
Geldiğimiz noktada ülkemizdeki siyasal konularla ilgili bir takım sosyo-politik tespitleri aktarmak istiyorum. Bunları yazarken olumlu ya da olumsuz eleştirilerin muhatabı olması açısından, multidisipliner bir bakış açısı ile siyaset sosyoloji ve felsefesinin düşünsel ev sahipliğine sığınıyorum.
İki bölümden oluşan yazımın ilk bölümünde, ülkemizdeki siyaset geleneği ve sosyal yapılara dair analizlere yer verilmiştir. İkinci bölümde ise ağırlıklı olarak sosyolojinin konusu olan “karizmatik liderlik” terimi ele alınmış ve bu kavramın siyaset sosyolojisi bağlamında ülkemizde karşılık bulan yansımaları irdelenmiştir.
Öncelikle ülkemizin mevcut siyasal doktrinleri üzerinden gitmemiz ve bu siyasal yapı üzerine inşa edilen siyaset kurumunun temel dinamiklerini sıralamamız gerekir.
Genel manada Türkiye Cumhuriyeti coğrafyası ve çevresinin, mevcut dünya düzenindeki kapitalist çarkların dönmesi adına sınırsız olmayan ama iştah kabartıcı bir sermaye ile donatılmış olduğunu kabul etmeliyiz.
Komşularımız ile ilgili durumlardan söz etmeye gerek bile yok. Orta doğunun kendisi için tayin edilen kaderini, kendisinden başka şekillendirecek bir güç de yok. Bu bölgedeki verimli kaynakların oluşmasında Yaratıcı kudretin dahlinden ne kadar söz edersek edelim, bölgenin geleceği ile ilgili alınan tüm kararlarda yönetimlerin, yani insanın söz sahibi olduğunu yadsıyamayız.
Bu anlamda ülkemiz, herhangi bir dış tehlike ya da komşu ülke tehdidine uzak bir kıta Avrupası ülkesi değildir. Kabullenmemiz gereken durum da belki bu noktadan sonra başlamaktadır. Her daim hazır ve refleks göstermeye yetkin bir konumda olmamız, bizim ve bize benzer durumdaki ülkelerin ana felsefesi olmak zorundadır.
Ama bizi komşu ülkelerden ayıran çok önemli bir özellik daha var ki; o da kurtuluş mücadelesini vermek için çıktığımız yolda gösterdiğimiz ortak iradedir. Hangi millet ya da meşrepten olursa olsun, vatanın bağımsızlığı için yitirilen canlar ve bu uğurda gösterilen kahramanlık ruhu, toplumsal mayamızın en önemli harcı olarak görülmelidir.
Bunların yanında kurtuluş savaşı yıllarından itibaren devamlı olarak büyük bir imparatorluğun mirasçısı olmanın ağır vebali de omuzlardadır. İmparatorluğun dünya coğrafyasına bıraktığı olumlu izlenim ve selefimizin insanlık ana değerini geliştirerek parlatması, devam ettirdiğimiz mevcut dönemin ve daha ileriki zamanların da yol haritası olmaktadır.
Her ne kadar klasik sünnî geleneğin temel argümanları toplumsal yapı içerisinde genel kabul görmüş paradigmalar gibi lanse edilse de bu coğrafyanın dini ve kültürel zenginliği oldukça renkli ve çeşitlidir.
Ülkemizde, cumhuriyetin ilk yıllarından beri en başta devlet eli ile oluşturulan sermaye sınıfı diyebileceğimiz elitist yapı, modern devletlerin kuruluşlarında olmazsa olmaz görünen misyonlarını tamamlamak için var edilmişlerdir. Sosyolojik anlamda dar, orta gelirli ve gelir düzeyi yüksek sınıfların oluşması ile meydana gelen toplumsal katmanlardaki ideolojik gelgitler, dönem dönem farklı sloganlarla kendi seslerini duyurmayı başarmışlardır.

*20’li yılların sonunda Cumhuriyetin temelleri hızla atılmış, devletin ana organları yükselmeye başlamıştır.
*30’lu yıllarda özellikle iktisadi çalışmalar ve tarım ülkesi olmamız gerçeğinin bir yansıması olarak temel politikalarımız bu konular üzerine şekillenmiştir.
