Yaşanılan yüzyılın felaketinin ardından üç buçuk ay geçti. Depremin izleri çevremizde, etkisi ise ruhumuzda devam ediyor. Depremden sonra kendi dünyamda oluşan tahribata dair en kapsamlı satırları burada kaleme alıyorum. Bilemiyorum belki de bu yazdıklarım gönül dünyamızdaki enkazlardan yeni hâtıralar çıkarmamıza neden olabilir ve daha da üzülebiliriz. Ama belleklerde bu felaket ile ilgili ne kadar çok arşiv kalırsa o kadar ders çıkarabiliriz gibi geliyor. Çünkü böyle bir afetle ilgili her durum, tüm tartışmaların üstünde, insani değerlerle korunmak zorunda olan bir alanı ifade ediyor. Dil, din, ırk ve cinsiyetten bağımsız sadece ve sadece ödev ahlakı ile açıklayabileceğimiz bir konudan bahsetmekteyiz.

Yine imdadımıza Alman filozof İ.Kant yetişiyor ve ne güzel ifade ediyor. Felsefenin tarifsiz güzelliği ve hikmeti, tüm ihtişamı ile karşımızda duruyor.

Ödev; yapmayı, yerine getirmeyi kendi isteğimizle üstlendiğimiz, sorumluluğunu üzerimize aldığımız bir buyruktur. Bu buyruk insanı dışarıdan koşullayan koşullu buyruk (hipotetik imperatif) değildir. Bu buyruk, bizim kendimize koyduğumuz bir buyruk anlamında koşulsuz buyruk (kategorik imperatif) tur. Yani ödev insana başkası tarafından değil, bizzat kendisi tarafından, kendi vicdanı tarafından verilir. İnsan kendi ödevini kendisi oluşturur.

Neyse biz esas konumuza dönelim artık. Hepimizi derinden yaralayan ve bir ömür unutamayacağımız o zor günlere.

Bu anlamda yazının tamamında kronolojik olarak hatırımda kalanları anlatmaya çalışsam da süreci kendi akışı içinde özetlemem daha doğru olacak gibi.

Olay anından hemen sonra ben ve eşimin ailesinden haber aldığımız telefonlarla biraz rahatladığımızı biliyorum.

Depremin sabahında kurum müdürümüz Ahmet BÜLBÜL hocamın WhatsApp grubunda herkesin sağlıklı olup olmadığını teyit etmek için yazdığı mesajları çok net hatırlıyorum. En azından kurumdaki tüm arkadaşların iyi olduklarına dair ifadelerin peş peşe düşmesi yüreğimize su serpmişti. Ama bu yazışmalarda Müdür Bey tarafından yazılan ve tesirinden kurtulamadığım bir cümle hala ara sıra zihnimde dönüp duruyor. “Hasan’dan haber alamıyorum.’’

Okuduğumda sadece kulağıma çarptığını zannettiğim bu cümle, biraz zaman geçtikten sonra yüreğime de dokunmaya başlamıştı. Çünkü belirli aralıklarla düşen mesajlar arasında Hasan abiye ulaşıldığının haberini alamamıştık. O süreçte birçok yeni durumu sosyal medya kanallarından öğreniyor, içimiz kan ağlamaya devam ediyordu.

Gün içinde Hasan abi ile ilgili gelişmeleri aldığımızda gerçeklerin gün gibi karşımızda durduğunu ve çaresizliği yeniden hissettik. O’nun yaşadığı duyguları anlatmaya çalışmak gibi bir gaflete düşmek istemiyorum. Kendi hissettiklerimi yazmaya çalışıyorum. Çünkü yaklaşık dokuz saat enkazın altında kalmak gibi bir imtihanın çok ötesini yaşadığı için yalnızca acılarının azalması için dua etmem gerektiğinin bilincindeyim.

