
O gün; belki de birçok insan için yüreklerdeki anlamsız sızının acı şekilde son bulacağı bir geceye uyanmaya hazırlanıyordu. Öğleden sonra usulca başlayan kar taneleri, gökyüzünden kuvvetli bir şekilde kendini bırakmaya akşam için hazırlanmıştı. Yağan karın yoğunluğunu artırması, okulların sadece bir gün sonra tatil edilmesinin habercisi değildi. Aynı zamanda uzun bir süre açılamayacağını da söylemek üzereydi. Kimisi şubat tatilini bir gün daha uzatacak olmanın rahatlığında, kimisi de bir gün sonra kutlanacak doğum gününün telaşındaydı.
Tüm sevdiklerinin yanlarında olmasını istedikleri için özellikle bu tarihi seçen ve bir ömür süreceklerini düşündükleri mutluluğa ilk adımlarını atan genç kızlar, 5 Şubat Pazar gününü ne çok sevmişlerdi. Oysa bir gece önce giydikleri gelinliklerin kar beyazı masumiyetini en mutlu günleri olarak tarihe not düşmeye hazırlanırken, bu tarihin ya ikinci doğum günleri ya da son nefeslerini verdikleri ölüm günleri olacağını bilselerdi, muhtemelen korkudan delirirlerdi.
O gece, tatil nedeni ile misafirlikte yatıya kalanlar son geceyi yaşadıklarını haber alsalardı, evlerinden dışarı çıkmazlar ya da hiçbir yere sığamayacaklarını düşünerek korkudan dağlara kaçarlardı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde uykusu kaçtığı için camdan bakan insanlara da kalbine inşirah versin düşüncesi ile iki rekât namaz kılan insanlara da rastlamak mümkündü.
Efkârlanarak iki kadeh içen birisi, belki de böyle bir ânı ayık kafa ile tecrübe etmek istememişti.
Ocakta süt ısıtan annenin günlerce yanında aç yatacak bebeğini her zamankinden daha fazla doyurmak istemesi, belki de vicdanını rahatlatma girişimiydi.
Sabaha karşı yani saatler 04:17’yi gösterdiğinde gökyüzü, yerin altından gelen seslere nazire yapar gibiydi. Seslerin uğultusu arttıkça gökyüzündeki şimşekler daha kuvvetli çakıyor, evler bir beşik gibi sallandıkça etraf daha fazla aydınlanıyordu. Bir dakika sanki bir yıl gibi geçtiği için hiç kimsenin ne yapacağını bilemediği bu korkunç temâşâ sahnesi, herkesin o ana kadar yaşadığı ömrün tamamına denk gelen bir zaman dilimiydi.

Bir buçuk dakika sonra, çok geniş bir coğrafyada belki de bir daha önceki hayatın geri gelmeyeceği yeni bir dönem başlamıştı. Yalnızca ölenlerin kurtulmadığı, kalanların da her gün öldüklerini düşünecekleri uzun bir sürecin habercisi, çok sancılı geçen bir gecenin doğurduğu günün ilk ışıklarıydı.
Çevrede toz duman ve enkazlar arasında ölmek istemediğini haykıran çığlıkları, yanlarında ona sarılarak ölmüş insanların sessizliği bastırıyordu.
Bazıları için kıyamet kopmuş, kimileri için de kıyametin provası yapılmıştı. Mahşeri kalabalıklar içinde herkesin önce kendini kurtarma sonra da sevdiklerini arama mücadelesi, bunun bir rüya olması için dua edenlerin sayısından kolayca anlaşılabilirdi.
Bir annenin on aylık bebeğine sarılmış bedeni, çok kısa yaşadığı bu dünyada ona doyamadığını ve aynı mezarda yatmak istediğini anlatıyordu. Ölen bedenlerin teşhis edilmesi ve teşhis edilenlerin de kendi cenazeleri olması için dua eden insanlar, bu kadarcık bir ümidin kendilerine çok görülmemesini ister gibiydi.
Gurbette görev yapan genç bir öğretmen tatil için yanına çağırdığı ailesinin kendisi ile gurur duymalarını dinlerken, başını öne eğip yüzü kızarsa da vakar halinin görülmesini de istiyordu. Ama artık mutluluktan ayağı yerden kesilircesine yastığa baş koyduğu gecenin sabahında, ailesi ile birlikte memlekete gitmek üzere hazır bekletilen cenaze arabasına bırakılacak olmanın mahcubiyetini yaşıyor gibi uyuyordu.
Cansız bedenlerin ceset torbalarına bırakılması ile başlayan defnedilme telaşı, hayatta kalanların sağlığı açısından oldukça önemliydi. Başka bir durumda onların yaşaması için kendi canlarından vazgeçecek insanların, şimdi hastalanmamak adına cenazelerini bir an önce mezara bırakma çabasını görenler, ne kadar garip bir dünya demekten kendilerini alamazlardı.

