“AİDİYETSİZLİK”

Genç kuşakların dünyayı anlamlandırma çabasında dijital mecranın algoritması başat güç olmaya devam ediyor. Artık yeni dönemin hayatı okuması da günlük olaylar karşısında takındığı tavır da çabuk tüketilir cinsten. Geçmişten günümüze bu dönemle ilgili söylenecek ne varsa belki de birkaç yıl içinde hızlıca kendini değiştirecek, üzerindeki kabuğu atacak ve yeni bir kimliğe bürünecek.
Sevmek, sevilmek, öfkelenmek, neşeli olmak ya da gergin bir durumu ifade eden ne kadar duygu varsa hepsi yeni dünyanın kodlarına ayak uydurmak zorunda. Öfkelenecek yeni şeyler bulmalıyız, sevincimizi farklı alanlarda paylaşmalıyız. Kendimizce önemli olan ne kadar duygu varsa, bundan sonraki dönemde bu duyguların önemsenmesini bir yana bırakın, hatırlanması için bile çok çaba sarf etmeliyiz.
Merak edilen soruların ardı gelmeyen cevapları ile her şey artık bir çırpıda çözüme kavuşmakta. Çünkü odak noktasını değiştirdiğimiz hayatın akışını da kendi değerlerini de bizden bağımsız ama bize birbirimizden daha yakın bir alan şekillendirmekte.
Artık Z kuşağı ya da alfa kuşağı gibi dönemlere yenilerini ekleme ve yeni isim bulma çabasına girmemize gerek yok. Bu zamanların hepsine verilen ortak bir ad var zaten. “Dijital Çağ”
Böyle bir dönemin eğitimden, ekonomiye, siyasetten, sanata ve hatta inanç dünyasına kadar uzanan derin bir dijital hafızası oluşmaya başladı bile.
Artık çocukların kısaltılmış kelimelerle anlaştığı, eğitimin dijital kanallardan temin edildiği, siyasetin sosyal medya üzerinden algılandığı, sanatın e-…. mecralarda tanıtıldığı ve dini günlerin ya da buna benzer durumların bile üzgün bir duygu durumunu ifade eden emojilerle paylaşıldığı yeni bir döneme çoktan uyandık.

Bizler artık savaş oyunlarını simülasyon olarak tecrübe etmiyoruz, bizzat bu oyunların birer nesnesi haline gelmiş durumdayız. Hatta gerçek savaşlarda ölen insanları bir savaş oyununda izler gibi dijital platformlardan takip ederek artık bu mecranın bir nesnesi olduğumuzu çoktan kabul etmiş durumdayız. İnsanların birbirine eziyet ettiği bir dünyayı sanal bir oyun alanında izleyen ama bu duruma hangi duygu durumu ile karşılık vereceğimizi bilemeyecek kadar da karmaşık bir duygu dizilimini yeniden inşa ediyoruz.
Üzülmemiz gerekenlere tepkisizlik, mutlu olunacak durumlardan hüzün çıkaran bir duygusal alanda gezinip durmaktayız. Şaşırmamız beklenen bir olaya imrenerek bakmak gibi uç duygu durumlarını bile deneyimlemekteyiz. Mutluluğun sadece kendiliği ve kendi için mutlu olan bir yaşam modelinde, herkesin mutluluğu da sevinci de kendine göre, kendinde saklı.
Buna meydan veren ana etmenin tüm yaşantımıza etki eden sanal yaşam formları olduğunu artık hepimiz bilmekteyiz. Bunu bir sır olmaktan çıkaran gerçeklik dijital dünyanın yüzümüze çarptığı iletişim biçiminde gizli. Hepimiz bu iletişim dilini bile isteye ve her şeye rağmen seviyor, benimsiyor ve her geçen gün daha da güçlendiriyoruz.
Eğer bir şeyleri değiştirmek gerekiyorsa, eleştirmek yerine dijital dünyayı anlamaya çalışmanın daha etkili olabileceğini savunan taraftayım. Değiştirmeye gerek yok gibi anlayışlara da saygı duymam gerektiğini bilecek kadar eski zamanların duygu dizilimine sadığım.
Hiçbir zaman, eleştiren ve tek taraflı olan bir analizin doğruyu bulma ve doğru kararlar vereceğine inanmadım. Daima, olayları her boyutuyla ele almanın ve bu bakış açısının olayların sağlıklı okunabilmesinde ön koşul olduğunu benimsedim.