Kendisi ile bir kez telefonla görüştüm. İçinin yangını sesine yansıyordu. Böyle durumlarda Kemal Sayar hocanın bir savunusu hemen aklıma gelir. Yas sürecindeki birinin acılarına destek vermek için illa onunla konuşmak gerekmez. Yanındayım mesajı vermek üzere susmanız ve orada hiç konuşmadan bulunmanız bile etkili bir destektir. Ben de böyle durumlarda hep sessiz kalırım. Ama bunu kalbim senin yanında mesajını vermek adına yaparım.

Bir insanın zor durumları ile baş etmesine yardımcı olmak istiyorsanız bazen onu uzaktan gözetleyin ve sessiz bir şekilde onu himaye edin. Gerçekten çoğu zaman etkili olacağını göreceksiniz.

Hasan abinin zor saatlerini ve sonrasındaki acılarını kendinden değil hep başkalarından dinledim. Bir insanın hayatındaki en kıymetlileri olan ailesi ile yaşadığı çaresizliği her duyduğumda, onun sabrının artması için Yaradan’a dua ediyorum.

Enkazdan yaralı çıkarıldığında kızı ve oğlunun sağ salim kurtulduğuna sevinmesi gerçekten çok önemliydi. Zira en başta hayat arkadaşı, biricik eşi ve canpareleri olan ilk göz ağrısı büyük oğlu ile ailenin nazlısı küçük oğlunun kokularını, kalanlara sarılarak alabilecekti. Ayağındaki yaralar gördüğü tedaviler ile iyileşmeye başlasa da yüreğinin yangınına merhem olacak en iyi ilaç, geçecek zaman ve yanındaki çocuklarının sevgisi olacaktı.

Bir insanın en başta yaptığı işe saygısı olduğu zaman o insanın karakteri ile ilgili o kadar çok veri çıkıyor ki karşınıza. Bu anlamda kurumumuzdaki yerini anlatmaya bile gerek duymadığım Hasan abinin kişiliği ve insani özellikleri kalbimizde çok müstesna bir yerde bulunmaktadır. Kendisine ve çocuklarına sabırlar dilemek isterim.

Bu süreçte sosyal medyada akan mesajlarda meslektaşlarımızın hayata veda etme haberlerini her alışımızda farklı hüzünlendik. Onları tanıdığımız kadarı ile üzüntülerimizin derecesi değil ama türü değişti. Çünkü çok az karşılaştığınız birisi ile daha sık gördüğünüz birisinin sizin üzerinizde bıraktığı etki farklı oluyor. Yaşanmışlıklar ve paylaşımlar, insani ilişkilerde bağlanma gibi bir durumu çok fazla etkiliyor.

Mesela meslektaşlarımızdan Mehmet SUNAOĞLU hocamızı hatırlamak istiyorum. Bir insanla tanıştığınızda sizde bırakacağı ilk izlenim; konuşma tarzı, seçtiği cümleler ve bu konuşma esnasındaki bütünlüğü sağlayan jest ve mimikler değil midir? Mehmet hocamı ne zaman görseniz, konuşacağı cümleleri seçen ve ilk tanışma saygınlığını korumaya çalışan bir nezaketle karşılaşırsınız. Zaman zaman ben de onun gibi olmak isterim ama yapım buna izin vermez dediğiniz kişiler vardır ya. Mehmet hocam üslubu ve kişiliği ile bu örneğin en önemli temsilcisidir. Bir insan başından geçen ve riskli olabilecek bir rahatsızlığı anlatırken bile söyleyeceği cümleleri seçme gayretine girer mi? Mehmet hocamın böyle zarafet abidesi olan bir yapısı ile tanıştığım için kendimi çok şanslı görüyorum. Mesleğine âşık bir arkadaşımızı kaybetmenin derin üzüntüsünü hissediyorum.

