
6 Şubat tarihinde oğlumun doğum gününe hazırlık yapmak üzere daldığımız uykudan, büyük bir travmaya başlamak üzere uyanmıştık. Öncelikle ne yapmamız gerektiği konusunda herkes gibi savruk düşünceler eşliğinde devam eden gezinti, Elbistan yolunda depremin oraları da vurması nedeni ile vazgeçmemizle sonuçlanmıştı.
Yeniden Kahramanmaraş’a gelme fikrimiz, iyi bir ortama kavuşacağımız düşüncesinden ziyade, en azından eksi 15 derecede ayazda gecelemek daha zordur düşüncesine galebe çaldığı için gerçekleşmişti.
Komşularımızla yeniden iletişime geçtiğimizde, ismini bilmedikleri bir anaokuluna sığındıklarını ve bizim de oraya gelmemizin mevcut durumda en ideal fikir olacağını söylediler. O gece için arabada kalma teşebbüsü, soğuk bir kış günü evinde kalamıyorsan ve bir binaya girmeye çekiniyorsan nerede kalabilirsin denemesiydi.
Sabah olduğunda tecrübe ettiğimiz en önemli konu arabada 4 kişilik bir ailenin sınırlı süreler kalabileceği üzerine yoğunlaştı. Birgün önce bahsi geçen okula gittiğimizde ilk amacımız, komşuların nasıl olduğunu sormak kadar, kaldıkları ortamın da bizim için olurluğunu test etmekti.
Okula gittiğimizde, evimize yakın bir özel eğitim okulundan komşuların haberi olmadığını anladım. Burada kalmak için çok fazla sebebimiz olmasına rağmen, okulun giriş katındaki büyük salonda aynı anda onlarca ailenin kalıyor olması acaba burada gece nasıl yatıp uyuruz sorusunu sordurttu.
Zaman zaman kendimi çaresiz hissettiğim durumlarda Yaradan’ın benim için bir çözüm bulmasına hep şükretmişimdir. Bu duruma genelde zorda kalındığında Allah yardım eder denilse de bu konuda kendimi hep daha torpilli hissedenlerdenimdir.
Bahçede biraz çaresiz, biraz üşümüş bir şekilde acabalarla dolu zihnimi dinlerken daha önce çalıştığım bir okuldaki mesai arkadaşımı gördüm. Gökhan hocamla karşılaşmam, yalnızca onun baba olduğunu öğrenmemi değil benim bu okulda kalmamı da sağlamıştı.
Bize devrettikleri ve okulun yardımcı personelinin kullandığı bu oda, ortalama 5 ya da 6 metrekare ve tavanı altıgen bir mekandan ibaretti. Odanın içerisinde küçük bir ahşap sehpa 4 sandalye ve küçük bir halı vardı. Duvarda bulunan klimanın bizi en çok mutlu eden tarafı, doğalgaz olmadığı için odanın ısınmasında elektrikli soba kullanmayacak olmamızdı. Yine diğer duvara monte edilmiş televizyon kapalı olmasına rağmen, en azından psikolojik bir rahatlama sağlamaktaydı.
Klimanın varlığına sevinmemiz, kısa süre içinde oldukça zor çalışıyor olması ve gece aniden başlayan yüksek sesi ile uyanmamızın gerisinde kalmıştı. Yine de mevcut duruma şükreden yönü desteklemeye devam ediyorduk. İlk günlerde çalıştıramadığım televizyonu üçüncü gün ayarlamamız, teknolojiye ve dünyadan haberdar olmaya telefonlardan daha fazla katkı sağladı. Bir kaç günlük televizyon konforu, dışarı çıktığımız bir zamanda askerler eşliğinde gelinerek tutanakla sökülmüş ve anladığımız başka bir okula gönderilerek ömrünü tamamlamıştı.
Benim bu odada ne işim vardı? Kendime bu soruyu sorup duruyordum. Odanın garip mimarisini izlemek her zaman 3 saniyemi alıyor ve burada daha keyifli zamanları nasıl sağlarızı düşünüyordum.
Odanın zemininde, özel gereksinimli öğrencilerimizin etkinliklerde kullandığını tahmin ettiğim plastik ve sünger arasında bir döşeme bizim minderimiz olmuştu. Sonraları elimize geçen biraz daha kalın ve yine öğrencilerin kullandığı sert sünger, en azından fayansla vücudumuz arasında sadece battaniye bulunmasına engel oldu. Odanın sandalyesinde nerede ise uyuma zamanına kadar oturarak telefon bakınan kızım, sadece gecenin bir yarısı aşağıya iniyor ve uyurken sırtını dinlendiriyordu.
Süngerlerin üzerine battaniyelerin açıldığı ve kırk günün büyük bir kısmını geçirdiğimiz bu oda, bir süre sonra evimiz gibi olmaya başladı. Dışarıda uzun bir süre geçirdiğimizde oğlum kaldığımız okula gidelim diye tutturuyor, okula gittiğimizde kendisini daha güvende hissediyordu. Odanın içerisinde koşmak ile yürümek arasında bir tempoda sürekli gezindiğinde sıkıldığını düşünerek üzüldüğüm oğlumun, dışarıdaki dünyaya bu odayı tercih etmesi ile teselli buluyordum.
