Yoksa akıl çağı kültürel bir çöküş çağına mı evrildi? Zihin bu konuda hem dert hem çare hem ilaç hem zehir mi oldu? İnsan kendi yok oluşunu kendi eliyle mi hazırlıyor?

Konuya değinmemizi gerektiren en önemli nokta; tarihsel bir derinlikte olan teknoloji felsefesinin, önünü göremediğimiz kadar uzakta bulunan yapay zekâ ile ilişkisinden kaynaklanmakta.

Felsefenin yapıldığı tüm dönemlerde bunlar da mı söylenmiş dediğimiz hemen her konu bir yönü ile ele alınmış ve ileriye ışık tutmuştur.

Teknoloji’nin de felsefesi mi olur demeyin?

Ya da teknoloji dediğimiz konu sadece günümüzü ilgilendirir diye düşünmeyin.

Teknolojinin felsefesi hem insanlık kadar eski hem de geçmişi ve geleceği ilgilendirmektedir.

Teknoloji felsefesi ile ilgili popüler soruları sorarak bir girizgâh yapalım isterseniz?

*Teknoloji insan için gerekli midir?

*Teknolojinin insan ve doğa ile ilgili iletişimi nasıl olmalıdır?

*Teknoloji-etik ilişkisi hangi temeller üzerine inşa edilmelidir?

*Teknolojinin sınırları ne olmalıdır?

*Teknoloji, insanın anlam arayışına ne derece etki eder?

*Teknolojiyi bir amaç olarak mı yoksa bir araç olarak mı kullanmalıyız? gibi birçok soruya vereceğimiz cevabın teknoloji felsefesine yön vereceğini bilmemiz gerekir.

Antik Yunan da ele alınan teknoloji kavramı yunanca “techne” kelimesinden türemiş ve insan hayatını kolaylaştıran uğraş ve üretim mekanizmasının ortak adı olmuştur. O dönemde teknolojinin sadece insan yaşamını kolaylaştıran hamlelerini görürüz. İster basit olsun ister biraz kompleks, insanın günlük işlerini kolaylaştırması o dönemde teknolojinin temel felsefesi olarak kabul edilmiştir.

Yunan filozoflar tarafından doğanın taklidi olarak benimsenen techne kavramına Aristo, doğanın tamamlayamadığı işleri bitirebilecek bir yapı olarak bakarken, Platon bu kavramı Tanrı sanatının taklidi olarak ifade etmiştir.

Orta çağdan sonra Francis Bacon, sonraki dönemlerde John Dewey gibi düşünürler teknoloji felsefesinin alanına giren sorulara cevap aramışlardır. Teknolojinin artık insan muhayyilesini zorlamaya başladığı dönemler olan yirminci yüzyıl ve sonrasını, bu konu ile ilgilenen birçok düşünürün kendine dert edindiği zamanlar olarak görebiliriz.

Martin Heidegger, Hannah Arendt, Jacgues Ellul, Langdon Winner ve Lewis Mumford gibi düşünürlerin teknoloji felsefesine yönelik önemli argümanları bulunmaktadır.

Genel olarak insanî özelliklerin zayıflatılmasını ve varoluşsal kaygıların teknik kavramların gerisinde kalmasını istemeyen düşünürlerin bir bölümüne göre teknoloji, insanı her şeye kolay ve hızlı bir şekilde ulaştırsa da durum görünenin tam aksidir. Onlar teknolojiyi, insanı birçok konuda kısıtlayıp basmakalıp hareketler etrafında toplayan determinist bir gerçeklik olarak ele almışlardır.

Hatta Ellul, teknolojinin insan hayatındaki kolaylaştırıcı yönünün özgür iradeye ket vurduğuna inanır ve bu durumu ironik bir örnekle açıklamaya çalışır. Bu örnekte özgür irade savunmasının çürütülmesi gerektiğini ifade eder.

