
Herkesin kendine göre bir hayat planı, bir yapılacaklar listesi var…
Şu hayatta son bir ayda neler yaşadım diye düşünürken, aslında ömrümün geride bıraktığım 43 senesinde bir çok olayın canlı tanığı olduğumu hatırladım.
Depremin üçüncü günü ya da ilk haftası gibiydi. Evlerin hasar durumunu inceleyecek görevlileri sitenin dış tarafında komşularımızla beklerken, aynı zamanda herkese göre farklı bir açıdan değerlendirilen felaketi konuşuyorduk.
Komşumuzun 19 yaşındaki oğlu birden söze başladı. Yeni atlattığımız bir korona salgınından sonra bir de bu felaketi yaşadım dedi. Kısa ömrüme ne kadar zorlu durumları sığdırdım, umarım bu olayla birlikte kötü şeyleri yaşama kotamı doldurmuşumdur diye söyleniyordu. Böyle bir olumsuz durumlar silsilesi yaşadığı için hayıflanmaya devam ederek, talihsizliğine dem vurup durdu. Gerçekten de 19 yaşındaki birisi için kendisini ve dünyayı anlamlandırmaya çalıştığı dönem olarak eğer 10’lu yaşları baz alırsak, son 9 yılın muhasebesi talihsiz bir çağa denk gelmekteydi.
İlk başta Ahmet’in söylediği şeylerin ortalama bir duruma denk geldiğini düşünsem de biraz sonra önemli bir tespitin yapıldığını fark ettim.
Kendi hayat mücadelemi hızlıca gözden geçirdim. Bir de baktım ortaokul ve lise yıllarında yakın tarih diye okuduğum ama yetişemediğim bir çok konu, günümüz tarih kitaplarında Z kuşağının önce duyduğu sonra yaşadığı çok fazla hikaye ile dolmuş taşmış durumdaydı.
Birinci ve ikinci dünya savaşları ile birlikte özellikle SSCB coğrafyasındaki değişimler ve soğuk savaşın dünya zerindeki etkileri ile yakın dönemi şekillendirme biçimini kaçırmış olmak ve bu olayları yakın tarih olarak okumak beni hep heyecanlandırmıştı.
Benim yaşadığım dönemin hangi süreçleri değiştirdiğini okurken bunların içerisinde olmalıyım duygusunu hep içimde hissettim.
80’li yılların başında çocuk olmak televizyon ve renkli televizyon gibi teknolojik dönemin en amatör ruhlu heyecanlarını yaşamamı sağladı.
90’lı yılların başında serbest piyasa, atılım ve ekonomik olarak zor zamanlardan geçme gibi kavramları algılamaya başladım. Hep filmlerde gördüğüm savaş sahnelerini televizyondan izlemek ve komşumuz Irak’ın baş kahramanı olduğu körfez krizinde artık tarihe geçecek olayları izlemenin garip tedirginliklerini yaşadım.
Bu yıllar yalnızca benim değil; müzikten, politikaya, sosyal yaşamdan, mizaha belki de bir çok insanın tebessümle hatırladığı dönemler olmuştur. Gazete okumanın ne olduğunu anlamak isteyenler, pazar günlerinin tatil keyfini özleyenler veya gece yarısı başka bir ülke de bir yandan farklı bir saat yaşandığını kavramaya çalışarak canlı boks maçlarını takip edenler, geriye baktıklarında 90’ların masum, komik ve eğlenceli günlerini hatırlarlar.
Bu dönemin on yıldan fazla sürdüğünü iddia etmek isteyenlere bile rastlanabilir. Bazen içinde bulunulan anların kendi gelişim dönemlerimiz ile ilgisi yoktur ya, işte bu yıllar için söylenecek en önemli tanımlama budur diyebiliriz.
Hasılı geriye baktığımızda hepimiz için üzeri kalın puntolarla çizili dönemlerden geçmek bazen kader, bazen nasip bazen de vakıa olarak sayılabilir.
90’lı yılların en hüzünlü dönemi belki de yüzyılı bitirecek olmanın verdiği bir sancının doğurduğu 99 felaketidir diyebilirim. Sabah uyandığımda ülkenin bir bölümünü yıkıma uğratan depremin hasarını anlamak için bir süre beklemek gerektiğini yeni yeni anlıyorum. Üniversiteden mezun olma arifesinde hayatı yorumlamaya çalışan bir genç olarak o günler için aklımda kalan en tesirli cümle; bitmeyen bir dakikadan söz edilmesi ve o anı anlamak için aynı şekilde yaşanması gerektiğinin sık sık vurgulanması idi.