*40’lı yıllarda ikinci dünya savaşı gibi arka planında büyük oyunların döndüğü bir muharebe sadece yenidünya düzenini oluşturmamış, psikolojiden, sanata; edebiyattan, tarihe birçok disiplinin revize edilmesine neden olmuştur. En başta insan olarak birey kavramı kendisini ön plana çıkarmış, hayatın anlamı ve varoluşsal kaygılar gibi ana temalar düşünürlerin odak konusu haline gelmeyi başarmıştır.
*50’li yıllar ve sonrasında çok partili hayata geçen ülkemizde artık farklı politikalar üreten bir siyaset mekanizması da devreye girmiştir. O döneme kadar tek bir parti ile hayatına devam eden Türk siyasetinde, o partiye gönül veren vatandaşların çocukları yeni dönemde farklı bir siyasi tercihte bulunma imkanına kavuşmuştur. Siyaset kurumunun en önemli enstrümanı olan siyasi partiler, bu mekanizmayı tüm paydaşları ile ancak bu tarihten sonra hayata geçirebilmiştir.
*60’lı yıllar Türkiye’deki modernleşme hareketlerinin ilk kıvılcımını ateşlese de her on yılda bir siyaset kurumuna indirilen darbelerle, demokrasi ve ilgili unsurların gelişmesi kesintiye uğramıştır.
*70’li yıllar ülke olarak siyasi kamplaşmalara yönelmemizi sağlayan kirli oyunlar ile ömrünü tamamlasa da kentleşmenin ivme kazandığı ve memur sınıfın kendini göstermeye başladığı yıllar olarak da hafızalara kazınmıştır.
*80’li yılların sonuna doğru artık orta sınıf denen ve ülkenin lokomotifi olacak kitlenin kendi haklarına daha fazla sahip olmaya başladığı dönemlere girilmiştir. Çağın imkânlarına daha kolay ulaşan bireyler, toplumsal refah ve ekonomik kalkınma gibi kavramları daha sık kullanmaya başlamışlardır. Artık Türkiye, her zaman olması gerektiği gibi çevresinde etkin bir devlet olma kabiliyetini kendinde görmeye başlasa da sermaye sınıfının siyaset kurumu üzerindeki hegemonyası henüz kırılmamıştır.
*90’lı yıllarda kuşak değişimlerinin en keskin virajı dönülmüş ve sosyal tabakalaşmada bugünün temelleri atılmıştır. Bu zaman dilimi, dijitalleşme çağı ve teknoloji devrimi öncesi son bakir dönem olarak kayıtlara geçmeyi başarmıştır.
*2000’li yıllar ile başlayan dönemde, dünyadaki liberalizm rüzgârları her yerde etkisini gösterse de ulusalcılık ve milliyetçilik gibi akımlar, sınırların birleşmesi gibi popülist anlayışlara karşı, bir çok ülke tarafından yeniden miğfer olarak kullanılmaya başlamıştır.

Ülkemizde her dönem alt ve orta sınıfın öncelediği bir takım değerler silsilesi, siyasetin ortak kanallarında karşılığını bulmuştur. Öncelikle şehrin kenar mahallelerinde ya da kırsal bölgelerde yaşayan nüfus için ekonomik müreffehlik, çok nadir zamanlarda bölgesel risklerin öncelendiği sloganların önüne geçebilmiştir.
Genel manada Anadolu insanı, sofrasına oturup kendisi ile ortak konuşma alanları bulan ve onunla siyaset dilinin ötesine geçebilen ortamların tamamında, karşısındakinin meramına uygun şekilde cevap vermiştir.
Ülkemizde siyaset alanı, genel olarak Anadolu’nun kırsal bölgeleri ve kentlerde yaşam kavgası veren orta sınıf arasından ne zaman çıkmayı başardıysa, toplumsal mutabakatlar da o denli güçlü olmuştur.
Kentlerde yaşayan ve ekonomik olarak daha bağımsız olan eğitimli nüfusun ilgi alanlarına yönelen her siyasal politika, siyasetin sadece entelektüel zeminde olmadığını, bu insanların siyasi tercihlerinde başka nedenlerin de etkili olduğunu her daim bizlere göstermiştir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet eli ile oluşturulan sermaye yapısı, özellikle 80’li yıllardan itibaren coğrafyanın her bölgesinden oluşan bir karaktere bürünmüştür. Özellikle sermayenin muhafazakâr kesimler eliyle yürütülmesine yönelik daha cesur adımlar atan müteşebbisler ortaya çıkmıştır.
Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan insanların kendileri için öncelikli saydığı değerler silsilesine temas eden her siyasal yaklaşım, mükâfatını ülkeyi yöneterek almıştır. Bu değerlerin başında öncelikle kendilerini anladıklarını düşünen siyasilerin bulunmasını benimseyen seçmenlerin, yine bu anlaşılma başlığının içerisine şu konuları da aldıkları görülmüştür.
