diyenler aynı zamanda izlemeliler. Konuşanla konuşulanın armonik olarak bir bütünlüğü temsil ettiğine kanaat getirdiğiniz her etkinlik sadece dinlenmemeli, aynı zamanda izlenmelidir. Bana göre konuşmalar yalnızca dinlenilmez aynı zamanda izlenilir de. Çünkü sözün etkisini olması gerektiği kadar alabilmek için söyleyenle birlikte yorumlanması, içselleştirilmesi gerekir. Bu anlamda hazırlanan konsepti bu şekilde kim düşünmüş, neyi kurgulamış bilmiyorum ama edebiyat şehri Kahramanmaraş için mükemmel bir kazanım olmuş diyebilirim.

    İşte böyle bir hazırlıkta edebiyat şehrinin ismi ile hemhal olmuş kültür merkezi de kendine yakışır bir şekilde sizlere kapılarını açıyor. Necip Fazıl Kültür Merkezi’nden bahsediyorum. Alt katta bizleri bekleyen yüzlerce koltuğun 2 saatliğine Edebiyat Akademisine tahsis edildiğini anlamanız için o alana girmeniz yeterli. Zaten hafif loş bir ortamda edebiyat duraklarını hayal etmeniz adına mistik bir ortam kendiliğinden oluşmuş. Yapmanız gereken tek şey, sizi bu duraklara götürecek edebiyat emektarlarına kulak vermeniz. Onlar zaten muhayyilenizde oluşacak birçok edebi sırra vakıflar.

    Yaklaşık 50 kişiden oluşan grubumuzun büyük bir bölümü kanaatimce edebiyat öğretmenlerinden müteşekkil. Arada benim gibi gönlü edebiyata yanık felsefeciler de olabilir. Beklediğimiz her zaman diliminde ne ile karşılaşacağımızı içimizden geçirip duruyoruz, acaba bizim gibi düşünce açlığı çekenlere nasıl bir menü hazırlanmış diye.

    İlk haftaki konuşmacılar “Edebiyat ve Hayat, Hayal Gücünü Eğitmek” yörüngesinde birikimlerini paylaştılar. İlk sözü alan bir edebiyatçı ve eski bir İl Milli Eğitim Müdürlüğü idarecisiydi. Duran Doğan hocamızı dinlerken doğrusu hem etkilendim hem de imrendim. Büyükşehir Belediyesi uhdesinde yapılan kültür edebiyat faaliyetlerinde çok nitelikli çalışmalar yapıldığına şahit oldum. Üstelik anlatılanların; ne bir kimlik kaygısı, ne bir ideolojik perspektif, ne de çalışılan kurumun politik sapaklarından geçmeden yapılması maksadın hâsıl olması için yetti de arttı. Gerçekten bir belediyenin kültür elçiliğine soyunurken verdiği mücadeleyi, edebiyatla anılan şehirde ve yine edebi enstrümanlarla veriyor olmasını fazlası ile takdir ettim.

    Yaratıcı şehirler tanımlamasını öğrendim. Kahramanmaraş’ın bu yolda ciddi yol kat ettiğini duydukça gururlandım. Kültürel kodlarımızı sayarken; şehrimizin milli mücadele dönemi kahramanlığı ve gastronomi açısından dondurmayı temele koyarsak bu üçlemede son halkanın edebiyatla tamamlanması adına çıkarılan yayınların kıymetli geri dönüşlerini dinledim. Elbette geçmişe baktığımızda bu kültür hazinesinin esas malikleri öylesine güçlü bir temel atmışlar ki hiç kimse (farklı şehirler) bu mirasa ortak olmaya çalışamıyor.

    Edebiyat kimliği şehrimizle öyle bütünleşik bir hal almış ki Necip Fazıl’ın araladığı kapıdan Erdem Bayazıtlar, Nuri Pakdiller, Rasim ve Alaeddin Özdenören kardeşler, Ali Kutlay’lar koşarcasına gelmişler. Hiciv sanatının şiirle temsil edildiği yanda merhum Abdurrahim Karakoç’un, müzikle temsil edildiği tarafta Âşık Mahsuni Şerif’in emekleri inkâr edilemez.

    Hatta bu edebiyat şehrine mutlaka bizim katkımız da olmalı diyerek başka diyarlardan gelenleri düşündükçe, galiba bu şehir bu konuda efsunlanmış diyesiniz geliyor. Cahit Zarifoğlu’ndan, Sezai Karakoç’a, Mehmet Akif İnan’dan isimlerini burada sayamadığım birçok düşünüre kadar sanki bu konuda ahitleşmişler gibiler.

    Duran Doğan hocamızın şu cümlesi benim için oldukça önemliydi. Birçok konuda yetkin olmanız kadar bu yetkinliğinizi birilerine anlatamıyorsanız, kendinizi ifade ettiğiniz kadar mutebersiniz. Bu anlamda uluslararası arenada Kahramanmaraş’ın yaratıcı şehirler klasmanına dâhil olmasının şifreleri de galiba burada saklı.

    Akademinin ilk dersinde ikinci sözü alan Mustafa Köneçoğlu hocamız da keyifli ve akıcı bir sohbetle zihnimizde kalıcı izler bıraktı.

    Mustafa hocamızın edebiyatın duayen isimlerinden yaptığı alıntılar ve hayal etmek kavramı üzerine çıkarımları oldukça etkileyici ve enteresandı.

    Klasik edebiyatın temel kuramcılarından da esintiler vardı, modern dönemin gerçeklerini temele alanlardan da. Reşat Nuri, Ömer Seyfettin ve o dönem edebiyat geleneğinin hayal gücüne yükledikleri anlam sapmalarından söz edildiği an farklı mecralara girilmiş oldu. Mustafa hocamız gerçekten saatlerce dinlenip çok şey öğrenebileceğimiz bir yazar.

    Ama onu dinlerken çok önemli bir detay sürekli dikkatimi çekti. Hocamız; Necip Fazıl, Sezai Karakoç veya Yedi Güzel Adam’ın yaşadığı dönemi hatta teknoloji çağının etkisindeki edebiyatçıların hayal etmek kavramını nasıl algıladıklarını çarpıcı cümlelerle tahlil etti. Kendisi de hayal etmek konusunun temeline umut kavramını koydu.

    Ama umut kavramını çok farklı bir alana taşıyarak da bizleri bambaşka bir metafora sürükledi. Çünkü umut kavramını Bay Frankl ile temellendirdiğinde aynı zamanda varoluşsal dünyanın da kapılarını aralamıştı. Auschwitz kampında yaşananların, yani insanın anlam arayışında yeni bir döneme girdiği ikinci dünya savaşı öncesi ve sonrası dönemleri, aynı zamanda varoluşsal sorgulamaların inşacısı olarak da görmemiz gerekir.

    İşte böyle bir tabloda Mustafa hocamız tarafından hayal etmek konusunun temeline alınan umut kavramı; hayatın merkezine kaygı, belirsizlik, ait olmama ve tiksinti kavramlarını yerleştiren varoluşçularla çözümlenmeye çalışıldı. Hocamızın konuyu ele alışı oldukça keyifli ve sıra dışıydı. Sartre ve Heidegger gibi isimleri duydukça hem nabzımın yükseldiğini hem de yüzümü bambaşka perspektiflere çevirdiğimi hissetim. Hocamızın T. Adorno’dan dahi alıntılar yaptığı nefis söyleşisinde bir felsefeci olarak filozofların edebiyata bu kadar tesir ettiğini görmekte ayrıca gurur verdi.

    Edebiyatta hayal etmek kavramının bu kadar önemli olduğunu ancak böylesine geniş bir düşünce yelpazesinde dinlersek kavrayabilirdik. Onlardan öğreneceğim çok şey olduğunun bir kez daha farkına vardım. Mustafa hocamızın günümüz edebiyatçılarından söz ettiği bölümlerde teknolojik dünyanın edebiyatı da çepe çevre kuşattığını gözlemledim. Sözün, iletişimin ve insanın anlam arayışının teknolojik dünyada yankı bulması için bu argümanlarla mücadele edilmesinin de önemine vakıf oldum.

    Finalde Mustafa hocamızın Ulus Baker’den alıntıladığı cümlelerle dersi bitirmesi karşısında, hem sınırsız bir düşünsel çeşniye, hem de Edebiyat, Felsefe ve Psikoloji’nin ne kadar çok alanda yollarının kesiştiğine bir kez daha şahit oldum.

    İlk iki dersi bitirerek ağızlara sürülen bir parmak balın gelecek haftaya kadar etkisini yitirmemesi en büyük dileğim.

    Bu akademiyi organize eden ve bu çalışmalara emeği geçen herkese yeniden ve yeniden teşekkür etmek istiyorum. Edebiyat’ın ve elbette Felsefe’nin olduğu her yerde umut da vardır, tartışmaya açık sınırsız konu da.

    Bu akademi de bizlere yol gösteren, bizleri misafir eden ve organizasyon çalışmalarını üstlenen herkese çok teşekkürler. İl Milli Eğitim Müdürlüğü Şube Müdürü Ahmet Akküncü hocamıza ve koordinatörümüz Yüksel Eskalen hanımefendiye emekleri için teşekkür etmek isterim.

    Ayrıca Teşekkürler

    @Kahramanmaraş İl Milli Eğitim Müdürlüğü

    @Duran Doğan

    @Mustafa Köneçoğlu

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • 6 ŞUBAT’IN SENE-İ DEVRİYESİNDE KÖTÜLÜK PROBLEMİ

    O gün; belki de birçok insan için yüreklerdeki anlamsız sızının acı şekilde son bulacağı bir geceye uyanmaya hazırlanıyordu. Öğleden sonra usulca başlayan kar taneleri, gökyüzünden kuvvetli bir şekilde kendini bırakmaya akşam için hazırlanmıştı. Yağan karın yoğunluğunu artırması, okulların sadece bir gün sonra tatil edilmesinin habercisi değildi. Aynı zamanda uzun bir süre açılamayacağını da söylemek üzereydi. Kimisi şubat tatilini bir gün daha uzatacak olmanın rahatlığında, kimisi de bir gün sonra kutlanacak doğum gününün telaşındaydı.

    Tüm sevdiklerinin yanlarında olmasını istedikleri için özellikle bu tarihi seçen ve bir ömür süreceklerini düşündükleri mutluluğa ilk adımlarını atan genç kızlar, 5 Şubat Pazar gününü ne çok sevmişlerdi. Oysa bir gece önce giydikleri gelinliklerin kar beyazı masumiyetini en mutlu günleri olarak tarihe not düşmeye hazırlanırken, bu tarihin ya ikinci doğum günleri ya da son nefeslerini verdikleri ölüm günleri olacağını bilselerdi, muhtemelen korkudan delirirlerdi.

    O gece, tatil nedeni ile misafirlikte yatıya kalanlar son geceyi yaşadıklarını haber alsalardı, evlerinden dışarı çıkmazlar ya da hiçbir yere sığamayacaklarını düşünerek korkudan dağlara kaçarlardı.

    Gecenin ilerleyen saatlerinde uykusu kaçtığı için camdan bakan insanlara da kalbine inşirah versin düşüncesi ile iki rekât namaz kılan insanlara da rastlamak mümkündü.

    Efkârlanarak iki kadeh içen birisi, belki de böyle bir ânı ayık kafa ile tecrübe etmek istememişti.

    Ocakta süt ısıtan annenin günlerce yanında aç yatacak bebeğini her zamankinden daha fazla doyurmak istemesi, belki de vicdanını rahatlatma girişimiydi.

