Tüm insanlık için geçerli olan ve insan hayatında hiç kimsenin kaçma ihtimali bulunmayan ikinci bir kavramdan söz etmek istiyorum. Daha önce diğer kavram olan ölümle ilgili bir yazı kaleme almıştım.

Genel olarak hepimiz için ortak bir betimleme olan doğum hadisesi, dahlimizin olmadığı bir zamanda seçmediğimiz bir mekâna ve önceden belirlenmemiş insanlarla karşılaşma anına denk gelen bir mücadelenin başlangıcıdır.

Kimimiz için belki inancımız gereği farklı mülahazalar ön plana çıkabilir. Doğumun sadece fiziksel bir dünyaya geliş olmadığını, bunun ilahi bir lütuf ya da metafiziksel bir yaratılış hadisesi olduğunu da düşünebiliriz. Dünyaya gelişimizde Yaradan’ın bizim adımıza ve iyiliğimiz için kaderci bir inayetine de sırtımızı yaslayabiliriz.

Ama bu konu ile ilgili anlayışımız ne olursa olsun, doğum anını tasvir eden tek başınalık ve yaşamı anlamlandırma mücadelesini gelin birlikte düşünelim.

İnsanın anne karnında başladığı ve uzun bir zaman aralığına denk gelen dünyaya gelme yolculuğu, epeyce yoruma açık bir konudur.

Bu mücadelenin ilk başında belki fizyolojik bir savaşımdan söz edilse de duyguların tamamı devrededir. Var olma mücadelesinde ilk evrenin sanıldığı kadar kolay olmadığı aşikârdır. “Ben” kavramının kendisini tüm heybeti ile gösterdiği bu yolda, var olma ve varoluş hali de artık belirmiştir.

Doğum konusunda bir annenin içgüdüsel olarak yaşadığı ya da yaşayabileceği merhalelerden bahsedecek kadar fütursuz değilim. Konuya biraz felsefi ve betimleyici bir gözle yaklaşmak niyetindeyim.

Hiç tanımadığınız bir insanla ilk karşılaşmada neler hissedersiniz? İlk konuşmaya başlama şekliniz ve ona nasıl davranmanız gerektiği konusunda zorlanmalarınız olur mu? Yetişkin bir insan olarak zaman içinde oluşan kimliğiniz ve karakteriniz bu ilk karşılaşma da size kolaylık sağlıyor mu?

Bir bebeğin tüm bu durumlardan habersiz bir yolculuğunda neler yaşanıyor olabilir?

Bu konu ile ilgilenmemin en önemli nedeni, doğumsal senaryonun tüm insanlığın mutlaka yaşadığı bir durum olmasıdır. İkinci bir neden olarak da böylesine zor ve belirsiz bir sürecin bu durumu yaşayan bir kişi tarafından nasıl yorumlandığını anlamayı sayabiliriz.

Yeryüzüne gelen her insan, bir şekilde bu anı öncesi ve sonrası ile yaşamaya mahkûmdur diyebiliriz.

İnsanoğlu bir bilinmeze doğru yol aldığını mı düşünüyordur? Ya da kendisi ile baş başa kalacağı bir mana dünyasında neyi nasıl anlamlandıracaktır. Gel gelelim daha önce deneyimlemediği her şeyi, ön hazırlıksız ve hızlı bir şekilde yaşamaya başlamaya ne kadar hazır durumdadır?

Doğumun kutsiyetini veya ne anlama geldiğini kavramaya çalışıyorum. Bütün bir zihin dünyası ile kendi varoluşumuzu sıfır noktasından alarak bir yere taşımamız gerektiği konusunda nasıl bir yük taşımaktayız. Kendi olma fikrimizle ilgili neler düşünmekte, kendimizi bu dünya karşısında nasıl yorumlamaktayız?

Doğum anından itibaren fiziken kabul etmek zorunda kaldığımız dünyada zihnimizi nelerle dolduracağız.

Bir bebeğin bu kadar zor ve meşakkatli bir var oluş meselesini hangi argümanlarla beslemeliyiz?

Varoluşumuzun tılsımı, belki de bu dünyadaki konumumuza kendimizin karar vermeyişinde saklıdır diye düşünüyorum. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren bu girdapsal süreçte hayatta kalma gibi zor bir görevi üstlenmemizde, bu efsunlu sebep yatıyor olabilir.

