
Uzun zamandır bu konu hakkında bir şeyler düşünmek ve hatta bir şeyler yapmanın, aciz farkındalığındayım. Hüzün veren haber bültenleri ya da kalbi acıtan her sohbetin verdiği iç daralmasıyla, soluk almanın daha mümkün olduğu bir zaman aralığına atıyorum kendimi.
Bir taraftan masum çocukların feryatları ile göğe yükselen nidalar, diğer taraftan acılı annelerin feryatları eşliğinde intikam yeminleri eden babaların çaresiz bakışları. Bu sahnelerin üzerinden yaklaşık üç ay geçmesine rağmen 45’li yaşları idrak eden birisi olarak çeyrek asır önce de bu sahnelerin bir benzerini dün gibi hatırlıyorum.
Filistin meselesinde bana farklı gelen en büyük trajedi, insanlık dışı zulmün ve hatta sistematik bir soykırımın yaşanmasından da öte şeyler. Çünkü bu coğrafyanın birçok yerinde benzer acıları yaşayan insanların tanıdık acıları akraba bize.
Hatta Avrupa’nın göbeğinde bulunan Bosna’yı düşünürsek, soykırım tarihi açısından bellekleri zorlamamız çok da gerekmiyor.
Savaşların, katliamların ve acıların tarihinde ortak paydalar hep aynı. Ama Filistin meselesinde tarih, çok farklı bir perspektifi işaret etmekte. Zengin maden yatakları, petrol kuyuları veya alternatif enerjilerin kapitalist dünya düzeni açısından iştah kabartan sermaye olmasına şaşırmıyorum.

Ama Filistin meselesi, çok ayrı bir yerde konumlandırıyor kendini. Meseleye baktığımda sadece topraklarını korumak için çırpınan bir grup vatanseverin mücadelesi yok. Maden zengini olmayı hayal eden insanların burjuvaya karşı verdiği mücadele gibi bir nedene de bağlamıyoruz durumu.
Bu coğrafyada maden ve insanı zengin edecek hatırı sayılır bir şey olmadığına göre bu kadar göz yaşının temeline hangi nedeni bırakmalıyız?
Meselenin diğerlerinden hem farklı hem de acı veren tarafı burada bulunmakta.
Üç semavi dinin ortak değer alanı olan bu toprakların, bir din savaşına ev sahipliği yapması kadar yürek yaralayan ne olabilir? Bir de bu acının merkezine masum çocukların tanınmayacak hale gelmiş cenazelerini koyduğumuzda, neye üzüleceğimize hangi acıyı öne alacağımıza elbette şaşırıyoruz.
Bir çocuğun kardeşi ile cennette buluşma hayali kadar boğazı düğümleyen ne olabilir?
Ya da evladını şefaatçi olarak cennete uğurlayan anne, bundan sonraki ömrüne hangi güzellikleri kabul edebilir?
Narkoz verilmeden ameliyat edilen çocuğun geri kalan ömründe, her isteği yapılarak büyümesini sağlasak bile bu travmayı hayatından nasıl silebiliriz?
Sapan taşları ile füzelerin vurulamayacağını, küçük yüreklerin büyük vicdanına nasıl izah edeceğiz?
Ölüm’ün bu kadar aşikâr bir şekilde yaklaşmasını teslimiyetle bekleyen insanların ne ile imtihan edildiğini kime, nasıl açıklamalıyız?
Bugünlerde yeni bir kitap çalışması üzerinde yoğunlaşmaktayım. İlahi Adalet meselesini hem çağdaş din felsefesinde hem de İslami geleneğin temel argümanlarından yararlanarak yorumlamaya çalışıyorum. Büyük oranda şekillendirdiğim çalışma Yüksek Lisans tezimin genişletilmiş bir halini temsil edecek.
Kitapla ilgili okumalar yaptığımda hemen Filistin konusu aklıma geliyor. Yaratıcı’nın bizler için hep iyi olanı istediği bir dünyada, bu kadar kötülüğün bulunma sebebini arayıp duruyorum.