Gel gelelim dönemin genel bir fotoğrafını çekmeye. Hayatın kırılma anlarını yaşadığım bir yaş aralığından geçerken, farklı birçok dönemi tecrübe etmiş olmanın da avantajı ile yaşıyorum. Bu durum benim duygu dizilimim açısından; neyin doğru, neyin yanlış ya da neyin anlamlı veya anlamsız olduğunu çözümlememe her zaman yardım etmekte. Ama günümüz dünyasında bir gencin gündelik hayatı içine doğduğu dijital dünyanın kodları ile okuması kadar doğal bir sonuç olmadığını da söylemeliyim. Onları dinlediğimde, başka bir dünyaya ait olduklarını düşünsem de onların da bizim kuşak ve öncesi için benzer şeyler söylediklerine eminim. Hayatın zorluğundan anlaşılanın kıyafet seçiminden ibaret olması veya internet erişiminin olmadığı bir anın düşünülememesi bizim dar düşüncede olmamızla da onların hayatı hoyrat bir şekilde yaşamasıyla da ilgili olmayabilir.

Burada önemli olan durum; neyi ne kadar anlamlı hale getirerek, ortak bir noktada ne kadar buluşabildiğimizdir. Zaten gençlerin zihin dünyasında sosyal değer, gelenek, kültür ve kimlik gibi kavramların karşılık bulduğu bir anlamı var. O zaman çatışmanın temelinde yatan durumu, bu dönem ile önceki dönemi tecrübe eden kuşakların benimsediği anlam dünyasının farklı düşüncelere kapı aralaması olduğuna direnç gösterme ısrarında arayabiliriz.
Hâsılı, yeni kuşaklar ile bizlerin ortak bir değer yaratma imkânı ya da lüksü yok, mecburiyeti var. Kendi travmalarımızdan doğan yeni dünyanın artık hiçbir zaman eskisi gibi olamayacağını, bu aritmetikte yeni bir değer dünyasının oluşması için çabalamanın da dünyanın sonu olmayacağını görebilmeliyiz. Çünkü artık on yaşındaki bir çocuğun önceden sahip olamayacağı kadar çok bilgiye maruz kaldıktan sonra bunları unutmasını istemek yerine, makul bir zeminde ve yararlı anlamda nasıl kullanacağını bulmamız gerekiyor. Zira eleştirdiğimiz nesillerin alenen yaşadığı sanal dünyayı ve bu dünyanın konuşma dilini külliyen yasaklamak gibi bir yanlışa düşsek de ironik olanın bu sanal dünyaya öykünme çabamız olduğunu da özellikle söylemeliyiz.
Sahip olamadığımız her şeye erişebilmeleri için ölümcül bir savaş verdiğimiz nesillerle, bastırılmış duyguların açığa çıkması konusunda aşık attığımız bir dönemi, hepimiz tebessümle izliyoruz. Mahrem duyguların bilinç altında saklı mahcubiyeti, kimimizin profilinde gün yüzüne çıkmış, kimimizin sabitlenmiş kısa hikayesinde.
Aslında bu konu çok farklı bakış açıları ile ayrı bir tartışma alanını ihtiva etmekte. Benim burada değinmek istediğim, günümüzde duygu dizilimi olarak bildiğimiz temel duygulara yeni kavramlar ekleyerek mevcut dünyayı anlamaya çalışmak.
Günümüzde kabul etmemiz gereken en önemli konu artık duygu durumlarının dijital dünyanın alfabesi ile aktarılmaya çalışıldığıdır. Bu alfabe ile okunmaya çalışılan dünya düzeninde bireyler, sadece anlaşabildikleri kadarıyla iletişimi sürdürürken, anlaşılmadıklarını düşündükleri an bu durumu sonlandırmaktalar.
Karşıdakine duygu aktarımında yanlış anlaşılma kaygısı çok önemli bir alan olarak görülmemekte. Yalnızca kısa cümlelerle ve açıklayıcı olmaktan kaçınılan sade bir dille herkes kendi meramını karşısındakine anlatma çabasında. Ama bunu yaparken de kimsenin karşıdakinin beklentilerine karşılık verme gibi bir endişesi de yok. Bunun sonucu da biraz egoist ve biraz da narsistik bireylerin bu duygu durumunu daha da güçlendirdikleri yeni alanlara zemin hazırlamakta.