Doğum anı ile başlayan ve sonrasında hepimizin çabaladığı mücadelelerin başında hayatta kalma içgüdüsü, galiba ilk bulduğumuz bilgi kırıntılarından birisi gibi görünmekte.

Ama bu manzaranın farklı tarifleri, bu portrenin farklı görüngüleri de mutlaka bulunmalıdır.

Çünkü insanın yaşamı boyunca kendi için ve kendine has yaşadığı, ayrıca herkesin mutlaka deneyimlediği ortak paydadan bahsediyoruz. Ölüm kadar gerçek ve tüm insanlığı kapsayıcı başka hiçbir husus olmadığı için bu ana dair söylenmesi gereken çok daha seçkin betimlemeler bulunmalıdır diye düşünüyorum.

  • Galiba insan doğumla birlikte, kendisi için hazırlanmış yazgının müdahalesine yetki verilmiş bir paydaş olma sürecini artık başlatmıştır.
  • Bana göre doğumla birlikte insan, kendi yazgısını da kendi yazacak iradeyi zihninde büyütmeyi istemektedir.
  • Doğum anı sadece o insana ait olduğu için bu tekillik durumu olağan üstü derecede kıymetli bir anı temsil etmektedir.
  • Dünyaya gelme nedenlerini rastgele bir fırlatılmışlık olarak görmesi halinde kaygısallığı artacağı için yabancı olma kavramını revize ederek misafir olma kavramına evrilmektedir.
  • Ait olmadığı bir dünyaya gelmediğini, bilakis bu dünyaya uyum sağlamak gibi ödevleri olduğunu kavramaya çalışmaktadır.
  • Ben olarak başladığı bu yolculukta biz kavramının da ne kadar anlamlı olacağına, kendini ısındırmaktadır.
  • Korku ve acı gibi kavramları temele alarak hayatta kalma ilkesini daha kolay çalıştıracağını düşünmektedir.
  • “Ben” olarak dünyaya geldiğine göre seçilmişlerden birisi vasfını kazanmıştır. O halde çok kıymetli ve “ben’’ i şekillendirici inşa faaliyetlerine başlamaktadır.
  • “Kendisi için” bir varlık olarak anlama, algılama ve algılanma gibi durumları çok daha aktif bir şekilde kullanmaktadır.
  • “Var olduğunu” kabullenmiş olsa da bu dünyadaki yeri ve taşıdığı anlam itibari ile “var olmakta olduğunu” da unutmamaktadır.
  • Her insan bir kez deneyimleme hakkına sahip olduğu bu durumu ömrünün sonuna kadar bilinçaltında bir yerde saklamakta ve ölüm anında kendine referans olacak şekilde barındırmaktadır.
  • Doğumun sadece cismani bir varoluş olmadığı gerçeğini ruhunda yaşatmakta, ömrünün sonuna kadar karakterine yansıtmaktadır.
  • Dünyaya gelişine neden olan tüm rastlantısıllıkları; bu anın tekliği, kendine haslığı ve olağanüstülüğünü düşünerek, sürekli bir gerekçe ile bağlamak istediği nedenlere ilişkilendirmektedir. Bu sayede böyle muhteşem bir var olma halinin gelişigüzel bir tesadüfler zinciri olmadığını kanıtlamış olacaktır.
  • Cismani olarak bu dünyadaki bulunma halinin sıfır noktası olduğunu düşünse de kendini rahatlatacak bir arka plan gerçeğini, bilinçaltında bir yerde muhafaza etmektedir.
  • Dünyaya geliş senaryoları ile ilgili insanın doğum sancısı, var olma ve ölüm kaygısı ile benzer noktalarda buluşmaktadır.
  • Doğumla birlikte bu dünyaya gelişin, yalnızca bir var olma mücadelesinin başlangıcı olmadığı, yok olma telaşı ile de uyumlu bir dengenin götürülmesi gerektiğinin artık farkındadır.
  • Hasılı her doğan, insana bir kez tanınan bu hakkın ne kadar büyük bir önem taşıdığını, en başta doğarak kanıtlamaya başlamıştır.

Mehmet Süreyya KÜÇÜK

Yorum bırakın

Popüler