“Teknoloji pek çok şeyi mümkün kıldı, diyor Ellul ve bunlar bizleri özgürleştirdi deniyor. Araba alıyoruz örneğin, böylece daha rahat gezip dolaşabiliyoruz. Özgürüz yani. Peki, diyor Ellul, neden her sene tatil zamanı geldiğinde birbirinden habersiz yüz binlerce Paris’li arabalarına atlayıp özgür iradeleriyle aynı yere, Akdeniz’e doğru hareket ediyor? Bu nasıl bir özgür irade?”

Özellikle günümüz dünyasında teknolojik gelişmelerin insan üzerindeki etkilerine baktığımızda, makineleşme ile birlikte doğan yeni üretim toplumunun geldiği noktayı daha net görebiliriz. Teknoloji ile birlikte hayatımıza giren yeni kavramların nesnellik, verimlilik, standardizasyon olduğunu düşündüğümüzde bu kavramı hayatımızda çok dikkatli bir şekilde kullanmamız gerektiğini de anlarız.

İnsani özelliklerin devre dışı bırakılmaya başlaması bir takım etik problemleri de beraberinde getirmektedir. İnsan için faydalı olan her şeyin aynı zaman da doğru olup olmadığı sorunsalı baş göstermektedir.

Teknoloji ile ilgili güncel ve popüler görüşlerden birisi de aracılık teorisidir.

“Felsefeci Don Ihde’nin ortaya attığı ve akabinde felsefeci Peter-Paul Verbeek’in geliştirdiği teknolojik aracılık teorisi, teknolojiyi hem insan ve dış dünya arasındaki bir pencere olarak görüyor, hem de artık insanın dünyayı anlamlandırma şeklini doğrudan etkileyen ve tamamen kullanımıyla anlam bulan bir “netice” olarak ele alıyor. Aracılık teorisinin vurguladığı nokta ise “sorumlu araştırma ve inovasyon”. Özellikle teknolojik dizayn söz konusu olduğunda “etik” yaklaşımın önemine işaret ediyor.”

“Bu konuda Aralık 2020 yılında yaşamını yitiren Fransız filozof Bernard Steigler de hem farklı görüşleri hem de renkli kişiliği ile karşımızdadır. O, insan varoluşunun ufuğunu tekniğin oluşturduğunu ifade eder. İnsan olmak teknikle beraber oluşmuştur. Mesela yazının icadı insanların düşünce biçimlerinde, kendilerini ve dünyayı anlayışlarında ve yorumlayışlarında devrimsel nitelikteki bir gelişmedir. Aynı durum modern endüstri çağı için de geçerlidir. Tekniği yeniden düşünmek teknik ve insan arasındaki bağın geleceğine dair yeni bakış açılarını geliştirebilir. Steigler bu süreci insanların teknoloji üreten özne, teknolojinin de üretilmiş nesneler olarak kavramaya çalışmamızın doğru olmadığını ifade eder. Çünkü kimin ve neyin özne ya da nesne olduğunun karar verilemez olduğunu savunur.”

Güncel akımlardan Neo-Ludizm ve Anarko İlkelcilik gibi ekoller teknolojiyi kınarken, Transhümanizm ve Tekno-gelişimcilik gibi akımların teknolojiyi topluma faydalı bir yapıda gördüklerini söylemeliyiz.

Burada sorunun temelinde yatan şey teknolojiyi nasıl anlamamız gerektiğidir. Teknolojinin tamamen günah keçisi ilan edilmesi yerine etik değerler ışığında insanlığın gelişimine yön veren bir aracı olarak ele alınması birçok sorunun çözümüne katkı sağlayabilir.

Yakın dönemde ortaya atılan algoritmik yönetimsellik kavramı ile teknolojinin bireyleri nasıl sınıflandırdığı, davranışlarını yönlendirdiği ve hatta üretim ihtiyacının neler olduğuna kadar birçok konuyu domine ettiğini görebiliriz. Bireylerin dijital ayak izlerinin toplanmasıyla biriktirilen veriler yardımı ile ortaya çıkan bir yönetim biçiminden söz edebiliriz. Bu algoritma bireylere yani öznelere değil ilişkilere odaklıdır. Bireylerin fiziksel ve dijital davranışları bir algoritma vasıtası ile analiz edilerek sürekli toplanır. Netice olarak zamanla planlanabilir, öngörülebilir bir gelecek hayali üzerine inşa edilmiş bir iktidar rejiminden söz edebiliriz. Aslında amaç bireyselleşme değil toplumsal yığınların aynı ve istendik yapıda şeyler düşünmesini sağlamaktır.