Okulun etrafında eşimle çay alıp bir süre yürümenin insanı bu kadar rahatlattığına daha önce hiç şahit olmadım. İlk geldiğim gün benim bu odada ne işim var ve ben burada nasıl kalacağım kaygısı yerini, insanın rahat ve konfor algısını yeniden sorgulamasına bırakmıştı.
Ortak kullanım alanlarının bizim için sıkıntı olacağı düşüncesi, aynı nedenlerle burada yaşamak zorunda kalan insanların hikayelerini dinlemeye dönüştü. Kaldığımız okulda özel gereksinimli bireylerden, yaşlı ve hasta misafirlere, emekleyen çocuklardan, bizlere yardım için gelen gönüllülere kadar ayrı dünyaları olan çok fazla insan barınmaktaydı.
İlk hafta depremden kurtulmuş ama bu süre zarfında çok fazla soğuğa maruz kalarak zatürre nedeni ile ölen yaşlı bir amcanın durumu, vakit dolduğu zaman bir şeyin bahane olduğu öğretisini bana yeniden hatırlattı.
Özel çocukların eğitim gördüğü bu okulun ve kaldığım bu odanın bizim için bu kadar uzun süreli bir yuva olacağını, herhâlde kırk sene düşünsem aklıma getirmezdim.
Kendimi şanslı hissettiğim konu böyle bir ortamda yalnızca ailemle kalacak bir odanın bana denk gelmesiydi. Böyle bir durumda yaşadığınız için şükrediyorsanız, bundan sonra gelecek konu da ancak barınma gibi zaruri bir ihtiyacın nasıl karşılanacağı oluyor.
Bu odada yaklaşık 40 günün büyük bir bölümünü geçirdik. Artık resmi olarak az hasarlı olan evimize döndük. Geriye baktığımda birçok insan manzarası ile karşılaştığım bu okulun samimi ve çalışkan müdürü Attila hocama ve bu süre zarfında bizlere hizmet eden gönüllü genç arkadaşlarıma teşekkür etmek isterim.
Artık 40 günü geride bıraktık ve hepimiz öncelikle kendi derdimize düştüğümüz bu süreçte yaralarımızı sarmaya çalışıyoruz. Şu an telefondaki tarihe baktığımda gördüğüm durum 18 Mart Çanakkale Destanının sene-i devriyesi.
Çok zor zamanlardan geçtiğimiz ve büyük acılar yaşadığımız bu günlerde 18 Mart tarihini düşünüp bu odada ne işim var sorusunu yeniden soruyorum. Çünkü şimdilik bir enkaza dönüşen ve şuan için bir savaş alanını andıran ülkemizdeki şehirler için verilen mücadele, bu soruya verdiğim cevapları yeniden gözden geçirmemi sağlıyor.
Kafdağı’nın Arkası isimli yazımda betimlemeye çalıştığım Çanakkale Şehitleri böyle bir destanın asla unutulmayacak hikayesini yazmışlardı. Ne demişti orada Ermiş;
Bastığı yerlerin sadece toprak olmadığını orada bir başka anlıyordu.
Garbın serin suları kokusunu salmıştı her yana, bir yanda tarih yaymıştı rayihasını bir yanda mertlik buralarda.
Selam verdi cümle aleme, ürkek bir ceylanın yürek sesiyle dinledi olan biteni. İrkilen bedeni anlamaya çalıştı meşki. Coşkulu karşılama yerin üstüne nazire yapıyordu şen kahkahalarla. Cümle alem vardı burada, Anadolu’nun her yerinden insan-ı sâbık düğün yerine çevirmişlerdi kan revan olmuş gönülleri. Memleketler ayrı, hikayeler aynıydı. On beşliler sarmıştı toprağı, gün yüzüne çıkacak meyvelerin tohumu olmak için. Titreyen ayakları, soluk benzine güç vermek istiyordu. Basmaya hicap duyduğu topraklar cesaret meyvelerini salıyordu göğe.
Korkmayın, çekinmeyin diyordu! Gurur abidesi olarak baktığınız bu sıla düğünlerimizin yapıldığı, halaylarımızın çekildiği mahşer yerinin kutlu provasına ev sahipliği yapıyor.
Ermiş, hüzünlü ve mahcuptu. Dimdik ayakta dursa da gönlü yaralıydı. Ağlayan kalbi gözlerine hüzün düşürmüştü buğulu bir eda ile. Bu cümbüşün içinde halaya girmek istiyordu kanlı bir mendili şeref madalyası olarak göğsüne takmak için. Çabasının nafile olduğunu bilse de yetişmek istedi hep, bu şerbeti içenlerin treninde son vagona.
İyi ki bu vatanın bağrında doğan bir insan olarak burada yaşamak üzere dünyaya gelmişim. Tüm acıları ortak bir yürekte soğutup saran insanlarla yaşıyor olmaktan ötürü gurur duyuyor, bu zor zamanlarda bizlerin yanında olan tüm yetkililere ve karşılıksız destek veren insanlara emekleri için bir kez daha minnet duygularımı ifade etmek istiyorum.
Bu odada ne işim var? Ya da burada ne işim var? sorusunu sorduğumda daima ülkemin yüreği sıcak insanlarını hatırlayacağım…
Mehmet Süreyya KÜÇÜK

Yorum bırakın