Daha dün gibi gelse de bu kutlu mesleğe başlayalı yirmi yıl oldu.

Yemin ettiğim masanın üstündeki ay yıldızlı bayrağın yüklediği sorumluluk, zaman geçtikçe omuzlarımdaki ağırlığını daha da artırmakta. Bazı zamanlar sadece işimi yapmalıyım dediğim her karar almada, yüreğimde bir yerde beliren vicdani uğultu içimi ürpertiyor. Sadece birileri uyarır mı diye değil; kendime karşı yaptığım muhasebede borçlu kalırım diye hep teyakkuzdayım.

Hemen herkesin kendine göre biriktirdiği anıları elbette çok değerli. Bu mesleğin getirisi de belki burada saklı. Branşınız ne olursa olsun öğrencilerinizin gözlerindeki ışığı gördüğünüz sürece, eğitim ve öğretim amacına uygun devam ediyordur.

Okulun bizlere kattığı bir şeyler daima mevcut. Bir öğretmene sınıf, koridor ve öğretmenler odası denildiği anda bile, gönül dünyasında pervasızca kapatılan vefa sandığının kilidi bir çırpıda açılır.

Bugün ben de yine bir öğretmenler günü programını geride bıraktım. Görev yaptığım bu kurumda da mesleğin hayata dair tutunumlarını bir kez daha idrak ettim. Meslektaşlarımızdan birisi, böyle bir kurumda çalışarak kursiyerler ile nasıl bir bağ kurduğunu anlattı. Aslında onlarla ilmek ilmek dokudukları ürünleri, yaşamsal bağları birbirine yakınlaştıran ortak değerler olarak tarif etti. Burada eğitim gören bireylerin oluşturduğu gönül köprüsünü, topluma yansıyan değer dünyasının en önemli geçit noktası olarak betimledi.

Düşündüğümde oldukça haklı olduğunu daha da anladım. Eğer bireylerin öncelikle kendi soru işaretlerine çözüm üretemezsek, onların aile yaşantıları ve çocukları ile ilişki biçimlerini değiştirmemiz olanaksız görünüyor.

Yetişkinler için açılan her kursun öncelikle doğrudan, devamında ise dolaylı yoldan toplumu şekillendirmeye katkı sağladığını görmekteyiz. Meslektaşımın sosyal yapı içindeki katmanları tasvir ederken yetişkin eğitimini bu şekilde temele almasını, kendi alanım açısından da oldukça önemsiyorum.

Geçen günlerde konteyner kentte açılan kursumuza katılan bir kadın kursiyerin sözleri çok şey anlatmakta. “Burada bulunduğum her zaman diliminde, kendimle birlikte arkadaşlarımın da güçlendiğini gördüm. İlmik ilmik ördüğümüz ürünlerin içimizdeki acı ve ızdıraplara da iyi geldiğini anladıkça daha fazla çalışmaya karar verdim. Psikolojik destek almaya ara vermemizi sağlayan bu kursların el becerilerimizi geliştirdiği kadar ruhumuza da iyi geldiğini çok iyi kavradım.“

Bir eğitimci olarak aslında yaptığımız işin, yapılandırılmış bir ortamda hayatın küçük bir modellemesini kurgulamak olduğunu bilmeliyiz. Yaşamın tüm kesitlerinden örnekler sunan bu ortamda, çocukların karar alma becerileri adına verilen her mücadele de onlar da bir şeylerden besleniyor bizler de.

Öğretmenliğin zorluğu da burada başlıyor, güzelliği de. Öğrencilere temel değerleri anlatırken aslında bizim de öğrenecek çok şeyimiz olduğunu fark ediyoruz. Onların dünyasında anlamlı hale gelen her davranışın, aslında bizim düzeltmek istediğimiz bir yönümüz olduğunu hatırlıyoruz. Böyle döngüsel bir çabanın sonunda eğer onları bir üst kademeye hazır bulunuşları yüksek taşıyabilirsek, mutluluğumuz daha da katlanıyor.

Öğrenciler ve onların eğitimi ile ilgili sıkça bahsettiğim için öğretmenler gününü unuttuğumu zannetmeyim. Aksine öğrenciler ve onların bulunduğu ortamlar olmadan, böylesine bir günün nasıl anlamlı hale geleceğini sorguluyorum.

Doğan Cüceloğlu’nun meşhur hayatı anlamlandırma örneğine büyük saygı duyuyorum. Eşinin martıları beslemek üzere başladığı serüvenin sonunda, onlarla kurulan duygusal ilişkinin eşini ne kadar mutlu ettiğini ve bunu yeniden yaşamak üzere yeniden sahile geldiğinde ruhunda filizlenen iyi oluş halinde kendisi kadar martıların da pay sahibi olduğunu anlamasını, hayatı anlamlandırmada önemli bir perspektif olarak sayabiliriz. Evet; bir şeyi başarırken kendimizi merkeze aldığımız her anın, başkaları olmadan anlam kazanmayacağını da anlamalıyız. Bizim başarı ve mutluluğumuzda kendimiz kadar diğer bileşenlerin de pay sahibi olması kadar anlamlı ne olabilir? Yani özetle, martıların oraya gelip beslenmesine ve devamında gelen mutluluk haline bizim kadar martılar da katkı sağlamamış mıdır?