Daha basit örneklerle sosyal medya üzerinde yapılan beğeniler ya da arama motorlarındaki taramalar insan ilişkileri üzerine anlamlı korelasyonlar kurduktan sonra herkesin bir diğerine yakın eğlence anlayışı, tüketim tercihleri, hatta birbirinin aynı hayatı yaşama biçimlerinden söz edebiliriz. Bir süre sonra hepimizin aynı hamburgercide yemek yemesini, aynı yerde kahve içmesini ya da aynı takıları takmasını, sadece bunlara ulaşılabilir olmanın kolaylığı ile açıklar ve kendimizi rahatlatırız.

Oysa nedenini fiziksel olarak açıklayamadığımız yapay zekâ teknolojisinin hegemonyası altına girdiğimizi ve farkında olmadan konsolide edildiğimizi kavramak, görmemiz gereken en mühim noktadır.

Üretim toplumu olmamız ve sanayi çağında yaşamamız nedeni ile teknoloji bu alanların emri altına girmiştir. Makinelerin günümüzde hayatımızı kolaylaştırdığını kabul etmekle birlikte, kişisel özelliklerimizi sarsacak nitelikte bir yapay zekâ teknoloji ile de karşı karşıyayız. Steigler bu konu da şunları söyler. “İşçinin bilgisi makineye öyle geçmiştir ki artık aletlerini kullanarak bireyleşen işçi değildir. Artık alet-makineye hizmet eden o’dur ve ait olduğu teknik sistemin içinde bireyleşmeyi üreten makine, artık teknik bir kişiliğe dönüşmüştür.”

Bir de bilişsel proleterleşme olarak adlandırılan savunuya göre bu dönemi, aklın ve idrakin kaybı olarak özetlenen bir dönem olarak adlandırabiliriz. Hatta bazı düşünürler için proleterleşme artık sadece 19. Yüzyıl işçisinin değil; otomatizasyona maruz kalan tüm ücretli emeğin problemidir.

Burada emek, değer ve duyguların yerini yapay zekâ teknolojisinin aldığını kabul ettiğimiz andan itibaren aslında benim için kafa karıştıran sorulara da başlıyoruz demektir. Çünkü şu ana kadar klasik literatür ve teknolojinin bizleri götürdüğü konuların en masum taraflarından söz etmiş bulundum.

Yani cep telefonlarında yapılan gezinti veya bilgisayardaki tarayıcıların belleğine alınan dataların algoritmal sonuçları, bizim hayatımızı tam anlamı ile kuşatmış sayılmaz.

Gelin bir de şöyle düşünelim:

*Basit ceza davalarına ya da idari mahkemelerdeki duruşmalara, tüm hukuk mevzuatını yapay zekâ marifeti ile yüklenmiş bir robot hâkim baksa nasıl olur?

*Ya da ilköğretim veya ortaöğretim fark etmeksizin hatta üniversitelerde ilgili konuların tüm algoritmalarla bilişsel bir data üzerine aktarılması ve derslere bu yapay zekaların öğretmen olarak girmesine ne dersiniz?

*Çizimlerini bir mimar yerine, tüm ihtimal hesaplarının yüklü olduğu bir yapay zekanın tamamladığı bir evde oturmak siz de nasıl bir his oluşturur?

*Tıp alanında yapay zeka teknolojisinin işi bir noktaya kadar ele aldığını söylemeye bile gerek yok.

*Basın yayın sektöründe dünyaca tanınan haber kanalları yapay zeka teknolojisi ile haber sunan televizyoncuları çoktandır kullanmaktalar.