- Dar gelirli sınıfın ihtiyaçlarını karşılamak adına atılan her adımın, sosyal devleti pekiştirecek hamlelere dönüştürülmesi,
- Ülkenin ikinci hatta üçüncü dünya ülkeleri ile eşdeğer olmadığını hatırlatan ve insanların taşıdıkları gizil güçleri harekete geçiren mesajların samimi ve anlaşılır bir şekilde aktarılması,
- Sosyal ve inanç temelli değerlerdeki kabul ve kazanımların, doğru zamanda ve doğru mecralarla olması gerektiği gibi buluşturulması,
- Dar gelirli ve orta sınıfın, dünya koşullarına uygun bir yaşam ortalamasına kavuşturulması,
- Fikir ve düşünce hürriyeti konularında yüzünü tamamen batıya dönmüş aydın kesimin de; taassubu kutsallaştıran ve tek bir düşünce ekseninden ayrılamayan tutucu kesimin de toplumun genel temaşası gibi görülmemesi,
- Konjonktürel olarak dünyada yaşanan gelişmeleri bire bir takip ederek ülkenin menfaatine olacak tüm girişimlerde uluslararası siyasetin etkin bir şekilde yürütülmesi,
Yazının başlığı ve anlatmaya çalıştığım konunun ikinci bölümü ise bu siyasal tablonun temel dinamikleri üzerine inşa edilen siyaset kurumunun aktörlerine ilişkindir.
Önümüzdeki günlerde seçim heyecanı yaşayacak ülkemizde, siyaseti üretenler ile bunları satın alanlar arasında kurulmaya çalışılan ilişkilerde belirleyici unsur, birçok konuda olduğu gibi bu konuda da ülkemizin ruhuna has bir özelliktedir.

Tıpkı Kahramanmaraş’ta yaşanan 6 Şubat depremlerinde olduğu gibi nasıl dünya jeoloji tarihine yeni bir literatür kazandırıldı ise siyaset tarihimize de yeni bir literatür kazandırılmıştır. Siyaset bilimi açısından akademik tezlere konu olacak konunun öznesi, 21 senedir iktidar olan bir siyasi parti ve bu partinin lideridir.
Demokrasi tarihinde alışık olunmayan kadar yüksek katılımlarla yapılan seçimlerin nihai sonuçları açıklandığında galip gelen tarafın sadece doğru politikalar üreterek iktidarını koruması, siyaset bilimi açısından izah ve analiz edilmeye muhtaç bir durumdur.
Sosyoloji bilimi ve özellikle siyaset sosyolojisi açısından ülke yönetimine talip olan siyasi partilerin tıpkı canlı bir organizma gibi ortalama ömürleri bulunmaktadır. Kitle partisi hüviyetine sahip olan partilerin tabii ömürlerini tamamlayıp, misyonlarının sona ermesi beklenir. Herhangi bir ideolojiye sahip partilerin ise toplumun büyük çoğunluğunu kucaklama yetilerini kaybetmeleri nedeni ile bir süre sonra radikalize olmaları ya da daha küçük kitleleri konsolide etmeleri öngörülür.
İşte tam burada farklı, anlaşılması ve izah edilmesi güç bir konu karşımıza çıkmaktadır. Bir siyasi partinin bu kadar uzun soluklu olarak geniş bir kitleyi tercih nedeni olarak yönlendirmesi hangi saiklerle açıklanabilir. Ayrıca bu partinin kurulduğu andan itibaren bir kitle partisi olmaktan çok ideolojik bir paradigmasının olduğu gerçeği bilindiği halde.
Burada devreye giren sosyoloji hatta siyaset sosyolojisindeki kavramlardan “karizmatik kişilik’’ ya da “karizmatik liderlik” kavramları konuyu açıklama konusunda anahtar rol oynar. Genel manada bir kişide doğuştan gelen ya da doğuştan geldiğine inanılan, alışılmadık ve ortalamanın üzerindeki yetiler (olağan dışı) olarak ifade edilen bu kavramı gelin biraz daha irdeleyelim.
