Aslında böylesine günlerin iki ana amacı vardır.

Ya farkındalık oluşturmak istersiniz ya da ziyadesi ile mutlu olduğunuz durumları taçlandırma girişimidir.

İşte bu iki temel amacın dışına sapan ve hatta kendi içinde bir takım gariplikler barındıran bir günü yani bu günü idrak etmeye çalışıyorum.

Şu an yani 8 Mart 2024 sabahı, üniversiteye hazırlanan öğrencilerime deneme sınavı yapıyorum. Onların heyecanlı ve bir o kadar da kaygılı bakışları arasında ben de bir şeyler yapmalıyım düşüncesiyle sarıldım kaleme. Zaten uzun bir süre, yalnızca çevrenizdeki eşyaları incelemek oldukça can sıkıcı.

Öğrencilerimin çoğu bugünün muhataplarından. Yazdığım konuların direkt kendilerine yönelik olduğunu bilseler eminim hararetli bir tartışma ortamı oluşurdu.

İşte bu şekilde kaleme alınan notlarda günün anlam ve öneminin yanında bugünün kendi içinde barındırdığı paradokslara da değinmeden olmaz.

Öncelikle 8 Mart gününün kendi hikayesini zaten bilmekteyiz. Bundan sonrasında nasıl hikayeler yazılmakta bence mühim olan bu.

Kadınlar, fizyolojik olarak görece bir yetersizliği, mental anlamda çok üstün oldukları vasıflarının arkasında bir türlü tutamamışlar. Ya da geleneksel bakış açısına boyun eğme konusunda kabulcü anlayışa zorunlu olarak boyun eğmişler.

Zaman zaman annelik içgüdüsünün zırhına bürünmüşler, zaman zaman kadın olmakla anneliği bütünleşik bir anlamda kabul etmişler. Kadın olmanın zorluğu devreye girdiğinde anneliğe sığınmışlar, annelik kendini öksüz hissedince kadın olmanın saf cüretkarlığına soyunmuşlar.

İkisini birbirinden ayırdıklarında sanki bir ayakları aksak olacakmış gibi ürkek ve narin olmaktan da hiç geri durmamışlar.

Geçmişten bugüne daima gelenek ve dinin mihmandarlığına başvurmuşlar. Ama bu akıl danışmanlığında dahi, baskın karakterlerin kendine özgü bakış açılarından beslenmişler.

Büyüdüklerini düşündürten her emarede, belirlenmiş bir objenin çağrıştırıcısı olmuşlar. Ayakları üzerinde durma şeklinde kurgulanan her hayat planında, ilk sözü de son sözü de daima başkalarına bırakmışlar.

Günümüze geldiğimiz de her ne kadar bakış açısındaki değişimleri görsek de karşı cinsle dengelenme mücadelesine maruz bırakılmaya yine devam etmekteler.

Biraz düşününce çoğumuzun hak verdiği konularda düşünme eylemini kestiğimiz an, haklarını arama mecburiyetine yeniden koyulmaktalar.

Dedim ya böyle bir günde kadın olmak kavramını anlamaya çalışıyorum.

İlk başta geleneğin kabul gördüğü ve mutlaka gözetilip korunması gerekir anlayışının altında ezilmekten, kendilerini ifade edecek farklı bir mecraya hiç çıkamamışlar.

Erkekler olarak bizler ise dini müktesebatın bakış açısındaki daima korunup kollanması gereken varlıklar anlayışını, çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da tevil yoluna gitmişiz.

Artık onlar açısından söylenmesi gerekenler değil bizim açımızdan kendi yanlış anlamalarımızı sıralama vakti.

*Öncelikle kadınlar her türlü geleneksel anlayışın mâdur ve güçsüz tarafı olarak algılanmamalıdır.

*Toplumsal arz her propagandada cinsel bir meta aracı olarak kadınları kullanmamalıdır.

*Kadınların kendilerini ifade etme biçimleri; pozitif ayrımcılık, centilmenlik ve buna benzer eşitleme temelli anlayışlara bağlı olmamalıdır.

*Kadın olmanın kendine has zorluklarını bertaraf etme adına işin içinden çıkılamayan daha zor durumlara kadınlar sürüklenmemelidir.

*Sözün, mekânın ve davranışın öncelik sırasını cinsiyet temelli değer yargıları belirlememelidir.

*İnsanlık evrensel değerinde öncelenen konuların başında hak ve sorumluluk temelli paradigmalardan taviz verilmemelidir.

Aslında bu durum, şu şekildeki gariplikleri içinde barındırmıyor mu?

İslam dini açısından ele aldığımızda en narin varlıklar olarak görünen kadınları, toplumsal yaşama kazandırmak yerine istemedikleri hayatları yaşamaya zorlayarak neyi amaçlamaktayız.