    Sabaha karşı yani saatler 04:17’yi gösterdiğinde gökyüzü, yerin altından gelen seslere nazire yapar gibiydi. Seslerin uğultusu arttıkça gökyüzündeki şimşekler daha kuvvetli çakıyor, evler bir beşik gibi sallandıkça etraf daha fazla aydınlanıyordu. Bir dakika sanki bir yıl gibi geçtiği için hiç kimsenin ne yapacağını bilemediği bu korkunç temâşâ sahnesi, herkesin o ana kadar yaşadığı ömrün tamamına denk gelen bir zaman dilimiydi.

    Bir buçuk dakika sonra, çok geniş bir coğrafyada belki de bir daha önceki hayatın geri gelmeyeceği yeni bir dönem başlamıştı. Yalnızca ölenlerin kurtulmadığı, kalanların da her gün öldüklerini düşünecekleri uzun bir sürecin habercisi, çok sancılı geçen bir gecenin doğurduğu günün ilk ışıklarıydı.

    Çevrede toz duman ve enkazlar arasında ölmek istemediğini haykıran çığlıkları, yanlarında ona sarılarak ölmüş insanların sessizliği bastırıyordu.

    Bazıları için kıyamet kopmuş, kimileri için de kıyametin provası yapılmıştı. Mahşeri kalabalıklar içinde herkesin önce kendini kurtarma sonra da sevdiklerini arama mücadelesi, bunun bir rüya olması için dua edenlerin sayısından kolayca anlaşılabilirdi.

    Bir annenin on aylık bebeğine sarılmış bedeni, çok kısa yaşadığı bu dünyada ona doyamadığını ve aynı mezarda yatmak istediğini anlatıyordu. Ölen bedenlerin teşhis edilmesi ve teşhis edilenlerin de kendi cenazeleri olması için dua eden insanlar, bu kadarcık bir ümidin kendilerine çok görülmemesini ister gibiydi.

    Gurbette görev yapan genç bir öğretmen tatil için yanına çağırdığı ailesinin kendisi ile gurur duymalarını dinlerken, başını öne eğip yüzü kızarsa da vakar halinin görülmesini de istiyordu. Ama artık mutluluktan ayağı yerden kesilircesine yastığa baş koyduğu gecenin sabahında, ailesi ile birlikte memlekete gitmek üzere hazır bekletilen cenaze arabasına bırakılacak olmanın mahcubiyetini yaşıyor gibi uyuyordu.

    Cansız bedenlerin ceset torbalarına bırakılması ile başlayan defnedilme telaşı, hayatta kalanların sağlığı açısından oldukça önemliydi. Başka bir durumda onların yaşaması için kendi canlarından vazgeçecek insanların, şimdi hastalanmamak adına cenazelerini bir an önce mezara bırakma çabasını görenler, ne kadar garip bir dünya demekten kendilerini alamazlardı.

    Bir babanın, evinin enkazında yatan kızının sadece eline uzandığı anın tasfiri ise oldukça zordu. Üşümemesi için tuttuğu elin ölmüş kızına ait olduğunu bilen baba, kar altında donmak üzere olan kendi bedenini çoktan unutmuştu. Ölümün soğuk yüzünü kızının ellerinde hissetmeyi reddediyordu. Soğuktan donmak üzere olduğunun farkında bile değildi. Üzerine düşen kolonun altında kalan küçük kız gözlerini hayata çoktan yummuş olsa da babalar kızlarının daima yanındadır der gibi kızına bakıyor ve elini bir an olsun bırakmıyordu.

    Birbirine sarılmış eşlerin yüzlerine yansıyan hafif tebessüm, hiç değilse hep birlikte ölüme yürüdük huzurunu taşıyordu. Cenazelerin günler sonra yer altından çıkarılması ile sevinen birçok insan, onları tekrar toprak altına gömmeden önce son bir vedanın buruk sevincini yaşıyordu. Enkazdan sağ çıkan bir çocuğun görevliler tarafından eline tutuşturulan muhabbet kuşuna kavuşması görülmeye değerdi. Çünkü o kuşu, enkazdan sağ çıkamamış olan babası çok fazla seviyordu.

    Kimsenin acıları yarıştırmak gibi bir niyeti yoktu. Ama yaşanan felaket sonrası şahit oldukları her hikâyenin bir diğerinden daha hüzün verici olduğunu gördükçe, acaba acıların sınırı nerede duracak? Sorusunu sormaktan da kimse kendini alamıyordu. Bir dakikada elli binin üzerinde insanın yaşama veda ettiği bu felaketin elli seneden fazla sürecek kalp yarası, Yaradan’a neden bu olaylarla karşılaştık? Sorusunu bir kez daha sordurmuştu.

    Bu tarihle ilgili ne söylesek az ne düşünsek yetersiz.  Felaketin üzerinden henüz 1 yıl geçti ama sanki bu olayla doğduk, bu olayla büyüdük ve bu olayla yaşlanacağız. Herkesin kendine göre travmalar geliştirip yeni bir hayata başladığı ama eski alışkanlıkları da bırakmadığı zamanlardan geçmekteyiz.

    Çocukların bir anda olgunlaştığı, yetişkinlerin de çocukça kaprislere başladığı bu felaket için herkesin kendi dünyasında yaşattığı hikayesi de farklı.

    Bir depremzede olarak ben de bu doğal afetin neresindeyim deyip duruyorum. Zihnimde bu sorulara cevap bulmaya çalıştığım her an, düşünce dünyamı şekillendiren kavram haritasını da gün yüzüne çıkarıyorum.

    Tarihte yaşanan meşhur Lizbon depremi yıllar önce çalıştığım İlahi Adalet meselesinde anlatılan en korkunç örneklerden birisiydi. İlahi Adalet konusunda Yaradan’ın bu konulara nasıl bir dahli olduğu veya dünyada yaşanan bunca kötülüğün Yaradan’la nasıl ilintilentirilmesi gerektiğini savunmuştum. İki farklı dine mensup ve farklı dönemlerin filozofları açısından (Gazali-Leibniz) kötülük probleminin nasıl anlaşılması gerektiğini analiz etmiştim.

    Şimdilerde ise yüksek lisans tezimi kitaplaştırıyorum. Kitabımda artık kötülük problemine örnek verilmesi gerektiğinde, tabi (doğal, fiziki) kötülüklerle ilgili Kahramanmaraş depremlerini tasvir ediyorum. Ayrıca bu olaylarla Yaradan arasında nasıl bir illiyet kurulması gerektiğini de kendi kurduğum metodolojimle çözümlemeye çalışıyorum.

    Bilimsel ve psikolojik veriler doğrultusunda kurguladığım argümanları bu konular çerçevesinde temellendiriyorum. Tabi son tahlilde, Yaradan ve dünyada yaşanan kötü olaylar arasında bulunan illiyetin, nasıl O’ndan bağımsız ve O’nun sıfatları ile çelişmediğini izah etmeye çalıştığım bir takım çıkarımlarım var.

    Ama nihayetinde bu tarihin benim dünyamdaki en somut neticesi, çevremde yaşadığım ve benim de içinde bulunduğum trajedik tablo. Bu afetlerin neden bu kadar acı sonuçlarla yaşandığına cevabı, öncelikle tedbirlerin nasıl alınması gerektiğini anlatan uzmanlar verebilir. Ben, işin din felsefesi bağlamında nasıl anlaşılması gerektiğine kafa yorabilirim.

    Umarım bu tür durumlardan ders çıkarma kabiliyetimiz daha da gelişir ve bu olayların bu denli acı sonuçları ile karşılaşmayız. Kendi açımdan naçizane düşüncem, temele insan faktörünü aldığımız her durumun sonunda iyi ya da kötü olayları açıklamamız daha objektif olacaktır. Aksi halde her olayın sebebini Yaradan ile ilişkilendirdiğimizde kötülük problemini de dünyadaki kötülükleri de üstlenecek bir sorumlu bulmamız zor olmaz. O’nun bizler için daima iyiyi istemesini temele aldığımız her olayın sonu, bizim de O’nun iyilik nüvesini dünyaya ektiğimiz güzelliklere çıkacaktır.

    Bu felaketlerle bir daha karşılaşmamak gibi bir temenniyi, bu felaketleri daima hazırlıklı karşılamalıyız gibi bir anlayışa dönüştürmek elzemdir. Bu bakış açısını kazandığımız an, şehrimiz ve ülkemiz adına artık çok farklı şeylerin konuşulduğu zamanlara ulaşılmış demektir. Eleştiri kültüründen beslenerek geliştirdiğimiz statik döngü, yeni olayları kavramamıza neden olan bir körlük durumundan başka bir şey değildir. Çünkü eleştirdiğimiz her konuda, kendi noksanlıklarımıza da genişleme alanlarını açmaktayız. Kendi tekamülümüzü tamamlayamadığımız sürece, çevreyi ve diğer insanları istendik davranışlara yönlendirme şansımız yoktur. Hayatımın sonuna kadar kendimle ilgili gelişimlerde gözlerimi kapamamaya ve bir şeyleri olumlu yönde değiştirmek istiyorsam buna kendimden başlamam gerektiğine inanmaya devam edeceğim. Devamında ise çevremdeki olumsuzlukları düzeltmenin yollarını aramaya.

    Son tahlilde değişime kendimizden başlamak zorunda olduğumuzu kabul etmemiz belki çok zor olacak ama kendimizi değiştirmeyi başladığımızda, çevremizin zaten hiçbir uğraşa gerek kalmadan dönüştüğünü görmüş olacağız.

    Tekrar hepimizin başı sağ olsun, hepimize geçmiş olsun.

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • SEKÜLER DÜNYANIN KÜLT ARAYIŞI (SOSYAL MEDYA)

    Günümüz dünyasında insanların kendine uygun yaşam formları ve inanç sistemlerini en kolay şekillendirme biçimi yine seküler enstrümanlarda saklı. 1960’lı yıllarla başlayan ve yarı dînî yarı felsefî birçok akım ve düşünce biçimi hızla ilerleyerek müktesebatını genişletti.

    80’li yılların başı ile modernizm hareketlerinin son halkasına dijitalleşme yerleşti. Artık yenidünya düzeninde hızla yükselen bir değer olacak bireyselleşmenin en önemli yapı taşı bu kavram üzerine inşa edilmeye başladı.

    Modern dönemde birçok yönden farklı düşünce sistemine ayak uyduran insanoğlu, inançları ile ilgili ritüellerini de yavaş yavaş değiştirdi. Önce ana akım dini argümanların (yapılması mümkün olsun olmasın) tevil edilmesi ile ilgili fütursuz bir bilgi bombardımanı başladı. Ardından da reform hareketlerine gebe olan dönemde kilise-sect kavgasına benzer bir mücadele kendini belli etti. Bu mücadelenin o dönemden farkı, secteryan yapı tarafında olanların modern dünyanın literatürüne sadık kalmalarıydı.

    Amerika’da başlayan ve kısa sürede geniş kitlelere ulaşan New Age hareketlerin, seküler dünyada konformist yaşam biçimine uygun formüller geliştirmesi başta bu akımlara merak duyan kitlelerin ilgisini fazlası ile çekti. İnsanların dünyevi işlerini görece katı kurallar olmadan görmelerine salık veren bu yapıda, ruhun kendini tatmin eden psişik tatminlerine de geniş alanlar ayrıldı. Tabi bunları yaparken seküler dünyadan kopmadan hatta hiç zorlanmadan yapılan ritüeller, manevi bakımdan oldukça keyifli bir rahatlama yöntemiydi.