Yine Leyla EREN hocamız vardı. Onu düşündüğümde ise yüreğimin burkulan tarafı ailesi ile birlikte başka bir memlekette hayata gözlerini yumması oluyor. Böyle bir felakete, uzunca bir eğitim hayatı ve sınavların sonunda öğretmen olarak atandığınız şehirde, aile üyelerinizle birlikte kaldığınız evde yakalanıyorsunuz. Gurbette ölmek ya da ölüm için gurbete gitmek. Hem de en kıymetlilerinizi de bu duruma sürükleyerek. Elbette hiç kimse böyle bir şeyi ne ister, ne de düşünür. Ama çıkan neticenin dışarıdan okunan acı özeti budur. Biz hocamı her hatırladığımızda ailesi ile birlikte Kahramanmaraş depreminde hayatını kaybetti diyeceğiz. Belki evlilik planları vardı, belki de başka düşünceleri.

Berna hocam, Tuğçe hocam, Özlem hocam hep kısa yaşamlarında uzun hikâyeler bırakıp gittiler.

Aydın hocamın eşi ve çocuğu için yardım çağrıları ve ümitli bekleyişi kahredici bir sessizlikle sonlandığında gerçekten yıkılmıştım. Kendimi onun yerine koymak gibi bir düşüncenin bile ne kadar ürkütücü olduğunu hissediyor, gerçek hayattan kopmamaya çalışıyorum. O’nun da gerçeklerle yüzleşmesini tamamlayıp, yeniden kendini toparlaması adına hala dua ediyorum.

Depremin birinci haftasını geride bırakmıştık. Mesai arkadaşımız İrfan abinin ikinci depremde hayatını kaybettiğini sonradan öğrendik. Kendisi ilk depremden sonra hızlıca çıkıp bir şeyler almak için girdiği evinde, ikinci depreme yakalanmıştı. Hepimiz, ondan sağlıklı olduğuna dair ilk mesajı aldığımız için böyle bir haber beklemiyorduk. Şok etkisi yarattığı gibi hem konduramadık hem de inanmak istemedik. Belki de onun iyiyim mesajını, belleğimizde son hatırladığımız sözler olarak tutmak istedik.

Depremden bir hafta önceydi. Müdür Yardımcımız Günbey hocamın odasında karşılaştık. Beni görünce gülümsedi. Hikâyeni okudum dedi. Ben kitapları yüksek sesle okuyarak daha keyif alıyorum diye tekrarladı. Beğendiğini söyledi. İki yerde beni hatırladığını ve gülümsediğini ifade etti. Seni düşündüğümde bu cümleler olmayabilir mi diye içimden geçirdim dedi. Ama neticede bu bir roman, belki de böyle olması gerekiyorsa böyle yazılmalı diye de düşüncelerini revize etti.

İrfan abiyi gördüğümde, hep içinde keşkeleri olan ve hayatı yeniden yaşamak isterdim diyen biri ile karşılaştığımı düşünürüm. Belki de bana öyle gelmiştir. İnandığı bir takım değerlerin savunusunu on sekiz yaşında bir genç heyecanı ile yapar. Bazen de hayat yorgunluğunun yansımasını yüzünden hemen okur, onunla sohbet etmenizin en başta ona iyi geleceğine inanırsınız.

Aniden parlamaları, kısa süren çıkışları sert gibi görünen kişiliğinin çocukça kalkışmalarıdır. Naif yapısını ifade ederken bile karşıdakine yüksek sesle konuşabilir. Ama kalbinde kötülük olmadığı ve aslında düşünülenin aksine bir karakteri olduğunu anlamanız uzun sürmez. Hayat hikâyesini belki birçok kişi işyerimizin bir köşesinde kendisinden dinlemiştir. O’nun anlaşılmak gibi bir derdi olduğunu anladığınızda İrfan abi ile sorun yaşamanız olanaksızdır. Hayata veda edişini ilk ağızdan dinlemeye cesaret edemezdim. Ama ben O’nu daima hafif gülümseyen ve tatlı sert çıkışları ile aslında çevresine çok fazla mesaj veren birisi olarak hatırlayacağım.