Aslında duygu diziliminde uzun süredir kendime sorduğum sorular var. Bu dönemin genel kodlarını anlamaya çalışırken cevabını bulduğumda daha da işimi kolaylaştıracak bir soru üzerinde yoğunlaşıyorum.
Duygu dizilimini sıfırlayabilmek mümkün müdür? Yani çevremizdeki insanlara ve olaylara karşı takındığımız tavırların altında yatan duygularımızı yeniden düzenlesek ne olurdu? Restart vermek şeklinde anlayabileceğimiz bu durum, çevremizdeki herkesin bizim açımızdan hangi değeri ifade ettiğini yeniden düzenlemek gibi bir şey?
Aslında toplumsal katman içinde hâkim geleneğin, kültürün ve hatta dini öğretilerin etkisinde kalınarak anlam yüklediğimiz duygu durumlarını, bu ilineklerden sıyırarak yeniden anlam verme çabasından söz ediyorum. Yani komşumuz için geliştirdiğimiz bir anlam dünyasının bu etkilerden bağımsız nasıl olacağını düşünelim. Ya da yakın bir akrabamız bizim için hangi anlam dünyasında gezinmekte. O’na karşı hissettiklerimizi, O’nun kendi özellikleri mi belirliyor, aramızda yaşanan duygusal bağ ve yaşantılar mı, yoksa ailemizin bizim O’na anlam yüklememizle ilgili etkisi mi?
Toplumsal davranış kalıplarımıza etki eden ana akım gelenek ve kültürel değerlerin bir anlık askıya alındığını düşünün. Ve onlara yeniden anlam yükleme çabanızda nelerden beslenirsiniz, neleri rehber edinirsiniz?
İşte bunların sıfırdan ele alındığı ve bu değişkenlerden bağımsız bir şekilde yeniden anlam yüklemeye başladığımız insanların bizim açımızdan hangi duygu dizilimine sahip olacağını hayal edelim. Onlara vermeye çalıştığımız duygusal yoğunluğun ölçüsünü de derecesini de bizim sıfırladığımız değer yargılarının algoritması puanlasın. Böyle bir duygu diziliminde kendi dahlimizle şekil verdiğimiz anlam dünyasının en önemli kavramı bence aidiyetsizlik olacaktır.
İşte şimdiki bireylerin aslında mecbur bırakıldıkları soyutlanmış bir hayatta inşa etmeye başladıkları ortak değerin aidiyetsizlik duygusu olduğu gibi. Maruz bırakıldıkları toplumsal kültler, aidiyetsizlik gibi kök vermenin engel olduğu bir değer dünyasında yetişmekte.
Bu dünyanın ana aksını herhangi bir şeye, bir olaya ya da bir kişiye karşı kendini ait hissetmemek ve ne olursa olsun oraya bağımlı kalmamak dürtüsü oluşturmakta. Çevremizde görüştüğümüz arkadaşlarla kurulan bağların aidiyet zemininde olmaması, en temel grup dinamiği olarak kullanılmakta. Paylaşılan ortak zaman veya sosyal ortamlar dahi, bireyin kendi bireyselliğinin hiçbir anına hükmetmeyecek şekilde yaşanmakta. Herkes kendi aidiyetinin üzerine bir şerh koymamak şartı ile sosyal bir iletişim ağı oluşturmayı kabul etmekte. Arkadaşlık gibi kavramlar dahi herkesin kendi bireysel dünyasına anlam katması ve o dünyayı mutlu etmesi üzerine inşa edilmekte.

Bireyin kendi öncelikleri, tamamen hiçbir kişiye ya da duruma ait olmamakla anlam kazanmakta. Bireysel mutluluğun en önemli argümanı, ait olmadığımız olayların içinde bireysel mutluluğumuzu yakalama çabasının ötesine geçmemekte.
Herkesin kendi özgürlük alanı ve kendi mutlu dünyasını yalnızca ve yalnızca bu bireysel aidiyetsizlik duygusu kıymetlendirmekte. Burada bazı aidiyetler var ki onlar bireysel mutluluğun aslında güçlü tutkalı, temellendiricisinden başka bir şey değil.