“Karizmatik liderlik, yöneticilerin bir vizyon ve misyon duygusuna sahip olmasıdır. Karizmatik liderliğin diğer özellikleri ise saygı, güven ve sadakattir. Bu liderler, izleyenlerin kendi kişiliği ile çok güçlü özdeşim kurmasını sağlamış ve izleyenlerin üzerinde yoğun duygusal izlenimler bırakmışlardır. ”
M.Weber karizma kavramını, “bireyi normal insanlardan ayıran hiç olmazsa bazı istisnai kişilik özellikleri” olarak tanımlar.
House karizmatik liderleri “kendi kişiliklerinin gücüyle izleyicileri üzerinde derin ve olağanüstü etki yaratma yetisine sahip bireyler” olarak açıklamıştır.
“Karizmatik otorite, önderin olağanüstü gibi görünen niteliklerinden doğar. İktidarın kaynağı, bizzat kişinin doğuştan sahip olduğuna inanılan özelliklerdir. Büyük bir kahraman ya da çok zor koşullar içinde toplumu çıkış yoluna sokabilmiş olan bir önderin iktidarının kökeninde karizmatik otorite bulunur.
Karizmatik liderlik konusu sosyoloji, psikoloji, örgütsel davranış, tarih, yönetim, insan kaynakları ve siyaset bilimi gibi sosyal bilimlerin çeşitli dalları tarafından ele alınmıştır. Karizmatik liderler üyelerinin ihtiyaç, değer, kaynak ve özlemlerini kendi ilgilerinden kolektif ilgilere dönüştürür. Bundan dolayı izleyiciler liderlerinin misyonlarına gönülden bağlanırlar. İzleyiciler liderlerine güvenir, değerlere büyük önem verir ve motivasyonları artar.
Karizmatik liderler; yol gösteren, ilham ve güven veren, saygı uyandıran, geleceğe yönelik olumlu düşünmeye teşvik eden, izleyicilerin yaşamlarında gerçekten önemli olan şeyleri görmelerini kolaylaştıran, misyon duygusu aktaran ve güdeleyici davranışlar sergileyen liderlerdir.”
Conger ve Kanungo, 1987 ve 1988 yıllarında karizmanın atıfsal bir olay olduğu varsayımına dayanan ve örgütlerde nasıl ortaya çıktığını açıklayan bir liderlik teorisi geliştirmişlerdir.
Conger – Kanungo Modeli liderlik sürecinin üç farklı aşamasında bazı farklı liderlik bileşenlerine sahiptir. Özellikle ilk aşamada; Conger ve Kanungo Modeli iki şekil boyunca bir yöneticinin karizmatik liderliğini diğer liderlik rollerinden farklı kılar.
“Bunlardan ilki, izleyenlerinin yöneticinin statükoyu değiştirmeye karşı daha büyük isteğini algılamasıdır.
İkincisi ise, takipçilerin ihtiyaçlarına, kısıtlamalara ve çevresel olanaklara lider tarafından duyulan yüksek hassasiyettir. Bu yüzden karizmatik lider olarak görülen yöneticilerin; hem statükonun eleştiricileri, hem de radikal reformların gerçekleştiricileri olarak algılanması olasılığı yüksektir (Conger and et al.,2000:748).
İkinci aşamada, karizmatik liderlik, ortak ve idealleştirilmiş bir gelecek vizyonunun yönetici tarafından formülleştirildiğine, aynı zamanda ilhamsal bir tarzda bu vizyonu onun etkili bir şekilde açıkça ifade ettiğine dair takipçide oluşan algılamayla diğerlerinden ayrılan bir yönüdür. Bu karizmatik lidere olan cazibenin temelini inşa eden, takipçilerin ihtiyaçlarını memnun etme potansiyelidir. Bu idealleştirilmiş yön; her nasılsa, liderleri özenilen saygıyı hak eden insanlar olmaya ve takipçiler tarafından taklit edilmeye değer yapmaktadır.
Son olarak; üçüncü aşamada, karizmatik olarak algılanan liderler, astların yüksek özveri ve kişisel risk gerektiren davranışlar olarak yorumladığı örnek davranışlarla meşgul olarak görülürler. Bu hareketleri sayesinde, yöneticiler, astlarını güçlendirebilir ve güven inşa edebilirler (Brown, 2002:22). Daha da fazlası; bu üçüncü safhada, karizmatik olarak görülen yöneticiler, vizyonlarını başarmak için geleneksel olmayan ve yenilikçi anlamları yerleştiren kişiler olarak algılanırlar. Geleneksel olmayan yaklaşımlarla var olan emirleri aşan kabiliyetleri, takipçilerin liderin uzmanlığı hakkındaki algılamasını ve olayların üzerindeki kontrol algılamasını yükseltir (Conger and et al.,2000:748).“
Bu açıklamaların ışığında ülkemizdeki siyasi atmosferin şekillendiricisi olan ve önümüzdeki seçimde de anket sonuçları doğrultusunda ülke yönetimine devam etmesi öngörülen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın başarılı sonuçlar elde etmesinin, sosyolojideki bu kavramdan hareketle de incelenmesi gerekir.