Bugünün anlamını, öğrenmeye aç ve meraklı her kesimle birlikte düşünmemiz elzem görünüyor. Çalıştığım kurum açısından düşününce yetişkinlerin kişisel gelişimleri adına gecenin bir yarısına kadar kurs faaliyetlerine ilgi göstermeleri umut verici. Çünkü okul ortamında farkındalık oluşturmak istediklerimizin olumlu davranış değişikliği yetişkinlerin tavrına bağlı.

Kendimizi geliştirdiğimiz sürece onların dönüşümüne şahit olabiliriz. Çocuk eğitiminin ailede başladığı cümlesinden mutlu olduğumuz kadar, bu değişimin öncelikle ailenin kendi gelişimleri ile sağlanacağı düşüncesinden rahatsız olmadığımız an, toplumsal ilerlemede hız alacağız gibi görünüyor.

Gelelim bugünün asıl kahramanları öğretmenlere. Belki günün anlam ve önemini farklı bir yönden ele alsak da inanın 24 Kasım öğrenci ve eğitim ortamları ile hayat buluyor. Böyle bir kutlama programı sadece bir gün yapılmasın feveranına katılan cenahtan değilim. Ama öğretmenlerin kendilerini geliştirmesi adına yeni politikalar üreten bir mekanizmayı hayata nasıl geçirebiliriz telaşını duyanlardanım. Bu konuda temele aldığım felsefenin kendimden başlamalıyım denmesinden geçtiğine inanıyorum.

Bunun yolu nasıl olur kafa yormak zorundayız. Bu durumun ekonomik refahla falan sağlanacağını zannetmiyorum. Belki kişisel gelişim adına yeni sözler söyleyecek birilerine ihtiyacımız var. Belki hayatı anlamlandırma adına yeni bir bakış açısına.

Denetim süreçlerinin, insanın kendi vicdanındaki hassas terazi kurulmadığı sürece herhangi bir yaptırımı olacağını da düşünmüyorum. Toplumda herkesin yapması gereken ve benim de savunduğum ödev ahlakının öncelenmesinden yanayım.

*Bugünün esas kahramanları olarak bizlerin, hem öğretmen hem öğrenci olduğumuz bilinci ile hayatı yorumlamamız başat faktör gibi duruyor.

*Ancak gelişime açık olan bireylerin, çağın ruhuna ayak uydurabilecek bir formasyonu temsil etmesi mümkün görünüyor.

*Dijital okur yazarlık konusu başta olmak üzere yeni nesille ortak kodlar yakalamak adına daha sonuç verecek faaliyetlerde bulunmamız önemli duruyor.

*Değer yargılarının değiştirilemez olduğunu savunmak yerine, bunların güncel yaşam kodlarına dönüştürülebileceğini kavramamız gerekiyor.

*Yeni jenerasyonun kendi ürettiği değerler ile bizim kuşağın ve daha kıdemli kesimlerin anlaştıkları bir orta yol bulunduğu sürece, teknolojinin ve günümüz yaşam formlarının zannedildiği kadar ürkütücü olmadığını anlayabileceğimizi düşünüyorum.

*Mesleğimize olması gerektiği kadar saygı duyup, nasıl bir görev ifa ettiğimizi tüm yönleri ile içselleştirdiğimiz an öğretim ortamlarının çok daha üretken bir yapıya dönüşeceğini görmemiz uzun zaman almayacak gibi görünüyor.

*Ve her şeyden önemlisi toplumsal dönüşüm için; bizim kitleleri değiştirdiğimiz kadar onların da bizleri şekillendireceği gerçeğini kabullenmemiz oldukça önemli duruyor.

Bugün için en buruk olduğum ve değinmeden geçemeyeceğim konulardan birisi de geçen sene aramızda olan meslektaşlarımızla artık birlikte çalışamadığımız realitesi. Onların son öğretmenler günü olan geçen yılın 24 Kasım’ında, belki de birinci dönemle birlikte hayallerinin de sona ereceğini hiçbirimiz bilemezdik. Ama onların böyle hüzünlü bir şekilde vedasına alışmamız gerekiyor. Tüm meslektaşlarımız adına onların unutulmamasına katkı sağlamamız çok önemli. Depremde hayatını kaybeden meslektaşlarımızın isimlerinin yaşatılmasını onlara ödeyeceğimiz bir borç olarak görmeliyiz.

Son tahlilde böyle bir günün bizleri onore ettiği aşikâr. İnsanın kendini özel hissettiği anların olması ve bu zamanlarda yalnız kalmaması kadar güzel ne olabilir ki?

Tüm meslektaşlarımın günü kutlu olsun.

Mehmet Süreyya KÜÇÜK

Yorum bırakın

Popüler