    Sayentoloji ve Moonculuk başta olmak üzere oldukça büyük kitleleri etkisi altına alan bu akımlar zamanla yerini, spritüel yaşam biçimlerini günlük hayata çok kolay entegre eden daha farklı akımlara bıraktı. Sahaja Yoga ve buna benzer düşüncelere günümüzde, Mindfulness gibi insanın kendi farkındalığının üst düzey biçimde yaşanması olarak özetlenen çalışmalar eklendi. (En azından bu durumu farklı okuyanlar olsa da sosyolojik olarak ve özelde din sosyolojisi açısından böyle bir algıdan söz edilebilir.)

    Artık günümüz dünyasının benimsediği insan ilişkilerine fazlası ile yer veren ve ruhun kendini huzurlu hissetmesini sağlayan düşünce ve eylemler, evrensel değerlerle sınırlandırılmış bir dünya vatandaşlığına herkesi kabule başladı. Amaç iyiliklerle dolu olan evrende bu enerjinin bulunmasını sağlamak ve bu alanı kovalamaktı. Yapılan hataların telafisi yine insanın kendi özünde saklıydı.

    Yaşamsal amacın gayesi mutlu bir dünya düzeni yaratmaktı. Tüm bunları denerken geleneksel inanç sistemlerinin belli başlı telkinlerinden de yararlanılmıştı. Modern dünyanın tüm konfor alanlarına cevaz veren bir inanç modelinde, kimse kolay kolay kaybeden olmayacaktı.

    Ana akım dini inançlar diyebileceğimiz semavi dinlerin bir takım retorikleri de zamanla bu çerçeveye yaklaştı. Günlük rutinlerini haftalık ibadetlerle tamamlayan insanların kendilerini rahatlatma yöntemleri (hangi dine mensup olurlarsa olsunlar) ibadethanede yapılan yardımlara evrildi.

    Zamanla yeni inanç formlarına uyum sağlayan insanlar, kendi menfaatlerine uygun cevaplar aramak üzere farklı mecraların kapısını çaldılar. Bu yolculuğun sonunda günümüz kült arayışının en istendik karşılığı dijital platformlarda bulundu. Artık herkesin kendi durumuna uygun cevaplarla karşılaştığı ve yeni yol haritasını belirlediği bir sosyal-dini rehberi vardı. Hatta bu rehber bir süre sonra öyle etkin bir yapıya büründü ki; artık herkes bu rehberin eğitiminden geçerek yeni uzmanlar olarak görev almaya başladı.

    Ayna görevi görerek yansıtma yapan dijital dünyanın modern çağda insanlığın yeni bir inanç kapısı haline geleceğini kendisi bile tahmin edemezdi.

    Aslında buraya kadar meramım yenidünya düzeninde insanın geldiği noktayı belirli bir zemine oturtmaktı. Çünkü insanların modern dünyada kendilerini huzurlu hissedebilecekleri bir manevi alan arayışları baş göstermişti. Bu anlamda semavi dinlerin imkân veren konularda kendilerini yenilemelerini, bazen bu dinlerin kendi bünyesinden doğan faktörler, bazen de modern dünyanın seküler çarkları engelledi.

    Milenyum döneme girildiğinde artık dijitalin içine doğacak bir jenerasyona rastlarken, bu dönemin literatürünü anlamakta güçlük çeken diğer nesiller de öncelikle bocalama yaşadı. Ama zamanla dijital enstrümanlar tüm dünyayı öyle bir etkisi altına aldı ki bu durumdan etkilenmeyen neredeyse kalmadı.

    Hatta yakın dönemde gündem olan tasavvuf eksenli birçok cemaat-tarikat yapılanmalarında bile bu durumun etkilerini görmek mümkündür. Özellikle 90’li yıllarda hızlı bir yükselişe geçen bu sosyal yapılar için en önemli amaç, nefsin köreltilmesi ve bireyselliğin azaltılması idi. Bu anlamda bu türdeki yapılarda bireyin nefsani arzularını dizginleyecek her türlü davranışın bir anlamı bulunuyordu. Hiç bilmeyen birisi için çok garip gelecek bir örnek verebilirim. Arkadaşının tasından çorba içen ya da O’nun kaşığını kullanan bir tarikat mensubunun yenilen yemekten sonra bulaşıkları yıkaması da bu amaca hizmet etmek içindi. Ama günümüzde bu tür dini yapılanmalarda bile seküler dünyanın biçimlendirdiği insan davranışlarını görmekteyiz. Artık yeni dönemde kendisine intisap eden müritleri yönlendirmek için sosyal medyanın da aktif kullanıldığını, yemeklerin de yemek şirketi tarafından organize edildiğini söyleyebiliriz. Bu örnekleri özellikle dijital çağın insan ve insanın inanç sistemi üzerindeki etkilerini vurgulamak için vermekteyim. Zikirmatikle sayılan zikirlerden de söz edebiliriz, sosyal medyada takip edilmesi için önerilen sohbet sitelerinden de. Beğeni yapılması için telkinlerde bulunan din insanlarının da en büyük çabası yönlendirdiği kitleyi modern çağın terminolojisi ile konsolide etmektir. Çünkü bu dönemin insan profili dijital platformun endezesinden çıkmaktadır.

    Artık günümüzün gerçeği bu ve bu dönemde dijital gereçlere maruz kalmayan çok az insanla karşılaşmaktayız. Önemli olan bu mecraların kullanılırken doğru filtrelere tabi tutulmasıdır.

    Yeni dönemin hâkim kült anlayışı artık dijital gerçeklik olmuştur. Hem dünyevi hem de uhrevi alanlarda onun filtresinden geçen her konunun bir alıcısı bulunmaktadır. Öyle bir etki alanından söz etmekteyiz ki bu mecranın belirlemediği hiçbir husus kalmamıştır. Aklınıza gelebilecek her konuda söz sahibi olan sosyal medya ve bunun tüketicileri bana göre yeni dini hareketler konusunda bu halkanın son zincirini oluşturmaktadır.

    *Artık dini konularda salaş bir vaziyette ekranı kaplayarak kendine göre içtihatlar geliştiren insanların argo diline bulanmış vaazlarından keyif almaktayız.

    *Ekrana çıkarken temele doğal olmayı alan ama kendisine baktığınızda paspallıkla doğallığı ayırt edemeyen kişilerin, canlı yayınlarda on binlerce insanla küfürlü konuşmalar eşliğinde dini konular hakkında ahkâm kesmesini izaha muhtaç bir durum olarak görmekteyim.

    *Uzmanlık alanı ne olursa olsun birtakım kitapları okuyan herkesin hitabet sanatını ustaca kullanması ile onun muhkem bir otorite olduğuna inandırılmış durumdayız.

    *Herkesin kolayca dini konuları istedikleri biçimde açılıma uğrattıkları bir mecrada artık güvenli bir limanımız olduğunu düşünmekteyiz.

    Sosyal medyanın gücünü hafife almıyorum ve ona saygı duyuyorum. Çünkü yazdığım bu satırları yine bir sosyal medya aracılığı duyuruyor olacağım. Ama bu benim için bir dilemma mı derseniz cevabım hayır olacak. Çünkü bu mecrada kendimi olduğu gibi gösterdiğimi ve hiçbir şekilde filtrelemediğimi düşünüyorum. Bu platformda bu şekilde davranan herkesi de tenzih ettiğimi hatırlatmak isterim.

    Ama neticede özellikle din ile ilgili konularda önemli bir kitlenin bu mecrada dolaşımda olan tam olarak neyi amaçladıklarını bilmediğim bir müptezel cenah tarafından konsolide edildiklerini üzülerek görmekteyiz.

    Tabi burada bu mecranın üreticileri ile şekillenen ve dini inancı ne olursa olsun seküler bir perspektifi benimsemiş tüketiciden de söz etmeliyiz. Çünkü bu platformun bir alıcısı olmalı ki pazarlayan kesim ile ilgili bu kadar fazla söz edebilelim.

    Artık sosyal medya ile her tür konuda fikri olan bir kuşaktan bahsetmenin ötesindeyiz. Çünkü artık kendine göre bir yaşam felsefesi oluşturmuş bu kitlenin hayatı okuması da inanç sistemlerine bakış açısı da çok farklı.

    Öncelikle kendisi başta olmak üzere hayatın her alanına muhalif ve mutlu olmayan bir kesimden söz edebiliriz. Muhaliflikten kastım politik bir duruş değil. Zaten mevzum bu da değil. O gün karşısına çıkan bir yaşlı amcanın kıyafetinden, işine geç kalmasına neden olan küçük bir talihsizliğe kadar her konuyu mevzu haline getiren ve bunu da sanal ortamın önemsemesini bekleyen mutsuz bireylerden bahsediyorum.

    *Bu bireyler yalnızlığı ve bireysel yaşamı önceledikleri için konfor alanlarında en ufak bir kesintiye tahammül edemeyecek durumdalar.

    *Daima kendilerini ön planda tutmak ve bireysellikleri ile mutlu olmak istemekteler.

    *Bir işleri varsa ondan mutlu değiller, yoksa da mevcut durumlarından şikayetçiler.

    *Geleneği sevmedikleri için muhafazakâr bir yaşam biçimleri de olsa bunu modernize edilmiş bir çizgiye taşıma eğilimindeler.

    *Hiçbir zaman doğal ev halleri ile görünmek istemedikleri için her zaman yüzlerini ve mental durumlarını filtrelemek zorundalar.

    *Bu mecralarda çocukluğunun travmaları ile yüzleşen kesimlere de rastlayabilirsiniz, içindeki çocuğu çıkaramayan kısıtlanmış kesimlere de.

    *Bireyselleşme o kadar ön plandaki herkesin kendine göre bir hikâyesi mutlaka var. Kendisini ister komik ister ciddi biçimde ön planda tutacak bütün argümanları ne pahasına olursa olsun sahiplenmekteler.

    *En fazla da toplumda bir yer edinemediğini düşünen insanların çırpınışlarını görmekteyiz. Farkındalık oluşturmak adına kendine bir hikâye uyduran çok fazla insan olduğunu da hissediyorum.

    *Bu platformlarda geçirilen zamanların kendi iş alanlarına aktarıldığında ortaya çıkacak artı değeri hesaplayamıyorum bile.

    *Ne yaparlarsa yapsınlar bu durumu kendine mübah sayan ve “birey” kavramını ön plana çıkarmak adına sınırsız tavizler veren bu kesim için çok fazla şey söylenebilir. Ama nihayetinde günümüz dünya düzeninde tüm inanç sistemlerini sosyal medyanın literatürü ile tevil eden bu kesim için zamanımızın kült anlayışı “sosyal medya” değildir de nedir?

    Finalde gittiğimiz nihai hedefin insanın bireyselleşmesi ve yalnızlaşması üzerine kurulduğunu görebilmeliyiz. Gelecek yıllarda bu bireyselleşmenin ve insanın kendini çok farklı biçimde göstermesinin olumsuz sonuçları mutlaka olacaktır. Bu sonuçların başında da kendilerinden başka gerçek olmadığına inanan ve kendinin cazibe merkezi olduğuna inandırılan narsistik kişiliklerle karşılaşacağımız aşikârdır.

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • YARADAN’IN NAZARINDAN FİLİSTİN

    Uzun zamandır bu konu hakkında bir şeyler düşünmek ve hatta bir şeyler yapmanın, aciz farkındalığındayım. Hüzün veren haber bültenleri ya da kalbi acıtan her sohbetin verdiği iç daralmasıyla, soluk almanın daha mümkün olduğu bir zaman aralığına atıyorum kendimi.