Depremin ikinci ya da üçüncü günüydü. Kendi çaresizliğimizden çevremizdeki herkesin haberini almakta geç kalmıştık. Halam ve ailesinin haberleri bir şey yapamamanın acılarını katmerledi. Enkaz bölgesinde dönüp durmak ve çevrenizdeki cenaze torbalarını izlemek, güçlü olmanız için bir tas çorba için diyen yardımseverlerin iç ısıtan sözleri ile garip bir gerçekliği temsil ediyordu.

Benim eksikliğim ve ihmalkârlığım olarak gördüğüm bu durumdan geriye, aslında sıkça ziyaret etmem gereken akrabalarla ilgili hayıflanmalarım kaldı. Halam, Yaşar eniştem, Mehmet abim ile eşi ve iki çocuğu, Şükran, Abdülkadir ve o evde o gece misafir olan diğer halamın torunu Asım.

Aileden geriye kalan tek kuzenim Akif, dokuz cenazeyi defnederken dokuz kez öldü. Ama inancı, metaneti ve kendisini ayakta tutması için yaşam enerjisi olan ailesi, yaralarını sarmada en büyük destekçileri oldu.

Halam belki de bu ailede en az vakit geçirdiğim kişidir. Genç yaşından itibaren yaşadığı bazı rahatsızlıklar onu eve hapsetse de neşesinden hiçbir şey kaybetmediğini konuşunca anlarsınız. Hayata bakış açısı ve yaşamı sorgulaması örnek teşkil edecek türdendir. Aynı şekilde çocukluğumuzda yaşça bize yakın Mehmet abi ve akranım olan Akif ile ne çok anımız vardı. Uzun süredir görüşmemek yaşanılan onca hatıranın sizde bıraktığı etkiyi azaltmıyor. Yalnızca zamansal bağ kurmakta zorlanıyorsunuz. Ama sizin aidiyetiniz ve kökleriniz sizi birçok duyguda bir araya getiriyor.

Akif’ten dinlediğim hikâyeler bu zor durumların acı katmanlarına yeniden gitmemize neden olsa da yürek yangınına iyi gelen durumları da beraberinde getirmiştir diye ümit ediyorum. Kendisine eşi ve oğlu ile sağlıklı ve mutlu bir yaşam diliyorum.

Akrabalarımı yazının son bölümüne bırakmak istemem, onların benim üzerimde çok daha uzun dönemli etkileri olmasındandır. Çünkü onlardan söz ederken belki otuz beş yıl geriye gidiyorum.

Ben bunları aktarırken kendi içimde yaşadığım duyguları gün yüzüne çıkarmaktayım. Ama kimseyi üzmek, incitmek ve yaraları kanatmak gibi bir duruma da meydan vermek istemem.

Yaşadığım kırkdört yılın kötü olaylar anlamında satırbaşlarından birisi olacak bu felaketin izlerini bir yerlere not düşmek zorundaydım. Yakın çevremde sevdiğim insanların yaşadığı acılara, gönül dünyamda ortak olduğumu ifade etmek zorundaydım.

Geriye dönüp baktığımda, depremle yatıp depremle kalktığımız için en yakın çevremde olup bitenleri anlatmak istedim. Savaş hocamın, oğlunun mürüvvetini göremeden giden annesinin haberi, Ahmet hocamın uzun bir hayatı paylaşmak üzere yakın zamanda dünya evine giren yeğeninin hikâyesi ve niceleri duyduğumuzda boğamızı düğümleyen çok acı hatıralar olarak kalacak.

Ama bundan sonra, birlik olma zamanı dememiz gereken bir sürece giriyoruz. Memleketi yetkililer, çevremizdeki insanları bizler ayağa kaldırmak için var gücümüzle uğraş vermek zorundayız.

Tüm ülkenin böyle bir felaket anında çok daha güçlü kalması adına önce tedbiri, sonra duayı elden bırakmamalıyız.

Hepimize geçmiş olsun, hepimizin başı sağ olsun…

Mehmet Süreyya KÜÇÜK

Yorum bırakın

Popüler