*Bilimin karşısında her halde yine teoloji birtakım itirazlar geliştirecek ve bu konuda içtihat kapısını kapayacaktır. Yani namaz kıldıran bir yapay zekanın arkasında saf tutmak istemeyen Müslümanlara, bu konuda dini otorite de cevaz vermeyecektir.

Şu ana kadar anlatmak istediklerim, yapay zekanın sadece akıllı cihazların arama motorlarındaki algoritmal hesaplamalardan çok daha ötesine denk geldiğinin bilim ve felsefe otoriteleri tarafından çoktandır konuşulmakta olduğudur. Yani aramak istediğimiz bir şeyi anında karşımıza çıkaran telefon ekranındaki yapay zekâ, bu konuda masum bile kalabilir.

Ya da fabrikada işçilerin yerine gelecek robot makinalar; sadece işsizlik, emek ve bireysel ilişkiler gibi sosyal konulardaki tartışmaların merkezinde yer alabilir.

Yapay zekâ teknolojisi ile yapılan algoritmal çalışmalar ve bunun sonunda elde edilen modellemeler, sadece yarı robot yarı insan görünūmlü sevimli yardımcılarla sınırlı değildir. Yeni dünya düzenini şekillendirecek bütün teknolojilerin oluşturucusu ve insan eli ile insanı biçimlendirecek her türlü gücü ifade etmektedir. Bundan beş sene sonra hangi hastalıkla mücadele edeceğinizi öngören bir yapay zekâ teknolojisi, bu konunun ticari pazarını da gün öncesinden hazırlamaktadır. Böyle bir teknolojiye sahip olan ülkenin sağlıktan, turizme, eğitimden, politikaya birçok konuda manipüle edici olmasını beklemek hiç de saflık değildir.

Çünkü günümüzde dijital ayak izi kavramı ile endüstri devriminin kapitalist sermaye anlayışı düşünülenden çok daha korkutucu bir canavara dönüşebilir. İnsanların ilgi ve ihtiyaçlarının öngörülebilir ve hesaplanabilir bir şekilde depolanmasının sonunda silah sanayinden, ilaç sanayine, giyim kuşamdan, yaşam tarzlarına kadar her şeyimize karar veren ve bu durumu bizlerin haberi olmadan şekillendiren yapay zekâ ile ilgili etik tartışmaların çok daha derinlemesine konuşulması gerekmektedir.

Şöyle düşünelim. Ülkelerin sağlık alanında yapay zekâ teknolojisi ile hangi hastalıklarda yetersiz oldukları ve hangi durumlarda ulusal sağlıkla ilgili zor duruma düşebilecekleri bile hesaplanabilir. Bir savaş stratejisi olarak; ülkelerin beslenme kültüründen, alışveriş alışkanlığına kadar her şey bu teknoloji sayesinde rahatlıkla yönlendirilebilir bir duruma gelebilir. Son periyotta biyolojik savaş hamleleri ile sadece o ülkenin sağlık sektörüne değil, gen haritasına bile müdahale edilebilir.

Buradaki amacım yapay zekayı korkutucu bir robot canavar olarak tanıtmak değildir. Bu sektörün, ulusal politikalar ışığında yerli teknolojiler kullanılarak gidebileceği en ileri noktaya götürülmesidir. Bu yüzden başta yazılım olmak üzere bilişim sektörünün tüm alanları ulusal bir strateji ile her geçen gün imkânlarını güçlendirmelidir.

İnsan kaynakları anlamında kendi gençliğimizin beyin göçüne maruz kalmaması oldukça önemlidir. Hatta bu ehemmiyet meslekler sıralamasında ilk sıradaki yerini almalıdır. Yapay zeka alanında en üst düzeyde yetkilerle donatılmış bir kurum, kurul yada kuruluşun hayata geçmesi elzemdir.

Geçenlerde bir televizyon programında akademisyen bir hocamızın yapay zekâ teknolojisine bana göre çok iyimser olan bakış açısına denk geldim. Hocamız diyor ki yapay zekâ zaten insan zekasının sınırlarında dolaşan ve insan eli ile oluşturulan bir teknoloji hamlesi. Yani kontrol edilebilirlik ve sınırlarının çizilmesi bize bağlı demeye getiriyor.