    Bir taraftan masum çocukların feryatları ile göğe yükselen nidalar, diğer taraftan acılı annelerin feryatları eşliğinde intikam yeminleri eden babaların çaresiz bakışları. Bu sahnelerin üzerinden yaklaşık üç ay geçmesine rağmen 45’li yaşları idrak eden birisi olarak çeyrek asır önce de bu sahnelerin bir benzerini dün gibi hatırlıyorum.

    Filistin meselesinde bana farklı gelen en büyük trajedi, insanlık dışı zulmün ve hatta sistematik bir soykırımın yaşanmasından da öte şeyler. Çünkü bu coğrafyanın birçok yerinde benzer acıları yaşayan insanların tanıdık acıları akraba bize.

    Hatta Avrupa’nın göbeğinde bulunan Bosna’yı düşünürsek, soykırım tarihi açısından bellekleri zorlamamız çok da gerekmiyor.

    Savaşların, katliamların ve acıların tarihinde ortak paydalar hep aynı. Ama Filistin meselesinde tarih, çok farklı bir perspektifi işaret etmekte. Zengin maden yatakları, petrol kuyuları veya alternatif enerjilerin kapitalist dünya düzeni açısından iştah kabartan sermaye olmasına şaşırmıyorum.

    Ama Filistin meselesi, çok ayrı bir yerde konumlandırıyor kendini. Meseleye baktığımda sadece topraklarını korumak için çırpınan bir grup vatanseverin mücadelesi yok. Maden zengini olmayı hayal eden insanların burjuvaya karşı verdiği mücadele gibi bir nedene de bağlamıyoruz durumu.

    Bu coğrafyada maden ve insanı zengin edecek hatırı sayılır bir şey olmadığına göre bu kadar göz yaşının temeline hangi nedeni bırakmalıyız?

    Meselenin diğerlerinden hem farklı hem de acı veren tarafı burada bulunmakta.

    Üç semavi dinin ortak değer alanı olan bu toprakların, bir din savaşına ev sahipliği yapması kadar yürek yaralayan ne olabilir? Bir de bu acının merkezine masum çocukların tanınmayacak hale gelmiş cenazelerini koyduğumuzda, neye üzüleceğimize hangi acıyı öne alacağımıza elbette şaşırıyoruz.

    Bir çocuğun kardeşi ile cennette buluşma hayali kadar boğazı düğümleyen ne olabilir?

    Ya da evladını şefaatçi olarak cennete uğurlayan anne, bundan sonraki ömrüne hangi güzellikleri kabul edebilir?

    Narkoz verilmeden ameliyat edilen çocuğun geri kalan ömründe, her isteği yapılarak büyümesini sağlasak bile bu travmayı hayatından nasıl silebiliriz?

    Sapan taşları ile füzelerin vurulamayacağını, küçük yüreklerin büyük vicdanına nasıl izah edeceğiz?

    Ölüm’ün bu kadar aşikâr bir şekilde yaklaşmasını teslimiyetle bekleyen insanların ne ile imtihan edildiğini kime, nasıl açıklamalıyız?

    Bugünlerde yeni bir kitap çalışması üzerinde yoğunlaşmaktayım. İlahi Adalet meselesini hem çağdaş din felsefesinde hem de İslami geleneğin temel argümanlarından yararlanarak yorumlamaya çalışıyorum. Büyük oranda şekillendirdiğim çalışma Yüksek Lisans tezimin genişletilmiş bir halini temsil edecek.

    Kitapla ilgili okumalar yaptığımda hemen Filistin konusu aklıma geliyor. Yaratıcı’nın bizler için hep iyi olanı istediği bir dünyada, bu kadar kötülüğün bulunma sebebini arayıp duruyorum.

    Yaradan’ın insanlar için iyi olanı dilemesinden öte, bunun O’nun zâtı için bir zorunluluk olduğunu savunan düşünürler bile, bu iyi oluş durumunu izah ederken, Kudreti İlahi’ye saygısızlık etmemek adına uzun uzun düşünmekteler.

    İnsanlar açısından bu dünyanın olabilecek en mükemmel dünya olması fikri, kötülükleri izah açısından eli güçlendiren bir durum. Çünkü mükemmellik fikrinin sadece Yaradan’ın zatında bulunuyor olması ve geride kalanın eksikliği, iyi olanın da kademe kademe azalması anlamına gelmekte. Kötülüğün iyiliğin azlığı ve iyiliğe nispetle açıklanması da başa gelen kötülüklerin daha büyük iyiliklere vesile olacak nedenlere bağlanması da farklı bakış açılarını ortaya koymak için kullanılmakta.

    Ya da bela ve musibetlerin bir imtihan vesilesi olarak verildiğini söyleyerek, ilahi adalet meselesini açıklamaktalar.

    Ama son tahlilde kötülüğün; insan iradesine bağlandığı ahlaki bir çöküşmüşlük olarak betimlenmesi, ahlaki kötülük tanımlamasını karşılıyor.

    Seller, depremler, yangınlar ve büyük felaketlerin açıklanması için kullanılan argümanlar da doğal kötülükler olarak düşünürlerin dini inanışları ekseninde savunuluyor veya eleştiriliyor.

    Benim açımdan meselenin kitapta genişçe anlatıldığı düşünsel metaforlar fazlası ile bulunsa da şimdi konumuz doğrudan bu olmadığı için kendi meramıma geçeyim.

    Bu düşünceler ekseninde ben, Filistin meselesi özelinde kendi paradokslarımdan kurtulamıyorum.

    Yaradan; indirdiği dini elçileri vasıtası ile kullarına anlatırken, ortak bir merkez olarak belirlediği Kudüs’ün bu kadar hüzünlü olacağını da elbette biliyordur.

    Museviler açısından hac ibadeti ya da ağlama duvarı, Hristiyanlar için de Hz. İsa’nın yakılıp göğe yükselmesinin merkezi olarak burayı belirlerken olacaklardan haberdardı. İsra olayının merkezinde yer alan Mescidi Aksa’yı, sure nazil ederek bu denli ön plana çıkardığında da her şeyin bilincindeydi.

    İşte bu yüzden her ne kadar Eski Ahit’de bire bir Kudüs şehrinin merkez olarak gösterilmesi konusu şerh düşülen bir mesele olsa da Musevi ve Hristiyan geleneğinde bu şehir, en az İslam geleneğinde olduğu kadar önem arz etmekte.

    Süleyman mabedi yapılırken de; Hz. Peygamber Mirac hadisesini deneyimlerken de tüm elçiler bu şehrin manevi iklimine uğradılar.

    Arz-ı Mevud sayılan coğrafyanın bu bölge olarak belirlenmesinde dahli olan Yaradan’ın bu kadar büyük katliamların yaşanacağı bir coğrafya oluşturma düşüncesinden elbette söz edemeyiz.

    Yine geliyoruz her şeyin fail nedeni olarak ön plana çıkan insan faktörüne.

    Evet, maalesef ve ne yazık ki gibi söylemlerin temeline alındığımız için hepimiz hayıflanmalıyız bence. Kendi elimizle, kendimize verdiğimiz zararın büyüklüğü ne tarih kitaplarına sığmakta ne de kutsal metinlere.

    Yazının başında değindiğim ve Filistin meselesini diğer katliam ve soykırımlardan ayıran özellik işte burada gizli. Hepimiz, inancımız gereği iyi bir insan olarak kazanabileceğimiz mükâfatı yani ebedi saadeti kazanma konusunda, en etkili mücadeleyi insan öldürerek vermekteyiz.

    Yaradan’ın; vadedilmiş toprakları, bu şekilde bir soykırım neticesinde birilerinin hizmetine sunmak istediğine inanmıyorum. Hele bunun sonunda ebedi hayatın vaad edildiği bir ödüle ulaşmak için yürünen yolların küçük çocukların parçalanmış cesetleri ile temellendirilmesine en başta O’nun razı olmadığına kalbim mutmain.

    Tüm bunların yanında, İslami retorik içinde Cihad anlayışının da günümüzdeki karşılığının tam olarak kavranması taraftarıyım.

    Ama günün sonunda Filistin’de ölen her çocuğun mesuliyetini ilk başta kendimde arıyorum. Her semavi dine mensup bir insanın da aynı iç yangınını duymasını istiyorum.

    Tam olarak neyin mücadelesini verdiğimizi doğru kavradığımız anı, bu katliamların son bulacağı an olarak görüyorum.

    Ayçin hocam sarsıcı bir cümle kurdu ve yeniden sorguladık her şeyi. Aslında Filistin dışında herkes tutsak düşüncesini çok benimsemekteyim. Ama bu ifadenin bir sonraki aşamasını da önemsiyorum. Dünyanın yüzde doksanını oluşturan semavi dinlere mensup herkes, tutsak gibi geliyor bana. İnsan katlederek ebedi huzur ve Cennet vaad eden bir Yaradan olmadığına göre biz neye, nasıl inanmaktayız.

    Elbette bu katliamların başat aktörü olarak duran İsrail devletine de kendinden müstakil bir din algısı oluşturduğunu, yine kendi vatandaşları hatırlatacaktır.

    Nihayetinde her zorluğun sonunda bir kolaylık vardır düsturu ile bu acının da bir gün sona ereceğini ümid ediyorum. Geriye kalan gözyaşı ve hüzün tablosunun dünyadaki üç semavi dinin kendi retorikleri eliyle şekillenmesini insan iradesinin büyüklüğüne bağlıyorum.

    Yaradan, bu kadar büyük bir güç ve kudret sahibi iken, kendini anlattığı dini inanışlara yine bu kadar büyük bir kredi veriyorsa bu durum yine kendinin sonsuz hoşgörü sahibi olmasından kaynaklanıyor.

    Aksi halde, tüm bu acıları yaşatan irade olan ve bu yüzden çok geniş bir hareket alanına sahip kullara, hiçbir güç bu denli müsaade etmezdi.

    Dini retorikleri doğru okuyamadığımız sürece yeni dini hareketlerin modern dünyadaki konformist yaşam alanlarına girmesi ve bu mecrayı doldurması kaçınılmaz olacaktır. İşte o zaman yeni dini anlayışlara teslim olan bir seküler dünya düzeni hayat bulacaktır.

    Bunun için benim boykotum ilk başta kendime, kendi zihnimedir. İnandığım dinin yanlış ya da eksik yorumlanmasına vesile olan ve bu dinin temel dinamiklerini zarara uğratan tüm düşünceleri boykot etmekteyim.

    Kalbim, ruhum, tüm iyi dilek ve dualarım Filistin’deki masum çocukların yanındadır.

  • GÜNLERDEN 24 KASIM

    Daha dün gibi gelse de bu kutlu mesleğe başlayalı yirmi yıl oldu.

    Yemin ettiğim masanın üstündeki ay yıldızlı bayrağın yüklediği sorumluluk, zaman geçtikçe omuzlarımdaki ağırlığını daha da artırmakta. Bazı zamanlar sadece işimi yapmalıyım dediğim her karar almada, yüreğimde bir yerde beliren vicdani uğultu içimi ürpertiyor. Sadece birileri uyarır mı diye değil; kendime karşı yaptığım muhasebede borçlu kalırım diye hep teyakkuzdayım.

    Hemen herkesin kendine göre biriktirdiği anıları elbette çok değerli. Bu mesleğin getirisi de belki burada saklı. Branşınız ne olursa olsun öğrencilerinizin gözlerindeki ışığı gördüğünüz sürece, eğitim ve öğretim amacına uygun devam ediyordur.

    Okulun bizlere kattığı bir şeyler daima mevcut. Bir öğretmene sınıf, koridor ve öğretmenler odası denildiği anda bile, gönül dünyasında pervasızca kapatılan vefa sandığının kilidi bir çırpıda açılır.