Zira günümüz siyaseti açısından ülkemizdeki siyasal tablonun merkezinde yer alan, hatta icra makamı olması nedeni ile oluşan her durumun müsebbibi olarak görülen Recep Tayyip ERDOĞAN’I, böyle bir sosyolojik tanımlamanın ana öznesi olarak düşündüğümüzde bir takım çıkarımlar daha rasyonel yapılacaktır.
Çünkü sadece politik başarılarla mevcut iktidarın ülke yönetimine devam etmesini açıklamaya çalışan her teori, siyaset sosyolojisindeki farklı teorilerle çürütülmeye çalışılmaktadır.
Ayrıca mevcut iktidarın, ülkenin yaşam standardı açısından geldiği noktayı anlatması da; Türkiye’nin savunma sanayinde söz sahibi ülkelerden birisi olması da durumun böyle olmadığını ifade eden muhalif kesimlerin savunuları ile karşılaşmaktadır.
Her ne kadar Türkiye’nin sosyal devlet olma konusundaki olumlu girişimleri, yirmi sene öncesine göre yaşam koşullarının oldukça iyileşmesi, teknoloji ve sanayi hamlelerinde batılı devletlerle mücadele edebilme gibi başarıları kitlelere etkin bir şekilde anlatılmış olsa da; siyasal kutuplaşmalar ve yakın zamanda baş gösteren ekonomik zorluklar gibi vakıaların, muhalefetin en önemli karşı cevabı olduğu kabul edilmelidir.
Tam olarak işte burada ve sosyolojik argümanlar doğrultusunda, izah edilmesi zor bir sürecin nasıl yönetildiğine değinme zamanının geldiğini düşünmekteyim.
Türkiye’nin mevcut siyasal atmosferinde, siyaset üretme kabiliyeti açısından Recep Tayyip ERDOĞAN’ın sosyolojik bir terim olan karizmatik liderlik özelliği başat aktördür.
*Genellikle muhafazakar çevrelerin umudu olarak görünen bir misyonu temsil ederek başladığı yolda, sadece ulusal bir siyaset üretmekle kendini sınırlamamış, uluslararası siyasetin dikkat çeken bir figürü olmayı başarmıştır.
*Günümüz siyaset anlayışında merkez parti olma iddiasını sürdürmek için çağdaş bir muhafazakarlık çizgisini benimsemekle yetinmemiştir. Seküler dünyada öncelikle evrensel değerleri önceleyen ve ulusal paradigmaları savunan seçmenlerin de, hak ve özgürlüklerin yalnızca sol rüzgarlarla kazanılacağını savunan seçmenlerin de gönlünü kazanacak politikalara imza atmıştır.
*Siyaset kurumuna, seçimlerden zaferle ayrılmanın, motivasyonun güçlü tutulmasında en önemli unsur olduğu bilincini yerleştirmiştir.
*Her seçimin kendine özgü gündeminin olduğuna ve kazanma iradesinin ortaya konan daha güçlü politikalarla pekiştirilmesinden geçtiğine, ekip arkadaşlarını inandırmıştır.
*Zafer ile sonuçlanan her seçimden geriye miras kalacak icraatların bir siyasetçi tarafından nasıl kullanılması gerektiğini, sıra dışı bir üslupla seçmenlerine aktarmayı başarmıştır.
*Uzun sürece yayılmasını benimsediği seçim kazanma stratejisini, kampanyası biten bir seçimin hemen ardından başlatarak siyaset literatürüne farklı bir model kazandırmıştır.
*Siyasette en önemli argümanın güven ve istikrar olduğu gerçeğinden hareketle, tüm manifestolarını bu kavramlar üzerine oturtmuştur.
*Yani Cumhurbaşkanı ERDOĞAN, ülke yönetimine talip olduğu andan itibaren karizmatik liderlik özelliklerini baskın bir şekilde kullanmıştır. Bu durum, siyasetin retoriğini bilme ve etkin bir şekilde kullanma yetisinin çok ötesindedir.