Bir babanın, evinin enkazında yatan kızının sadece eline uzandığı anın tasfiri ise oldukça zordu. Üşümemesi için tuttuğu elin ölmüş kızına ait olduğunu bilen baba, kar altında donmak üzere olan kendi bedenini çoktan unutmuştu. Ölümün soğuk yüzünü kızının ellerinde hissetmeyi reddediyordu. Soğuktan donmak üzere olduğunun farkında bile değildi. Üzerine düşen kolonun altında kalan küçük kız gözlerini hayata çoktan yummuş olsa da babalar kızlarının daima yanındadır der gibi kızına bakıyor ve elini bir an olsun bırakmıyordu.
Birbirine sarılmış eşlerin yüzlerine yansıyan hafif tebessüm, hiç değilse hep birlikte ölüme yürüdük huzurunu taşıyordu. Cenazelerin günler sonra yer altından çıkarılması ile sevinen birçok insan, onları tekrar toprak altına gömmeden önce son bir vedanın buruk sevincini yaşıyordu. Enkazdan sağ çıkan bir çocuğun görevliler tarafından eline tutuşturulan muhabbet kuşuna kavuşması görülmeye değerdi. Çünkü o kuşu, enkazdan sağ çıkamamış olan babası çok fazla seviyordu.
Kimsenin acıları yarıştırmak gibi bir niyeti yoktu. Ama yaşanan felaket sonrası şahit oldukları her hikâyenin bir diğerinden daha hüzün verici olduğunu gördükçe, acaba acıların sınırı nerede duracak? Sorusunu sormaktan da kimse kendini alamıyordu. Bir dakikada elli binin üzerinde insanın yaşama veda ettiği bu felaketin elli seneden fazla sürecek kalp yarası, Yaradan’a neden bu olaylarla karşılaştık? Sorusunu bir kez daha sordurmuştu.