    Bugün ben de yine bir öğretmenler günü programını geride bıraktım. Görev yaptığım bu kurumda da mesleğin hayata dair tutunumlarını bir kez daha idrak ettim. Meslektaşlarımızdan birisi, böyle bir kurumda çalışarak kursiyerler ile nasıl bir bağ kurduğunu anlattı. Aslında onlarla ilmek ilmek dokudukları ürünleri, yaşamsal bağları birbirine yakınlaştıran ortak değerler olarak tarif etti. Burada eğitim gören bireylerin oluşturduğu gönül köprüsünü, topluma yansıyan değer dünyasının en önemli geçit noktası olarak betimledi.

    Düşündüğümde oldukça haklı olduğunu daha da anladım. Eğer bireylerin öncelikle kendi soru işaretlerine çözüm üretemezsek, onların aile yaşantıları ve çocukları ile ilişki biçimlerini değiştirmemiz olanaksız görünüyor.

    Yetişkinler için açılan her kursun öncelikle doğrudan, devamında ise dolaylı yoldan toplumu şekillendirmeye katkı sağladığını görmekteyiz. Meslektaşımın sosyal yapı içindeki katmanları tasvir ederken yetişkin eğitimini bu şekilde temele almasını, kendi alanım açısından da oldukça önemsiyorum.

    Geçen günlerde konteyner kentte açılan kursumuza katılan bir kadın kursiyerin sözleri çok şey anlatmakta. “Burada bulunduğum her zaman diliminde, kendimle birlikte arkadaşlarımın da güçlendiğini gördüm. İlmik ilmik ördüğümüz ürünlerin içimizdeki acı ve ızdıraplara da iyi geldiğini anladıkça daha fazla çalışmaya karar verdim. Psikolojik destek almaya ara vermemizi sağlayan bu kursların el becerilerimizi geliştirdiği kadar ruhumuza da iyi geldiğini çok iyi kavradım.“

    Bir eğitimci olarak aslında yaptığımız işin, yapılandırılmış bir ortamda hayatın küçük bir modellemesini kurgulamak olduğunu bilmeliyiz. Yaşamın tüm kesitlerinden örnekler sunan bu ortamda, çocukların karar alma becerileri adına verilen her mücadele de onlar da bir şeylerden besleniyor bizler de.

    Öğretmenliğin zorluğu da burada başlıyor, güzelliği de. Öğrencilere temel değerleri anlatırken aslında bizim de öğrenecek çok şeyimiz olduğunu fark ediyoruz. Onların dünyasında anlamlı hale gelen her davranışın, aslında bizim düzeltmek istediğimiz bir yönümüz olduğunu hatırlıyoruz. Böyle döngüsel bir çabanın sonunda eğer onları bir üst kademeye hazır bulunuşları yüksek taşıyabilirsek, mutluluğumuz daha da katlanıyor.

    Öğrenciler ve onların eğitimi ile ilgili sıkça bahsettiğim için öğretmenler gününü unuttuğumu zannetmeyim. Aksine öğrenciler ve onların bulunduğu ortamlar olmadan, böylesine bir günün nasıl anlamlı hale geleceğini sorguluyorum.

    Doğan Cüceloğlu’nun meşhur hayatı anlamlandırma örneğine büyük saygı duyuyorum. Eşinin martıları beslemek üzere başladığı serüvenin sonunda, onlarla kurulan duygusal ilişkinin eşini ne kadar mutlu ettiğini ve bunu yeniden yaşamak üzere yeniden sahile geldiğinde ruhunda filizlenen iyi oluş halinde kendisi kadar martıların da pay sahibi olduğunu anlamasını, hayatı anlamlandırmada önemli bir perspektif olarak sayabiliriz. Evet; bir şeyi başarırken kendimizi merkeze aldığımız her anın, başkaları olmadan anlam kazanmayacağını da anlamalıyız. Bizim başarı ve mutluluğumuzda kendimiz kadar diğer bileşenlerin de pay sahibi olması kadar anlamlı ne olabilir? Yani özetle, martıların oraya gelip beslenmesine ve devamında gelen mutluluk haline bizim kadar martılar da katkı sağlamamış mıdır?

    Bugünün anlamını, öğrenmeye aç ve meraklı her kesimle birlikte düşünmemiz elzem görünüyor. Çalıştığım kurum açısından düşününce yetişkinlerin kişisel gelişimleri adına gecenin bir yarısına kadar kurs faaliyetlerine ilgi göstermeleri umut verici. Çünkü okul ortamında farkındalık oluşturmak istediklerimizin olumlu davranış değişikliği yetişkinlerin tavrına bağlı.

    Kendimizi geliştirdiğimiz sürece onların dönüşümüne şahit olabiliriz. Çocuk eğitiminin ailede başladığı cümlesinden mutlu olduğumuz kadar, bu değişimin öncelikle ailenin kendi gelişimleri ile sağlanacağı düşüncesinden rahatsız olmadığımız an, toplumsal ilerlemede hız alacağız gibi görünüyor.

    Gelelim bugünün asıl kahramanları öğretmenlere. Belki günün anlam ve önemini farklı bir yönden ele alsak da inanın 24 Kasım öğrenci ve eğitim ortamları ile hayat buluyor. Böyle bir kutlama programı sadece bir gün yapılmasın feveranına katılan cenahtan değilim. Ama öğretmenlerin kendilerini geliştirmesi adına yeni politikalar üreten bir mekanizmayı hayata nasıl geçirebiliriz telaşını duyanlardanım. Bu konuda temele aldığım felsefenin kendimden başlamalıyım denmesinden geçtiğine inanıyorum.

    Bunun yolu nasıl olur kafa yormak zorundayız. Bu durumun ekonomik refahla falan sağlanacağını zannetmiyorum. Belki kişisel gelişim adına yeni sözler söyleyecek birilerine ihtiyacımız var. Belki hayatı anlamlandırma adına yeni bir bakış açısına.

    Denetim süreçlerinin, insanın kendi vicdanındaki hassas terazi kurulmadığı sürece herhangi bir yaptırımı olacağını da düşünmüyorum. Toplumda herkesin yapması gereken ve benim de savunduğum ödev ahlakının öncelenmesinden yanayım.

    *Bugünün esas kahramanları olarak bizlerin, hem öğretmen hem öğrenci olduğumuz bilinci ile hayatı yorumlamamız başat faktör gibi duruyor.

    *Ancak gelişime açık olan bireylerin, çağın ruhuna ayak uydurabilecek bir formasyonu temsil etmesi mümkün görünüyor.

    *Dijital okur yazarlık konusu başta olmak üzere yeni nesille ortak kodlar yakalamak adına daha sonuç verecek faaliyetlerde bulunmamız önemli duruyor.

    *Değer yargılarının değiştirilemez olduğunu savunmak yerine, bunların güncel yaşam kodlarına dönüştürülebileceğini kavramamız gerekiyor.

    *Yeni jenerasyonun kendi ürettiği değerler ile bizim kuşağın ve daha kıdemli kesimlerin anlaştıkları bir orta yol bulunduğu sürece, teknolojinin ve günümüz yaşam formlarının zannedildiği kadar ürkütücü olmadığını anlayabileceğimizi düşünüyorum.

    *Mesleğimize olması gerektiği kadar saygı duyup, nasıl bir görev ifa ettiğimizi tüm yönleri ile içselleştirdiğimiz an öğretim ortamlarının çok daha üretken bir yapıya dönüşeceğini görmemiz uzun zaman almayacak gibi görünüyor.

    *Ve her şeyden önemlisi toplumsal dönüşüm için; bizim kitleleri değiştirdiğimiz kadar onların da bizleri şekillendireceği gerçeğini kabullenmemiz oldukça önemli duruyor.

    Bugün için en buruk olduğum ve değinmeden geçemeyeceğim konulardan birisi de geçen sene aramızda olan meslektaşlarımızla artık birlikte çalışamadığımız realitesi. Onların son öğretmenler günü olan geçen yılın 24 Kasım’ında, belki de birinci dönemle birlikte hayallerinin de sona ereceğini hiçbirimiz bilemezdik. Ama onların böyle hüzünlü bir şekilde vedasına alışmamız gerekiyor. Tüm meslektaşlarımız adına onların unutulmamasına katkı sağlamamız çok önemli. Depremde hayatını kaybeden meslektaşlarımızın isimlerinin yaşatılmasını onlara ödeyeceğimiz bir borç olarak görmeliyiz.

    Son tahlilde böyle bir günün bizleri onore ettiği aşikâr. İnsanın kendini özel hissettiği anların olması ve bu zamanlarda yalnız kalmaması kadar güzel ne olabilir ki?

    Tüm meslektaşlarımın günü kutlu olsun.

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • HER VEDA YENİ BAŞLANGIÇLARA GEBEDİR

    Vedanın başladığı yerde hüzün de gelişir, umut da…

    Önemli olan veda ettiğiniz yerden nasıl ayrıldığınızdır. Acı kavramından beslenerek ya da üzülerek bile duygu durumunuzu şekillendirebilirsiniz. Çünkü günün sonunda kendinizi yenilemek için bu tür arınma süreçlerine de ihtiyacınız olacaktır.

    Vedaları kategorilere ayırmak gerekir. Sevdiğiniz bir insandan ayrılmanız veya sosyal çevrenizden kopmanız kategorik olarak farklıdır. İnsanın kendine vedası gibi üçüncü bir ayrılık türü daha vardır ki işte burada da ya bedenen ruhunuza elveda dersiniz ya da hayatın içinde ruhunuz ve bedeniniz iki küsü oynar.

    Yaşadığımız sürece hepimizin karşılaştığı vedaları vardır. Zaten bunlar, sizin kendi olmanızın ve sizi siz yapan özelliklerin havuzuna su taşıyan unsurlardır. Her zaman vedalarla dolu bir hayattan söz edemeyiz. Ama vedaların unutulmayanlarını da bir kalemde silip atamayız.

    Rehber öğretmen olarak yirmi yılını geriye almış birisi olarak, ilk gün kendime şiar edindiğim temel prensiplere hiç veda etmedim. Çünkü bu prensiplerin yalnızca iş yaşantımda değil hayatın her alanında faydasına inandım.

    11 Mart 2004 tarihinde adım attığım okulda bana yüklenilen misyonu aynı sorumluluk bilinci ile taşımaya çalıştım. Bir anahtar görevi gören bu sorumluluklar hayatın her alanında istediğim farklı kapıların açılmasını da kolaylaştırdı.

    İşte o yüzden de;

    *Bana yapılmasını istemediğim hiçbir muameleyi, yaptığım iş gereği hizmet verdiğim yerlerde, hiç kimseye yapmamaya çalıştım.

    *İş ahlakı anlamında yapılacakları eksiksiz tamamladığım her konuda ne resmi ne de ilahi yasaların buyruğundan çekinme lüzumu hissetmedim. Çünkü biliyordum ki hem resmi hem de ilahi yasalar, insanın kendi vicdan terazisine yük değil denge unsuru olurlar. İlgili konuda doğru yapılması gereken ne ise öyle davranmalıyım gibi bir ödev ahlakı, tamamladığım her iş için objektif rehberim oldu.

    *İş yaşantımı profesyonel bir şirket yönetimi olarak gördüm. Duygulara yer vermem gerektiğinde ise bu durumu, işimin gereklerinin önüne geçmesine müsaade etmeyecek şekilde ayarlamaya gayret gösterdim.