Sportif alandaki bir takım aidiyeti veya siyasal arenada hissedilen politik bir duruş bile bireyin kendi mutlu dünyasını inşa etmek üzerine kurgulanmış durumda. Gençlerin bu anlamda yaşadıkları kendileri için ve topluma rağmen anlayışını, tecrübeli kuşaklar jakobenlik olarak düşünse de gençler açısından eşyanı tabiatına uygun bir durumdan başka bir şeyi ifade etmemekte. Hatta herhangi bir düşünceye ait olduğunuzu düşünmek bile, bireysel anlam dünyanızın genel terminolojisi ile çatışmakta. Herkesin kendi sınırını bu şekilde belirlediği bir yaşamın, yeni anlam dünyasında aidiyetsizlik gibi bir duygunun bireyin kendini özgür ve mutlu hissetmesi açısından ne kadar doğal ve gerçekçi bir duygu durumu olduğunu birçok farklı görüş sahibi tahmin bile edememekte.
Duygu dizilimini kodlarken mevcut hiçbir şeyle ortak duyguları yaşayabilmek anlamında bağ kuramama olarak düşünebileceğimiz aidiyetsizliğin önümüzdeki yılların çok önemli bir kavramı olmasını beklemekteyim.
Yaşamsal formların, gündelik hayat tarzlarının giderek ve hızlı bir şekilde bu duygunun etkisine girdiğini söyleyebilirim. Hissettiğimiz duyguların, böyle bir sanal metaforun etki alanına girmemesi için hiçbir neden olmadığını, temel duyguların bu konuda zaman aşımı gibi bir şansının dahi bulunmadığını düşünmekteyim.
Artık, dijital dünyanın kendi kanunları ve hegamonyası altında bireysel çağ da başlamış durumda. Sadece bireyin kendi önceliklerinin temele alındığı, herhangi bir kurumsal ya da sosyal dokuya bağlanmadan, yalnızca ve yalnızca sanal dünyanın gerçeklerine ayak uydurulmaya çalışılan yapay bir yaşam formuna tabiyiz.

Burada ait olunan tek gerçekliğin bireyin kendi öznel yapısı, kendini kendi yapan özellikleri ve bu özelliklerin herkes tarafından fark edilmesi olduğunu söyleyebiliriz. Artık duygularımızı harekete geçiren gücün toplumsal değerler ve sosyal katmanlardan oluşması için herhangi bir nedenimiz yok. Çünkü bu değerler ile bu değerlere hizmet eden aracı reseptörlerin arasında aidiyetsizlik gibi bir yalıtım maddesi bulunmakta. Hiçbir şekilde sosyal hareketliliğe izin vermeyen ve geçişken özelliklerin arasındaki bağları çalıştırmayan bu duygunun temel motivasyon kaynağı da sanal dünyada sunulan sanal gerçekliklerdir. Böylesine güçlü bir sanal gerçekliğin tahkim etmeye çalıştığı dünya düzeninin, bu yapıya karşı koyabilecek yeni enstrumanlar geliştirmesi elzemdir.
Elbette öncelikle böyle bir durum olduğunu kabul etmek ve eğer bu kabul sağlanmışsa bu sefer de bu durumu değiştirilmesi gereken bir sorun olarak görmek gerekir. Gelecek kuşakların kendilerini daha mutlu hissettikleri ve yaşamdan bu şekilde keyif aldıkları bir dünyada hepimize yetecek kadar sanal mekân olduğunu düşünüyorsak da zaten sorun yok demektir.
*Kendimizi önce mevcut dünya içinde revize edecek bir gelişimsel süreçten geçiremedikçe,
*Aramızda kuşak farkı olduğunu düşündüğümüz gençlerin günlük yaşam becerilerini şekillendiren dijital dünyanın alfabesini öğrenemedikçe,
*Yeni sosyal ve kültürel değerlerin hayatın içine alınmasına kökten bir reddiye ile karşı koydukça,
*Bireylerin kendi düşünce yapılarını sonuna kadar öğrenmeden, bildiğimiz ezberleri okumaya devam ettiğimiz sürece,
*Bilmediklerimizi öğrenmeye çalışmak yerine, bildiğimiz dilin alfabesi ile okuma konusunda ısrarcı olduğumuz sürece,
*Terakki ve gelişimsel süreçlerin bu şekilde sancılı geçişlerle yaşandığını, önemli olanın bu süreci kontrol edebilme yetisi olduğunu kabullenmedikçe,
Ve en önemlisi her durumu, her olayı ve her çağı kendi koşulları ile değerlendirme çabasına giremedikçe bu ve benzeri kavramların hayatımızda daha da fazla yer alacağını söylemeliyiz.
Mehmet Süreyya KÜÇÜK

Yorum bırakın