Bu tarihle ilgili ne söylesek az ne düşünsek yetersiz. Felaketin üzerinden henüz 1 yıl geçti ama sanki bu olayla doğduk, bu olayla büyüdük ve bu olayla yaşlanacağız. Herkesin kendine göre travmalar geliştirip yeni bir hayata başladığı ama eski alışkanlıkları da bırakmadığı zamanlardan geçmekteyiz.
Çocukların bir anda olgunlaştığı, yetişkinlerin de çocukça kaprislere başladığı bu felaket için herkesin kendi dünyasında yaşattığı hikayesi de farklı.
Bir depremzede olarak ben de bu doğal afetin neresindeyim deyip duruyorum. Zihnimde bu sorulara cevap bulmaya çalıştığım her an, düşünce dünyamı şekillendiren kavram haritasını da gün yüzüne çıkarıyorum.
Tarihte yaşanan meşhur Lizbon depremi yıllar önce çalıştığım İlahi Adalet meselesinde anlatılan en korkunç örneklerden birisiydi. İlahi Adalet konusunda Yaradan’ın bu konulara nasıl bir dahli olduğu veya dünyada yaşanan bunca kötülüğün Yaradan’la nasıl ilintilentirilmesi gerektiğini savunmuştum. İki farklı dine mensup ve farklı dönemlerin filozofları açısından (Gazali-Leibniz) kötülük probleminin nasıl anlaşılması gerektiğini analiz etmiştim.
Şimdilerde ise yüksek lisans tezimi kitaplaştırıyorum. Kitabımda artık kötülük problemine örnek verilmesi gerektiğinde, tabi (doğal, fiziki) kötülüklerle ilgili Kahramanmaraş depremlerini tasvir ediyorum. Ayrıca bu olaylarla Yaradan arasında nasıl bir illiyet kurulması gerektiğini de kendi kurduğum metodolojimle çözümlemeye çalışıyorum.
Bilimsel ve psikolojik veriler doğrultusunda kurguladığım argümanları bu konular çerçevesinde temellendiriyorum. Tabi son tahlilde, Yaradan ve dünyada yaşanan kötü olaylar arasında bulunan illiyetin, nasıl O’ndan bağımsız ve O’nun sıfatları ile çelişmediğini izah etmeye çalıştığım bir takım çıkarımlarım var.

Ama nihayetinde bu tarihin benim dünyamdaki en somut neticesi, çevremde yaşadığım ve benim de içinde bulunduğum trajedik tablo. Bu afetlerin neden bu kadar acı sonuçlarla yaşandığına cevabı, öncelikle tedbirlerin nasıl alınması gerektiğini anlatan uzmanlar verebilir. Ben, işin din felsefesi bağlamında nasıl anlaşılması gerektiğine kafa yorabilirim.
Umarım bu tür durumlardan ders çıkarma kabiliyetimiz daha da gelişir ve bu olayların bu denli acı sonuçları ile karşılaşmayız. Kendi açımdan naçizane düşüncem, temele insan faktörünü aldığımız her durumun sonunda iyi ya da kötü olayları açıklamamız daha objektif olacaktır. Aksi halde her olayın sebebini Yaradan ile ilişkilendirdiğimizde kötülük problemini de dünyadaki kötülükleri de üstlenecek bir sorumlu bulmamız zor olmaz. O’nun bizler için daima iyiyi istemesini temele aldığımız her olayın sonu, bizim de O’nun iyilik nüvesini dünyaya ektiğimiz güzelliklere çıkacaktır.
Bu felaketlerle bir daha karşılaşmamak gibi bir temenniyi, bu felaketleri daima hazırlıklı karşılamalıyız gibi bir anlayışa dönüştürmek elzemdir. Bu bakış açısını kazandığımız an, şehrimiz ve ülkemiz adına artık çok farklı şeylerin konuşulduğu zamanlara ulaşılmış demektir. Eleştiri kültüründen beslenerek geliştirdiğimiz statik döngü, yeni olayları kavramamıza neden olan bir körlük durumundan başka bir şey değildir. Çünkü eleştirdiğimiz her konuda, kendi noksanlıklarımıza da genişleme alanlarını açmaktayız. Kendi tekamülümüzü tamamlayamadığımız sürece, çevreyi ve diğer insanları istendik davranışlara yönlendirme şansımız yoktur. Hayatımın sonuna kadar kendimle ilgili gelişimlerde gözlerimi kapamamaya ve bir şeyleri olumlu yönde değiştirmek istiyorsam buna kendimden başlamam gerektiğine inanmaya devam edeceğim. Devamında ise çevremdeki olumsuzlukları düzeltmenin yollarını aramaya.
Son tahlilde değişime kendimizden başlamak zorunda olduğumuzu kabul etmemiz belki çok zor olacak ama kendimizi değiştirmeyi başladığımızda, çevremizin zaten hiçbir uğraşa gerek kalmadan dönüştüğünü görmüş olacağız.
Tekrar hepimizin başı sağ olsun, hepimize geçmiş olsun.
Mehmet Süreyya KÜÇÜK

Yorum bırakın