    *İletişimin gücüne inansam da insanın duygusal bir varlık olduğunu hatırımdan hiç çıkarmadım. Bu nedenle sosyal çevremin temel dinamiklerini, çok dinlemek ve az konuşmak üzerine kurmaya çalıştım. Çünkü insan; dinleyerek ve gözlem yaparak daha çok öğreniyor, böylelikle de daha az hata yapıyordu.

    *Kendime, kendinden menkul bir değer atfetmedim. Benimle ilgili değerlendirmeleri hep başkasından dinledim. Böylece eksiklerimi görme ve kendimi geliştirme fırsatını kaçırmamış oldum.

    *Adalet terazisini vicdan ağırlığı ile dengelemeye çalışmadım. Hakkaniyetin yanına liyakati ve hesap verebilirliği yoldaş ettim.

    *Dünde kalan düşüncelerimi ne bugüne ne de yarına olduğu gibi aktarmadım. Zira her dönemin kendi kuralları ve bağlamı içinde değerlendirilmesi gerektiğini, dün dündür bugün bugündür anlayışı ile karıştırmadan özümsedim.

    *Beni ben olduğum için değerli hissettiren durumları iş yaşamı için subjektif kriterler olarak gördüm. Bu anlamda kendime dair tüm değer yargılarına, işime gösterdiğim saygı yolu aracılığı ile ulaşılmasını sağladım.

    *Mesleğimle ilgili mütevazi olmam gerektiğini ilk günden itibaren hiç aklımdan çıkarmadım. Çünkü bu şekilde davranmadığımda haddimi aşan durumlara düşeceğimi ve kendimle çelişeceğimi kendime ilke edindim.

    Gelelim an itibari ile veda ettiğim duruma…

    Bugün artık Dulkadiroğlu Rehberlik ve Araştırma Merkezi personeli değilim. Bu büyük aileyi özleyeceğim aşikâr. Yaklaşık on iki senedir bu kurumun içinde hemen her unvanda görev yaptım. Yaptığım işlerde mesai arkadaşlarımla geçirdiğim günlerin kıymetli olduğunu daima belleğime kazıdım.

    Düşündüğümde daha dün gibi geçen zamanın ardından çok güzel arkadaşlıklar ve anılar biriktirmem, kendimi şanslı gördüğüm konuların başında gelir. Aksi bir durumda çok daha üzüleceğimden eminim. Yani veda ettiğim kurumdan olumsuz bir izlenim bırakarak ayrılmak, beni en çok yaralayan durum olurdu.

    Bu kurumda çok şey öğrendim. Rehberliği, özel eğitimi ve mesleğin gerektirdiği birçok bilgiyi tecrübe etme fırsatı buldum. Ama kurumun kendine has kültürü ve mesleğin tüm yönlerini görmüş olmanın mutluluğu da daha bir başkaydı.

    Göreve atanan her rehber öğretmenle ben de kendimi geliştirdim. Onların bu alana gösterdiği özel ilgi bile, yeni bakış açıları kazanmama yardımcı oldu. Kendimi gözden geçirmem gereken her konuda kurumda bir arkadaşımdan destek almaya özen gösterdim. Mesai arkadaşlarımın daha yetkin olduğu her konuda görüş ve önerilerine başvurdum, karar almadan önce mutlaka onların değerlendirmelerini de dinledim.

    Kurumdaki arkadaşlarımın büyük bir bölümü ile uzun yıllardır çalışıyor olmanın avantajını hep kullandım. Onların yapıcı tavsiye ve düşüncelerini kulak arkası etmemeye özen gösterdim. Onlardan çok şey öğrendim ve bu alana dair kendime göre mesafeler katettim.

    Okullarda çalışan meslektaşlarımın her biri benim için mesleki bir tecrübe yolu idi. Yapılan konuşmalar, en ufak sohbetler bile kendime katacağım ne çok şey olduğunu her defasında bana hatırlattı.

    Yirmi yılın on iki yılını verdiğiniz bir kuruma veda etmek zor olsa da dedim ya her vedanın yeni başlangıçlara gebe olduğunu da unutmamak gerekir. İnsan dönem dönem keyif aldığı her işte bile düşünsel sarmallara yakalanabilir. Kendini yenilemek ve farklı alanlara kanalize olmak için hayat rotasındaki dümenini kırmak isteyebilir.

    Artık bundan sonra kendi projelerim doğrultusunda yeni bir maceraya başlama zamanı geldi gibi. Her doğumun sancısı, kendi varoluş mücadelesini ve yaşam azmini de kendi içinde barındırır. Vedalar her ne kadar hüzünlü ve zor olsa da yaşanacak güzel olayların habercisi olmayı da başarır. Sevinerek yapılan vedaların çok daha mutlu sonuçları olmayabilir. Ama hüzünlü vedaların sonunda sevinç çığlıklarını duyma umudunu daima taşırsınız.

    Halk Eğitim Merkezi gibi farklı bir kurumu deneyimleme imkânı bulacağım için heyecanlıyım. Ama daha önemlisi kendime ayıracak olduğum zamanlarda, yani tatil dönemlerinde, düşünce dünyamda gezinip dolaşan karakterlere hayat kazandırma fikri ile de biraz telaş içindeyim.

    Meslek hayatım boyunca üzerimde emeği olan tüm mesai arkadaşlarıma başta kurumdaki idarecilerim olmak üzere minnettarım.

    Dulkadiroğlu Rehberlik ve Araştırma Merkezi’nin özelde çekirdek ailesi olan yaklaşık otuz kişilik personeline, genelde ise dört yüzün üzerinde özel eğitim ve rehberlik öğretmeni olan geniş ailesine, hayatlarının her döneminde başarı ve mutluluklar dilerim. Özen gösterdiğime inandığım iş hayatımda şayet birilerini kırıp incitmiş isem helalliklerini almak ve onlardan özür dilediğimi belirtmek isterim. Benim mesai içerisinde kavgam hep kendimle ve yapılacak işin istenilen şekilde olması adına yaşanmıştır.

    Bazen küçük bir dokunuşla hayatınız değişir, bazen bir ömürlük çaba ile hiç yaş almazsınız. Kendim için düşünce dünyama çok şey kattığım bu camianın vedasına hazırlansam da yeni umutlara yelken açmak üzere sefere çıkıyorum.

    Sağlıcakla kalın…

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • KARNE ALMAK ÜZERE HÜZNE ARA VERMEK

    Bugün ülkemizdeki milyonlarca öğrenci için karne günü!

    Hiç bitmeyecek kadar uzun gelen bir eğitim dönemini geride bırakıyoruz. Çünkü 6 Şubat sabahı başlayacak ikinci dönem, hepimizi çok zor geçen bir hayat sınavına uyandırdı. Yaşadığımız şehrin hüznü o kadar büyük ki; ara ara gökyüzünü kaplayan bulutlar, sanki acılara ortak olmak istiyor.

    Depremin üzerinden geçen 130 gün, şimdiye kadar yaşadığımız tüm hayata denk gibi.  Kolay olmasa da yeniden açılan okullarda seyreltilmiş sınıfların mahzun yüzlü çocukları en buruk karnelerini aldılar.

    Şehrin cıvıltısı, mahalle aralarında koşuşturan çocukların sesleri de olmasa hiç duyulmayacak kadar az. Caddeler ve sokaklar yeniden doğma savaşı veren bir kardelen kadar ürkek. O kahraman şehir, kendisinden eksilen her enkazın götürdüğü yaşanmışlıklar için feryat ediyor sanki. Bir anne şefkati ile bağrında büyüttüğü geçmişe veda etmek, bizler kadar bu şehri de üzüntüye boğuyor.

    Eğitime ara verdikten sonra, yeniden başlamak çok zor gelmişti. Ama şimdi yeniden ara vermek daha acı verecek gibi. En azından gün içinde çocukların birbirleri ile koşturması bile, yaraları sarmak için önemliydi.

    Acılardan beslenmek vardır ya, bizimki de o misal galiba. Hem çevremizdeki insanların acılarını paylaşıyoruz hem de ayağa kalkmak için buralardan besleniyor, güç alıyoruz.

    Birkaç gün önce gittiğim bir ilkokulun karne gününe hazırlanması yüreğime dokundu. Her sene mezun olacak öğrenciler için hazırlık yapan öğretmenler, bu sene farklı bir çalışma içine girmişlerdi.

    Okulda, tamamı hayatta olmayanların resimlerinin olduğu bir albüm hazırlanmış. İlk sayfasına depremde vefat eden öğretmenlerin resimleri konulmuş. Diğer sayfalara ise sınıf sınıf, 6 Şubat’ta yüreğimize gömdüğümüz öğrencilerin resimleri yerleştirilmiş.

    Albümde açılan her sayfada farklı bir sınıfın, aynı masumiyetteki yüzleri karşılıyor sizi. Size bakan her gözün ışıltısında, 6 Şubat’ın sessiz çığlıklarını da duyuyor gibisiniz.

    Ben albüme bakmak istemedim. Ama diğer taraftan, çevrilen her sayfada gözüme ilişen masum bakışlara da kayıtsız kalamadım.

    Her ifadenin bir çocuk saflığı üzerine kurulduğu bakışlarda, ikinci döneme uyanmak isteyen heyecanlı yüreklerin mahzun pozları var gibiydi. Bir ara o okulda görev yapan öğretmen arkadaşımız, böyle bir albümle acıların da arşivlenmesi gerektiğini söylediğinde, kimseye de hayıflanamadım.

    Biliyordum ki benden çok daha fazla üzülen onlardı. Her gün o bakışları yüreklerde büyüten ve onlarla anlam kazanan bu okuldu. Yaklaşık 250 öğrenci eksildiğini söylediklerinde, ikram edilen çayı içmekten haya etmem gerektiğini bir kez daha anladım.

    Acaba dedim kendi kendime böyle bir albüm yapılmasa olur muydu?

    Ama bu çalışmayı yapanların gözlerinden şu mesajı o kadar net alınca sessiz düşünmeme devam ettim. Böyle bir albümle; gönlümüze sakladığımız evlatlarımıza arada bir bakıp onları hatırlamak, hatta hiç unutmamak, hocalarımın vermek istedikleri en anlamlı mesajdı.

    Bir ara öğretmen arkadaşımız yeni dönemde psiko-sosyal desteğin çok önemli olacağını söyledi ve ekledi. Eylül ayı ile birlikte ampute olan öğrencilerimiz de aramıza katılacak. Çok sayıda koltuk değneği ve tekerlekli sandalyede eğitime devam edecek evladımız için hem kendimizi hazırlamalıyız hem de okulumuzu. Bu sözler çok acıda olsa gelecek zor günlere kendimizi daha güçlü hazırlamamızın habercisiydi.

    Teneffüs zili çaldığında çocukların sesleri ara ara konuşmaların arasına karışıyor ve aslında ilaç gibi geliyordu. Daha önceki zamanlar olsa, sesler konuşmaları bölmesin diye kapılar kapanırdı. Ama artık tüm kapıların ardına kadar açık olduğunu gözlemledim. Çünkü bizleri hayata bağlayacak yegâne unsur, bu çocukların neşeli koşturmalarıydı.

    Öğretmen arkadaşıma, ailesinden geriye tek kalan öğrenci ya da öğrenciler olup olmadığını sordum.

    Elbette dedi. Albümde yer alan evlatlarımızın büyük bir çoğunluğu aileleri ile hayatını kaybetse de yaklaşık 40-50 öğrencimiz hayat mücadelesini yalnız başlarına verecekler.

    Amca, hala, teyze hayatta kim kalmış ise el vermişler bu melek yüzlülere. Bir taraftan kendi acılarını hafifletmeye çalışıyorlarmış, diğer taraftan onlara umut olmaya.