Yaradan’ın insanlar için iyi olanı dilemesinden öte, bunun O’nun zâtı için bir zorunluluk olduğunu savunan düşünürler bile, bu iyi oluş durumunu izah ederken, Kudreti İlahi’ye saygısızlık etmemek adına uzun uzun düşünmekteler.
İnsanlar açısından bu dünyanın olabilecek en mükemmel dünya olması fikri, kötülükleri izah açısından eli güçlendiren bir durum. Çünkü mükemmellik fikrinin sadece Yaradan’ın zatında bulunuyor olması ve geride kalanın eksikliği, iyi olanın da kademe kademe azalması anlamına gelmekte. Kötülüğün iyiliğin azlığı ve iyiliğe nispetle açıklanması da başa gelen kötülüklerin daha büyük iyiliklere vesile olacak nedenlere bağlanması da farklı bakış açılarını ortaya koymak için kullanılmakta.
Ya da bela ve musibetlerin bir imtihan vesilesi olarak verildiğini söyleyerek, ilahi adalet meselesini açıklamaktalar.
Ama son tahlilde kötülüğün; insan iradesine bağlandığı ahlaki bir çöküşmüşlük olarak betimlenmesi, ahlaki kötülük tanımlamasını karşılıyor.
Seller, depremler, yangınlar ve büyük felaketlerin açıklanması için kullanılan argümanlar da doğal kötülükler olarak düşünürlerin dini inanışları ekseninde savunuluyor veya eleştiriliyor.
Benim açımdan meselenin kitapta genişçe anlatıldığı düşünsel metaforlar fazlası ile bulunsa da şimdi konumuz doğrudan bu olmadığı için kendi meramıma geçeyim.
Bu düşünceler ekseninde ben, Filistin meselesi özelinde kendi paradokslarımdan kurtulamıyorum.
Yaradan; indirdiği dini elçileri vasıtası ile kullarına anlatırken, ortak bir merkez olarak belirlediği Kudüs’ün bu kadar hüzünlü olacağını da elbette biliyordur.
Museviler açısından hac ibadeti ya da ağlama duvarı, Hristiyanlar için de Hz. İsa’nın yakılıp göğe yükselmesinin merkezi olarak burayı belirlerken olacaklardan haberdardı. İsra olayının merkezinde yer alan Mescidi Aksa’yı, sure nazil ederek bu denli ön plana çıkardığında da her şeyin bilincindeydi.
İşte bu yüzden her ne kadar Eski Ahit’de bire bir Kudüs şehrinin merkez olarak gösterilmesi konusu şerh düşülen bir mesele olsa da Musevi ve Hristiyan geleneğinde bu şehir, en az İslam geleneğinde olduğu kadar önem arz etmekte.
Süleyman mabedi yapılırken de; Hz. Peygamber Mirac hadisesini deneyimlerken de tüm elçiler bu şehrin manevi iklimine uğradılar.
Arz-ı Mevud sayılan coğrafyanın bu bölge olarak belirlenmesinde dahli olan Yaradan’ın bu kadar büyük katliamların yaşanacağı bir coğrafya oluşturma düşüncesinden elbette söz edemeyiz.
Yine geliyoruz her şeyin fail nedeni olarak ön plana çıkan insan faktörüne.
Evet, maalesef ve ne yazık ki gibi söylemlerin temeline alındığımız için hepimiz hayıflanmalıyız bence. Kendi elimizle, kendimize verdiğimiz zararın büyüklüğü ne tarih kitaplarına sığmakta ne de kutsal metinlere.
Yazının başında değindiğim ve Filistin meselesini diğer katliam ve soykırımlardan ayıran özellik işte burada gizli. Hepimiz, inancımız gereği iyi bir insan olarak kazanabileceğimiz mükâfatı yani ebedi saadeti kazanma konusunda, en etkili mücadeleyi insan öldürerek vermekteyiz.
Yaradan’ın; vadedilmiş toprakları, bu şekilde bir soykırım neticesinde birilerinin hizmetine sunmak istediğine inanmıyorum. Hele bunun sonunda ebedi hayatın vaad edildiği bir ödüle ulaşmak için yürünen yolların küçük çocukların parçalanmış cesetleri ile temellendirilmesine en başta O’nun razı olmadığına kalbim mutmain.
Tüm bunların yanında, İslami retorik içinde Cihad anlayışının da günümüzdeki karşılığının tam olarak kavranması taraftarıyım.
Ama günün sonunda Filistin’de ölen her çocuğun mesuliyetini ilk başta kendimde arıyorum. Her semavi dine mensup bir insanın da aynı iç yangınını duymasını istiyorum.

Tam olarak neyin mücadelesini verdiğimizi doğru kavradığımız anı, bu katliamların son bulacağı an olarak görüyorum.
Ayçin hocam sarsıcı bir cümle kurdu ve yeniden sorguladık her şeyi. Aslında Filistin dışında herkes tutsak düşüncesini çok benimsemekteyim. Ama bu ifadenin bir sonraki aşamasını da önemsiyorum. Dünyanın yüzde doksanını oluşturan semavi dinlere mensup herkes, tutsak gibi geliyor bana. İnsan katlederek ebedi huzur ve Cennet vaad eden bir Yaradan olmadığına göre biz neye, nasıl inanmaktayız.
Elbette bu katliamların başat aktörü olarak duran İsrail devletine de kendinden müstakil bir din algısı oluşturduğunu, yine kendi vatandaşları hatırlatacaktır.
Nihayetinde her zorluğun sonunda bir kolaylık vardır düsturu ile bu acının da bir gün sona ereceğini ümid ediyorum. Geriye kalan gözyaşı ve hüzün tablosunun dünyadaki üç semavi dinin kendi retorikleri eliyle şekillenmesini insan iradesinin büyüklüğüne bağlıyorum.
Yaradan, bu kadar büyük bir güç ve kudret sahibi iken, kendini anlattığı dini inanışlara yine bu kadar büyük bir kredi veriyorsa bu durum yine kendinin sonsuz hoşgörü sahibi olmasından kaynaklanıyor.
Aksi halde, tüm bu acıları yaşatan irade olan ve bu yüzden çok geniş bir hareket alanına sahip kullara, hiçbir güç bu denli müsaade etmezdi.
Dini retorikleri doğru okuyamadığımız sürece yeni dini hareketlerin modern dünyadaki konformist yaşam alanlarına girmesi ve bu mecrayı doldurması kaçınılmaz olacaktır. İşte o zaman yeni dini anlayışlara teslim olan bir seküler dünya düzeni hayat bulacaktır.
Bunun için benim boykotum ilk başta kendime, kendi zihnimedir. İnandığım dinin yanlış ya da eksik yorumlanmasına vesile olan ve bu dinin temel dinamiklerini zarara uğratan tüm düşünceleri boykot etmekteyim.
Kalbim, ruhum, tüm iyi dilek ve dualarım Filistin’deki masum çocukların yanındadır.
Mehmet Süreyya KÜÇÜK

Yorum bırakın