*Halkın içerisinden gelen biri olarak kendisine verilen her yetki de bu özelliklerini sergilemeye devam etmiştir. Ülke siyasetinde halkın dilini kullanarak, onlarla samimi ve etkin bir iletişim kurma yolunu başarmış ve her türden siyasi görüşe sahip insanla ülkeyi yönetme kabiliyetini sergilemiştir.
Neticede ülkenin menfaatine yönelik çok fazla icraat yapılmış olsa da siyasetin ruhuna uygun olarak her siyasetçinin yıpranması ve güç kaybetmesi olağan görülmelidir. Buna rağmen Cumhurbaşkanı ERDOĞAN, girdiği her seçimden daha güçlü bir şekilde çıkmayı başarmıştır. İşte burada siyaset yapma biçimine yön veren karizmatik liderlik özellikleri daima ön planda olmuştur.
Bu anlamda Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’ın son dönemlerde girdiği seçimlerden güç kaybederek çıktığı iddiaları matematiksel olarak doğru, siyaset felsefesi açısından ise paradoksal bir yanılsama olarak görülebilir.
Bu durumu şu şekilde örneklendirebiliriz.
Bir koşu yarışına başlayan sporcuları düşünelim. Sporculardan bir tanesi daima önden gitmeyi başarsın ve hep önde olduğu için ara ara verilen küçük molalarda, ihtiyaçlarını karşılama hakkı da onda olsun. Uzun soluklu olan koşunun belirli periyotlarında hiç koşmayan sporcuların da yarışa dâhil edildiğini düşünün. Küçük ara verme ve ihtiyaçlarını karşılama hakkı bulunan en öndeki sporcunun sürekli önde olmasına rağmen, yarışa 22.turdan başlayan sporcu karşısında daha yorgun ve yıpranmış olduğunu görmemiz zor olmaz. Ve belirli bir süreden sonra yarışa sonradan dâhil edilen sporcuların ilk baştan beri yarışan sporcuya göre çok daha güçlü ve kazanmaya yakın olması beklenir. Ya da yarışı hep önde götüren sporcunun turlar ilerledikçe farkı artırma ihtimali, azaltma ihtimaline göre daha düşüktür. Hayatın olağan akışı ve fizik kurallarına uygun olan bu örnekteki yarışı önde götüren sporcunun daima daha hızlı koşmasını beklemek, insani özelliklerle de beklentilerle de çelişmektedir.
İşte örnekte olduğu gibi Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’ın bu süreçlerin tamamında göreceli olarak oy kaybı yaşıyor olmasını felsefi bir paradoks olarak görebilir, aslında bu gerileme döneminin yaşanmadığını ya da mevcut gerekçeler doğrultusunda bu durumun makul ve anlaşılabilir olduğunu ifâde edebiliriz.
Seçmen davranışlarından ve seçimlerdeki oy oranlarından birçok mesajın çıkarılması gerektiğini de yadsımamakla birlikte, şahidi olduğumuz yakın tarihimizdeki bu örneğin karizmatik liderlik özellikleri ile sıkı sıkıya bağlı olduğunu söyleyebiliriz.
Son tahlilde mevcut siyasi durumun ve seçim kazanma iradesinin en önemli müsebbibi olarak, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın karizmatik liderlik özelliklerini görmek mümkündür. Tabi ki bu durumun Cumhurbaşkanı ERDOĞAN üzerinde ağır bir yük olduğunu da belirtmemiz gerekir.
Bu yük ve sorumluluk, kendisine verilen bir misyon olarak da ağırlığını hissettirmektedir. 2028 yılından itibaren ülkenin yönetimine talip olacak siyasetçilerin ortaya çıkması ve kendi mecralarında yeni bir slogan üretmeleri konusunda en önemli görevin de yine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’a düştüğü söylenebilir.
Çünkü karizmatik liderlerden sonra gelen ya da gelecek kişilerin, siyaset sahnesinde etkin olmak adına acele kararlar almaları kuvvetle muhtemeldir. Böyle bir durumda ise siyaset sahnesindeki rolleri başlamadan sona erebilir. Bu anlamda karizmatik liderlik özellikleri gösteren siyasetçilerin üzerlerindeki ağır sorumluluklardan birisi de kendisinden sonra gelecek siyasi karakterlerin doğmasına aracılık etmek ve bu bireyleri siyaset sahnesine kazandırmaktır.
Ülkemiz açısından demokrasi şölenine dönüşmesini temenni ettiğimiz bir seçim yaşanması dileğiyle…
Mehmet Süreyya KÜÇÜK

Yorum bırakın