    Okul bahçesine çıktığımızda çevremizde gözümüzün gördüğü binaların büyük bir kısmı artık yerinde değildi. Yerinde olanlar da ya yıkılmayı bekliyordu ya da yerde kalan son enkazlarının hafriyat kamyonlarına yüklenmesini.

    Kaldırılan enkazlarda yalnızca beton ve kırık eşyalar olmadığını bu manzara içinde duran herkes anlayacaktır. Tüm yaşanmışlıklar, hayaller, planlar ve insanı hayata bağlayan tüm ilişkiler ağı, o mahallenin ruhundan kopuyordu.

    Okuldan çıkarken öğrencilere son bir kez baktım. Onların dünyasında yaşamın ne demek olduğunu bir kez daha sorguladım. Ama bulamadım. Çünkü o kadar masum bir şekilde oyun oynuyorlardı ki; onlar kadar berrak olmanın ancak çocuk olanlar tarafından kavranabileceğini anladım.

    Aslında depremin ikinci haftasında ülkenin her tarafından umut olarak yağan yardımlarda bu duyguya yine kapılmıştım. Bir kez de olsa yardım kolilerini tasnif için geldiğim kurumumda, bu küçük yüreklerin birbirleri ile olan muhabbetlerini kolilerden çıkan notlardan okudum. Yalnız değilsiniz, İnşallah bu zor günleri atlatacaksınız mealinde yazılı o kadar not vardı ki.

    Kendi şahsi eşyalarını hiç tereddüt etmeden gönderen çocukların ne kadar geniş bir yüreğe sahip olduklarını orada hissettim. Elbette memleketin her tarafından gönderilen yardımların bir çocuk masumiyetindeki anne babalardan geldiğinin de farkındaydım.

    Bu güzel çocukların güzel anne ve babaları eğitim aksamasın, çocuklar okusun diye de her şeyi düşünmüşlerdi.

    Orada bir kez daha anladım ki memleket emin ellerde idi. Ülkenin neresinde bir sorun olsa, diğer bölgesinin bu acıya ortak olacağı tamamen anlaşılmıştı.

    O yüzden bu güzel hamurun yoğrulmasına emek veren halkımızın ortaya çıkardığı emsalsiz şaheserin, şahsi menfaatleri için retorik peşinde koşan birkaç insan eli ile bozulamayacağının da farkındaydım.

    Dedim ya bugün 16 Haziran, ülkemizdeki milyonlarca öğrenci için karne günü!

    Umudun yeşerdiği ve güzel günlerin gelmesi adına mücadele verildiği her dönem bizim için kıymetli. Çocuklarımızı tatil döneminde unutmamalı, yeni eğitim dönemine yönelikse, onların her anlamda hazır bir ortam bulmaları için var gücümüzle çalışmalıyız.

    Yeni bir sınıf ya da okul hayatına hazırlanan tüm öğrencilere iyi tatiller. Umuda yelken açmış ve büyük bir emeğin son gününe gelmiş üniversite adaylarına da başarılar.

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK

  • TEKNOLOJİ FELSEFESİ BAĞLAMINDA “YAPAY ZEK”

    Yoksa akıl çağı kültürel bir çöküş çağına mı evrildi? Zihin bu konuda hem dert hem çare hem ilaç hem zehir mi oldu? İnsan kendi yok oluşunu kendi eliyle mi hazırlıyor?

    Konuya değinmemizi gerektiren en önemli nokta; tarihsel bir derinlikte olan teknoloji felsefesinin, önünü göremediğimiz kadar uzakta bulunan yapay zekâ ile ilişkisinden kaynaklanmakta.

    Felsefenin yapıldığı tüm dönemlerde bunlar da mı söylenmiş dediğimiz hemen her konu bir yönü ile ele alınmış ve ileriye ışık tutmuştur.

    Teknoloji’nin de felsefesi mi olur demeyin?

    Ya da teknoloji dediğimiz konu sadece günümüzü ilgilendirir diye düşünmeyin.

    Teknolojinin felsefesi hem insanlık kadar eski hem de geçmişi ve geleceği ilgilendirmektedir.

    Teknoloji felsefesi ile ilgili popüler soruları sorarak bir girizgâh yapalım isterseniz?

    *Teknoloji insan için gerekli midir?

    *Teknolojinin insan ve doğa ile ilgili iletişimi nasıl olmalıdır?

    *Teknoloji-etik ilişkisi hangi temeller üzerine inşa edilmelidir?

    *Teknolojinin sınırları ne olmalıdır?

    *Teknoloji, insanın anlam arayışına ne derece etki eder?

    *Teknolojiyi bir amaç olarak mı yoksa bir araç olarak mı kullanmalıyız? gibi birçok soruya vereceğimiz cevabın teknoloji felsefesine yön vereceğini bilmemiz gerekir.

    Antik Yunan da ele alınan teknoloji kavramı yunanca “techne” kelimesinden türemiş ve insan hayatını kolaylaştıran uğraş ve üretim mekanizmasının ortak adı olmuştur. O dönemde teknolojinin sadece insan yaşamını kolaylaştıran hamlelerini görürüz. İster basit olsun ister biraz kompleks, insanın günlük işlerini kolaylaştırması o dönemde teknolojinin temel felsefesi olarak kabul edilmiştir.

    Yunan filozoflar tarafından doğanın taklidi olarak benimsenen techne kavramına Aristo, doğanın tamamlayamadığı işleri bitirebilecek bir yapı olarak bakarken, Platon bu kavramı Tanrı sanatının taklidi olarak ifade etmiştir.

    Orta çağdan sonra Francis Bacon, sonraki dönemlerde John Dewey gibi düşünürler teknoloji felsefesinin alanına giren sorulara cevap aramışlardır. Teknolojinin artık insan muhayyilesini zorlamaya başladığı dönemler olan yirminci yüzyıl ve sonrasını, bu konu ile ilgilenen birçok düşünürün kendine dert edindiği zamanlar olarak görebiliriz.

    Martin Heidegger, Hannah Arendt, Jacgues Ellul, Langdon Winner ve Lewis Mumford gibi düşünürlerin teknoloji felsefesine yönelik önemli argümanları bulunmaktadır.

    Genel olarak insanî özelliklerin zayıflatılmasını ve varoluşsal kaygıların teknik kavramların gerisinde kalmasını istemeyen düşünürlerin bir bölümüne göre teknoloji, insanı her şeye kolay ve hızlı bir şekilde ulaştırsa da durum görünenin tam aksidir. Onlar teknolojiyi, insanı birçok konuda kısıtlayıp basmakalıp hareketler etrafında toplayan determinist bir gerçeklik olarak ele almışlardır.

    Hatta Ellul, teknolojinin insan hayatındaki kolaylaştırıcı yönünün özgür iradeye ket vurduğuna inanır ve bu durumu ironik bir örnekle açıklamaya çalışır. Bu örnekte özgür irade savunmasının çürütülmesi gerektiğini ifade eder.

    “Teknoloji pek çok şeyi mümkün kıldı, diyor Ellul ve bunlar bizleri özgürleştirdi deniyor. Araba alıyoruz örneğin, böylece daha rahat gezip dolaşabiliyoruz. Özgürüz yani. Peki, diyor Ellul, neden her sene tatil zamanı geldiğinde birbirinden habersiz yüz binlerce Paris’li arabalarına atlayıp özgür iradeleriyle aynı yere, Akdeniz’e doğru hareket ediyor? Bu nasıl bir özgür irade?”

    Özellikle günümüz dünyasında teknolojik gelişmelerin insan üzerindeki etkilerine baktığımızda, makineleşme ile birlikte doğan yeni üretim toplumunun geldiği noktayı daha net görebiliriz. Teknoloji ile birlikte hayatımıza giren yeni kavramların nesnellik, verimlilik, standardizasyon olduğunu düşündüğümüzde bu kavramı hayatımızda çok dikkatli bir şekilde kullanmamız gerektiğini de anlarız.

    İnsani özelliklerin devre dışı bırakılmaya başlaması bir takım etik problemleri de beraberinde getirmektedir. İnsan için faydalı olan her şeyin aynı zaman da doğru olup olmadığı sorunsalı baş göstermektedir.

    Teknoloji ile ilgili güncel ve popüler görüşlerden birisi de aracılık teorisidir.

    “Felsefeci Don Ihde’nin ortaya attığı ve akabinde felsefeci Peter-Paul Verbeek’in geliştirdiği teknolojik aracılık teorisi, teknolojiyi hem insan ve dış dünya arasındaki bir pencere olarak görüyor, hem de artık insanın dünyayı anlamlandırma şeklini doğrudan etkileyen ve tamamen kullanımıyla anlam bulan bir “netice” olarak ele alıyor. Aracılık teorisinin vurguladığı nokta ise “sorumlu araştırma ve inovasyon”. Özellikle teknolojik dizayn söz konusu olduğunda “etik” yaklaşımın önemine işaret ediyor.”

    “Bu konuda Aralık 2020 yılında yaşamını yitiren Fransız filozof Bernard Steigler de hem farklı görüşleri hem de renkli kişiliği ile karşımızdadır. O, insan varoluşunun ufuğunu tekniğin oluşturduğunu ifade eder. İnsan olmak teknikle beraber oluşmuştur. Mesela yazının icadı insanların düşünce biçimlerinde, kendilerini ve dünyayı anlayışlarında ve yorumlayışlarında devrimsel nitelikteki bir gelişmedir. Aynı durum modern endüstri çağı için de geçerlidir. Tekniği yeniden düşünmek teknik ve insan arasındaki bağın geleceğine dair yeni bakış açılarını geliştirebilir. Steigler bu süreci insanların teknoloji üreten özne, teknolojinin de üretilmiş nesneler olarak kavramaya çalışmamızın doğru olmadığını ifade eder. Çünkü kimin ve neyin özne ya da nesne olduğunun karar verilemez olduğunu savunur.”

    Güncel akımlardan Neo-Ludizm ve Anarko İlkelcilik gibi ekoller teknolojiyi kınarken, Transhümanizm ve Tekno-gelişimcilik gibi akımların teknolojiyi topluma faydalı bir yapıda gördüklerini söylemeliyiz.

    Burada sorunun temelinde yatan şey teknolojiyi nasıl anlamamız gerektiğidir. Teknolojinin tamamen günah keçisi ilan edilmesi yerine etik değerler ışığında insanlığın gelişimine yön veren bir aracı olarak ele alınması birçok sorunun çözümüne katkı sağlayabilir.

    Yakın dönemde ortaya atılan algoritmik yönetimsellik kavramı ile teknolojinin bireyleri nasıl sınıflandırdığı, davranışlarını yönlendirdiği ve hatta üretim ihtiyacının neler olduğuna kadar birçok konuyu domine ettiğini görebiliriz. Bireylerin dijital ayak izlerinin toplanmasıyla biriktirilen veriler yardımı ile ortaya çıkan bir yönetim biçiminden söz edebiliriz. Bu algoritma bireylere yani öznelere değil ilişkilere odaklıdır. Bireylerin fiziksel ve dijital davranışları bir algoritma vasıtası ile analiz edilerek sürekli toplanır. Netice olarak zamanla planlanabilir, öngörülebilir bir gelecek hayali üzerine inşa edilmiş bir iktidar rejiminden söz edebiliriz. Aslında amaç bireyselleşme değil toplumsal yığınların aynı ve istendik yapıda şeyler düşünmesini sağlamaktır.