Yine eğer dini referanslar üzerinden gidecek olursak Yaradan’ın nazarında hatırı sayılır bir saygınlığa sahip kadınlar, reel hayatta bu duruma neden istedikleri ölçüde kavuşamazlar. Unutmayalım ki inandığımız dini bize anlatan elçimizin eşlerinden birisi de kendi döneminin önemli bir kadın figürü ve işinin ehli bir ticaret erbabıydı.

Neticede inandığımız dinin temel saiklerini bile çoğu zaman erkek egemen bir jargonla anlamaktayız. Hasılı ahiret hayatı ve cennet gibi metafizik anlayışların yorumunu dahi hedonist bir bencillikle erkek üzerinden okumaktayız. Oysa din dili ve ilahi mesajların arkasında yatan esas vurgunun bu olmadığını bile bile. İnsanların ahiret hayatının mutluluk temelli ama cinsiyet temelli olmadığını göre göre. Üstelik bu konuların esas kurgucusu Yaradan’ın, kadın üzerinden yaptığı hassas vurguyu inatla tevil yoluna giderek.

Aslında her konuda olduğu gibi dinimiz açısından da kadınların dünya üzerindeki konumlanmasını sorgusuz bir ikrar ile değil analitik bir sentezleme ile kabul etmekteyim.

En basitinden kadınların imametlik ya da cenk meydanında ordu komuta etmekten el çektirilmeleri yine kendi içinde mantıklı argümanların bir araya getirilmesi ile makul bir şekilde anlaşılabilir. Kadınlık fizyolojisinden kaynaklı bu tür görevlere uygun olmayacakları, onlara bahşedilmiş değer menbaından hiç bir şey eksiltmeyecektir. Yine, erkeklerin onların bahşedilmiş bir takım özelliklerine sahip olmamasının yetkinsizlik olarak algılanmaması gibi.

Zira Adli İlahi’nin mutlak manada tesisinde en ufak bir sapma olmaması adına oluşmuş müesses nizamın ancak bu şekildeki bir tefsirinden yola çıkarsak, kadınların da erkeklerin de kalbi mutmain olduğunu görebiliriz. Yazının başında dedim ya, böyle bir gün eğer farkındalık oluşturmak için ya da her şeyin istendik şekilde sürdüğü hayatta bir taçlandırma merasimi değilse neden var.

Emeğin ve bu emeğin karşılığında hak edilen her türlü durumun kutlanması için böyle günlere ihtiyaç olmadığını düşünüyorum. Yalnızca insanlık evrensel değeri temele alınarak oluşturulan ve her anı kuşatan yeni bir bakış açısı ile tek gün kutlamalarına da gerek kalmayacaktır.

Kadınlar ile ilgili verilmesi gereken mesajın onların toplumsal hayatın temel dinamikleri içinde, herkes kadar hak ve söz sahibi olduğu bir bakış açısının sağlanmasından geçtiğini savunuyorum.

Hemen her gün yaşanan kadın cinayetlerinin ardından da; televizyon programlarının başat aktörü olarak izlediğimiz bunalımsal hayatlarda da kendi yanlışlarımızı düzeltme vakti değil midir?

Vakit kutlama vakti değilse ne vaktidir?

Farkındalık oluşturmak istemiyorsak neyi amaçlıyoruz?

Galiba böyle günleri; biz erkeklerin yanlış anlamalarımızı bırakarak, kendi öz eleştirimizi yaptığımız vakit olarak tanımlayabiliriz.

Esasında bu tür konuları (kendimden başlayarak) şartsız ve koşulsuz doğru anlamaya çalışan erkeklerin sayısında hatırı sayılır artışlar olduğu zaman, anmamıza da gerek kalmayacaktır, kutlamamıza da.

Kutlamamı desek anmamı bilemediğim bugün için benim bulduğum çıkış yolu ile sözü bağlamak isterim.

Bu kadar lakırdıtan sonra başta eşimin kadınlar günü gibi bir cümle ile devam etme gafletine düşmeyeceğim. Ben onun hayat mücadelesinde her konuda yanında olduğumu hissettirmeyi, en güzel kendimi ifade etme biçimi olarak görüyorum.

Yalnızca kadın olmanın zorluğunu, erkek olmanın kolaylığı ile eşdeğer bir yapıda kabul etme önerisinde bulunacağım. Dediğim gibi bu bir eşitleme mücadelesi değil eşdeğer kabulün temellendirilmesi girişimidir.

Finalde ise şu soruyu sormak istiyorum.

Bugün için biz erkekler açısından 8 Mart Dünya yanlış anlamaları bırakma ya da 8 Mart Dünya öz eleştiri günü diyebilir miyiz?

Sağlıcakla kalın…

Mehmet Süreyya KÜÇÜK

Yorum bırakın

Popüler