Oysa bu şekilde masumane bir düşüncede bile kaçırmamamız gereken nokta şu olmalıdır. Bir yapay zekaya o konu ile ilgili olasılıkların tamamını yüklediğinizde insandan daha üstün bir varlık haline gelmese bile insanın aynı anda düşünemeyeceği kadar fazla alternatife anlık ulaşabilen bir güç olduğunu görebilmeliyiz. Son tahlilde böyle bir yapay zekanın konuyu çözme veya bir işi tamamlama hususunda çok daha fazla sayıda ihtimali hayata geçirecek olması bile, bizleri kontrol edemeyeceğimiz bir sonuca sürükleyebilir.

Yine farklı bir alandan örnek verecek olursak sanatsal bir çalışmada çok güzel bir sanat eserinin ortaya çıkmasındaki en önemli unsur ortaya konan emek midir?

Veya sanatçının kattığı bakış açısını mı ön plana almalıyız?

Çünkü karşımızda duran sanat eseri yapay zeka tarafından tasarlanmış ve belki de alanında gelmiş geçmiş en iyi prototip olabilir.

Aslında söylemek istediklerim yapay zekâ daha düne kadar emeğin, iş gücünün, sosyal adaletin ve insan ilişkilerinin sorgulanmasında temele alınırken artık bugün çok farklı konuların odak noktası haline gelmiştir. Vurgulamaya çalıştığım bu konuda amacım sizi etkilemek ve bir düşünce ekseni etrafında toplamak değildir. Öyle olsa idi ben de yapay zekadan farksız olmazdım diye düşünüyorum.

Ama şu soruları sorarak yapay zekâ ile ilgili fikirlerimizi derinleştirmenin önemli olduğunu da ifade etmek istiyorum.

*Yapay zekâ insan hayatı açısından önemli olan tüm sektörlerde baskın güç olduğunda bu durumu nasıl karşılamalıyız?

*Silah sanayinde yapay zekâ teknolojisi nereye kadar kontrol altında tutulmalıdır?

*Yapay zekâ ile ilgili bir rehber kitap hazırlanması ve bunun bir kullanım kılavuzu olarak benimsenmesi gerekli midir?

*Yapay zekâ ile ilgili çalışmalar bir devlet politikası haline gelmeli midir?

*Yapay zekâ; öngörülebilir ve hesaplanabilir bir bilimsel çalışma alanı olarak kalabilir mi?

*Yapay zekanın mutlaka bir etik kurulundan geçmiş prospektüsü olması zorunlu mudur?

Konunun başından sonuna kadar aktarmaya çalıştığım hatırlatmaları şu şekilde özetlemeliyim.

*Yapay zekâ, mutlaka etik ve sosyal bilimleri ilgilendiren alanlarla ortaklaşa çalışmalıdır.

*Yapay zekadan korkarak bir yere varamayacağımız görülmelidir. Burada önemli olan, yapay zekâ teknolojisinin insanı insan yapan değerlerle taban tabana zıt olmamasına özen gösterilmesidir.

*Yapay zekâ ile ilgili tüm gelişmelerde ülkenin kültürel kodlarına uygun algoritmalar da çalışılmalıdır.

*Yapay zekayı teknolojinin son noktası olarak görerek ufuklarımız daraltılmamalıdır?

*Bilimsel verilerin temele alındığı tüm çalışmalar desteklense de ülkelerin teknoloji devrinde yeni savaş stratejilerinin yapay zekâ üzerine kurulu olduğu unutulmamalıdır.

*Yapay zekâ ile ilgili bölgesel, ulusal ve evrensel bir literatür çalışması yapılmalıdır.

*Yapay zekanın insanlık üst değerine hizmet için geliştirilmesi gerektiği temele alınmalıdır.

*Politize olmuş ve hangi konuda olursa olsun yalnızca pragmatist bir yapıya bürünmüş bir yapay zekâ teknolojisinin önlenebilmesi adına mücadele verilmelidir.

Mehmet Süreyya KÜÇÜK

Yorum bırakın

Popüler