    Daha basit örneklerle sosyal medya üzerinde yapılan beğeniler ya da arama motorlarındaki taramalar insan ilişkileri üzerine anlamlı korelasyonlar kurduktan sonra herkesin bir diğerine yakın eğlence anlayışı, tüketim tercihleri, hatta birbirinin aynı hayatı yaşama biçimlerinden söz edebiliriz. Bir süre sonra hepimizin aynı hamburgercide yemek yemesini, aynı yerde kahve içmesini ya da aynı takıları takmasını, sadece bunlara ulaşılabilir olmanın kolaylığı ile açıklar ve kendimizi rahatlatırız.

    Oysa nedenini fiziksel olarak açıklayamadığımız yapay zekâ teknolojisinin hegemonyası altına girdiğimizi ve farkında olmadan konsolide edildiğimizi kavramak, görmemiz gereken en mühim noktadır.

    Üretim toplumu olmamız ve sanayi çağında yaşamamız nedeni ile teknoloji bu alanların emri altına girmiştir. Makinelerin günümüzde hayatımızı kolaylaştırdığını kabul etmekle birlikte, kişisel özelliklerimizi sarsacak nitelikte bir yapay zekâ teknoloji ile de karşı karşıyayız. Steigler bu konu da şunları söyler. “İşçinin bilgisi makineye öyle geçmiştir ki artık aletlerini kullanarak bireyleşen işçi değildir. Artık alet-makineye hizmet eden o’dur ve ait olduğu teknik sistemin içinde bireyleşmeyi üreten makine, artık teknik bir kişiliğe dönüşmüştür.”

    Bir de bilişsel proleterleşme olarak adlandırılan savunuya göre bu dönemi, aklın ve idrakin kaybı olarak özetlenen bir dönem olarak adlandırabiliriz. Hatta bazı düşünürler için proleterleşme artık sadece 19. Yüzyıl işçisinin değil; otomatizasyona maruz kalan tüm ücretli emeğin problemidir.

    Burada emek, değer ve duyguların yerini yapay zekâ teknolojisinin aldığını kabul ettiğimiz andan itibaren aslında benim için kafa karıştıran sorulara da başlıyoruz demektir. Çünkü şu ana kadar klasik literatür ve teknolojinin bizleri götürdüğü konuların en masum taraflarından söz etmiş bulundum.

    Yani cep telefonlarında yapılan gezinti veya bilgisayardaki tarayıcıların belleğine alınan dataların algoritmal sonuçları, bizim hayatımızı tam anlamı ile kuşatmış sayılmaz.

    Gelin bir de şöyle düşünelim:

    *Basit ceza davalarına ya da idari mahkemelerdeki duruşmalara, tüm hukuk mevzuatını yapay zekâ marifeti ile yüklenmiş bir robot hâkim baksa nasıl olur?

    *Ya da ilköğretim veya ortaöğretim fark etmeksizin hatta üniversitelerde ilgili konuların tüm algoritmalarla bilişsel bir data üzerine aktarılması ve derslere bu yapay zekaların öğretmen olarak girmesine ne dersiniz?

    *Çizimlerini bir mimar yerine, tüm ihtimal hesaplarının yüklü olduğu bir yapay zekanın tamamladığı bir evde oturmak siz de nasıl bir his oluşturur?

    *Tıp alanında yapay zeka teknolojisinin işi bir noktaya kadar ele aldığını söylemeye bile gerek yok.

    *Basın yayın sektöründe dünyaca tanınan haber kanalları yapay zeka teknolojisi ile haber sunan televizyoncuları çoktandır kullanmaktalar.

    *Bilimin karşısında her halde yine teoloji birtakım itirazlar geliştirecek ve bu konuda içtihat kapısını kapayacaktır. Yani namaz kıldıran bir yapay zekanın arkasında saf tutmak istemeyen Müslümanlara, bu konuda dini otorite de cevaz vermeyecektir.

    Şu ana kadar anlatmak istediklerim, yapay zekanın sadece akıllı cihazların arama motorlarındaki algoritmal hesaplamalardan çok daha ötesine denk geldiğinin bilim ve felsefe otoriteleri tarafından çoktandır konuşulmakta olduğudur. Yani aramak istediğimiz bir şeyi anında karşımıza çıkaran telefon ekranındaki yapay zekâ, bu konuda masum bile kalabilir.

    Ya da fabrikada işçilerin yerine gelecek robot makinalar; sadece işsizlik, emek ve bireysel ilişkiler gibi sosyal konulardaki tartışmaların merkezinde yer alabilir.

    Yapay zekâ teknolojisi ile yapılan algoritmal çalışmalar ve bunun sonunda elde edilen modellemeler, sadece yarı robot yarı insan görünūmlü sevimli yardımcılarla sınırlı değildir. Yeni dünya düzenini şekillendirecek bütün teknolojilerin oluşturucusu ve insan eli ile insanı biçimlendirecek her türlü gücü ifade etmektedir. Bundan beş sene sonra hangi hastalıkla mücadele edeceğinizi öngören bir yapay zekâ teknolojisi, bu konunun ticari pazarını da gün öncesinden hazırlamaktadır. Böyle bir teknolojiye sahip olan ülkenin sağlıktan, turizme, eğitimden, politikaya birçok konuda manipüle edici olmasını beklemek hiç de saflık değildir.

    Çünkü günümüzde dijital ayak izi kavramı ile endüstri devriminin kapitalist sermaye anlayışı düşünülenden çok daha korkutucu bir canavara dönüşebilir. İnsanların ilgi ve ihtiyaçlarının öngörülebilir ve hesaplanabilir bir şekilde depolanmasının sonunda silah sanayinden, ilaç sanayine, giyim kuşamdan, yaşam tarzlarına kadar her şeyimize karar veren ve bu durumu bizlerin haberi olmadan şekillendiren yapay zekâ ile ilgili etik tartışmaların çok daha derinlemesine konuşulması gerekmektedir.

    Şöyle düşünelim. Ülkelerin sağlık alanında yapay zekâ teknolojisi ile hangi hastalıklarda yetersiz oldukları ve hangi durumlarda ulusal sağlıkla ilgili zor duruma düşebilecekleri bile hesaplanabilir. Bir savaş stratejisi olarak; ülkelerin beslenme kültüründen, alışveriş alışkanlığına kadar her şey bu teknoloji sayesinde rahatlıkla yönlendirilebilir bir duruma gelebilir. Son periyotta biyolojik savaş hamleleri ile sadece o ülkenin sağlık sektörüne değil, gen haritasına bile müdahale edilebilir.

    Buradaki amacım yapay zekayı korkutucu bir robot canavar olarak tanıtmak değildir. Bu sektörün, ulusal politikalar ışığında yerli teknolojiler kullanılarak gidebileceği en ileri noktaya götürülmesidir. Bu yüzden başta yazılım olmak üzere bilişim sektörünün tüm alanları ulusal bir strateji ile her geçen gün imkânlarını güçlendirmelidir.

    İnsan kaynakları anlamında kendi gençliğimizin beyin göçüne maruz kalmaması oldukça önemlidir. Hatta bu ehemmiyet meslekler sıralamasında ilk sıradaki yerini almalıdır. Yapay zeka alanında en üst düzeyde yetkilerle donatılmış bir kurum, kurul yada kuruluşun hayata geçmesi elzemdir.

    Geçenlerde bir televizyon programında akademisyen bir hocamızın yapay zekâ teknolojisine bana göre çok iyimser olan bakış açısına denk geldim. Hocamız diyor ki yapay zekâ zaten insan zekasının sınırlarında dolaşan ve insan eli ile oluşturulan bir teknoloji hamlesi. Yani kontrol edilebilirlik ve sınırlarının çizilmesi bize bağlı demeye getiriyor.

    Oysa bu şekilde masumane bir düşüncede bile kaçırmamamız gereken nokta şu olmalıdır. Bir yapay zekaya o konu ile ilgili olasılıkların tamamını yüklediğinizde insandan daha üstün bir varlık haline gelmese bile insanın aynı anda düşünemeyeceği kadar fazla alternatife anlık ulaşabilen bir güç olduğunu görebilmeliyiz. Son tahlilde böyle bir yapay zekanın konuyu çözme veya bir işi tamamlama hususunda çok daha fazla sayıda ihtimali hayata geçirecek olması bile, bizleri kontrol edemeyeceğimiz bir sonuca sürükleyebilir.

    Yine farklı bir alandan örnek verecek olursak sanatsal bir çalışmada çok güzel bir sanat eserinin ortaya çıkmasındaki en önemli unsur ortaya konan emek midir?

    Veya sanatçının kattığı bakış açısını mı ön plana almalıyız?

    Çünkü karşımızda duran sanat eseri yapay zeka tarafından tasarlanmış ve belki de alanında gelmiş geçmiş en iyi prototip olabilir.

    Aslında söylemek istediklerim yapay zekâ daha düne kadar emeğin, iş gücünün, sosyal adaletin ve insan ilişkilerinin sorgulanmasında temele alınırken artık bugün çok farklı konuların odak noktası haline gelmiştir. Vurgulamaya çalıştığım bu konuda amacım sizi etkilemek ve bir düşünce ekseni etrafında toplamak değildir. Öyle olsa idi ben de yapay zekadan farksız olmazdım diye düşünüyorum.

    Ama şu soruları sorarak yapay zekâ ile ilgili fikirlerimizi derinleştirmenin önemli olduğunu da ifade etmek istiyorum.

    *Yapay zekâ insan hayatı açısından önemli olan tüm sektörlerde baskın güç olduğunda bu durumu nasıl karşılamalıyız?

    *Silah sanayinde yapay zekâ teknolojisi nereye kadar kontrol altında tutulmalıdır?

    *Yapay zekâ ile ilgili bir rehber kitap hazırlanması ve bunun bir kullanım kılavuzu olarak benimsenmesi gerekli midir?

    *Yapay zekâ ile ilgili çalışmalar bir devlet politikası haline gelmeli midir?

    *Yapay zekâ; öngörülebilir ve hesaplanabilir bir bilimsel çalışma alanı olarak kalabilir mi?

    *Yapay zekanın mutlaka bir etik kurulundan geçmiş prospektüsü olması zorunlu mudur?

    Konunun başından sonuna kadar aktarmaya çalıştığım hatırlatmaları şu şekilde özetlemeliyim.

    *Yapay zekâ, mutlaka etik ve sosyal bilimleri ilgilendiren alanlarla ortaklaşa çalışmalıdır.

    *Yapay zekadan korkarak bir yere varamayacağımız görülmelidir. Burada önemli olan, yapay zekâ teknolojisinin insanı insan yapan değerlerle taban tabana zıt olmamasına özen gösterilmesidir.

    *Yapay zekâ ile ilgili tüm gelişmelerde ülkenin kültürel kodlarına uygun algoritmalar da çalışılmalıdır.

    *Yapay zekayı teknolojinin son noktası olarak görerek ufuklarımız daraltılmamalıdır?

    *Bilimsel verilerin temele alındığı tüm çalışmalar desteklense de ülkelerin teknoloji devrinde yeni savaş stratejilerinin yapay zekâ üzerine kurulu olduğu unutulmamalıdır.

    *Yapay zekâ ile ilgili bölgesel, ulusal ve evrensel bir literatür çalışması yapılmalıdır.

    *Yapay zekanın insanlık üst değerine hizmet için geliştirilmesi gerektiği temele alınmalıdır.

    *Politize olmuş ve hangi konuda olursa olsun yalnızca pragmatist bir yapıya bürünmüş bir yapay zekâ teknolojisinin önlenebilmesi adına mücadele verilmelidir.

    Mehmet Süreyya KÜÇÜK