Oysa böyle bir duygu durumunun anlaşılması için bizzat yaşanması gerekmez gibi tezler söyleyen filozofları hatırlıyordum. Bir doktorun ameliyat sonrası hastasına yaşayacağı ağrıları söylemesi için bu acıları yaşaması gerekmez diye düşünüyordum.
Ama bu sözü aslında şuraya bağlamak istiyorum. Gerçekten o anı yaşamadan anlamak ve bu travmayı üzerimizden atmak aynı 99 depremini yaşayan insanlarda olduğu gibi bizlerde de kolay olmayacak gibi.
Şimdi kendimle ilgili plan yapmak konusunda biraz daha rahatım. Aslında büyük planların yapılmasını önceden de doğru bulmazdım. Ama şimdi hiç doğru bulmuyorum.
Tekrar konumuza dönersek, komşumuzun çocuğunun söylediği söz ve üzerine düşündürdükleri, yakın tarihi yeniden hatırlama ile ilgili çağrışımlar yaptırmaya devam ediyor.
2000 ve 2010 arası belki de hayatımızdaki en monoton yıllar gibi mi ne?
Çünkü 2010 ve 2023 arasına ülke olarak sığdıracağımız birden fazla deprem felaketi ve sel gibi doğal afetlerin dışında, bir darbe girişimi ve dünya geneli yaşanan salgın gibi oldukça hareketli ve istenmeyen olayları sıralamalıyız.
Tüm bunların sonunda büyük planlar yapmayı erteleme ile ilgili düşüncelerim, kendim ve ailem ile ilgili zaman geçirme aralıklarımın artması ile sonuçlanacak gibi. Artık öncelikli davranış kalıplarım, stresten mümkün olduğunca uzak durmaya çalışarak iş ve meşguliyetlerimin sağaltılması gibi duruyor.
Okumak, okuduklarımı anlamaya çalışmak ve yazılar yazmak yapılacaklar listemde ön sıralara tırmanmış durumda. Çevreme faydalı olacağım şeylerin bu hususlar üzerine şekillenmesi ile ilgili konuları tespit etmeye devam ediyorum. Kendime dair zaman dilimlerini biraz daha arttırmak ve işimle ilgili kararlar alma konusunda derin düşüncelere devam ediyorum.
Artık gecenin bir saatine kadar uyku uyuyamamak ve günü amaçsızca geçirmek sıradanlaştı. Belki evlerimizde değiliz ama araba ya da zorunlu ihtiyaçlarımızı sağlayamayacak durumda da değiliz.
Şehrin üzerine düşen sakinlik, bazen hüznümüzü katlıyor, bazen umutları zayıflatıyor. Her şeye rağmen bu kasvetli ortamın dağılacağını hayal etmek bir nebze de olsa bizlere güç veriyor.
Dün, bir ay olduğunu sosyal medya durumlarından fark ettiğimiz acı olayın üzerimizdeki etkilerini yıl geçmiş gibi hissediyoruz. Ama bu felaketi, dün gibi hatırlıyoruz.
Gerçekten de yakın dönemde tanık olduğumuz olaylar silsilesinin kendimizi rahatlatan yönünü, hep bu olaylardan daha fazla etkilenenler var şeklinde bir savunma ile geçiştiriyoruz.
Zaman geçtikçe aldığımız kararlarda değişiklik olması muhtemel. Aniden verilen kararlardan dönebilmek gibi erdemli bir davranışın geliştirilmesi çok önemli.
Artık ölümü bu kadar yakınımızda hissettiğimiz için ölmeden önce yapılacaklar listemizin de olması kadar doğal bir şey olamaz. Hiçbirimizin ne zaman öleceği ile ilgili kesin bir fikri olmasa bile artık ertelemeyeceğimiz şeylerin yapılması gerekmez mi?
Listede nelere yer verilebilir
*Artık sorun olan şeylerin sıralaması değişmeli,
*İnsan, değer verdiği kişilerle daha nitelikli zaman geçirmeli,
*Olayları bazen akışına bırakmak, değiştirmeye çalışmaktan daha az yıpratıcı olabilir,
*Hayatın amacı ve değeri konusunda biraz daha düşünülmeli,
*Sevilen işler ve olayların merkezinde kalmak için uğraş verilebilir,
*Kendi açımdan bu listenin devamında eğer ömrüm yeterse yüksek lisans tez konum olan İlahi Adalet konusu kitap haline getirilmelidir.
*Korona günlerini anlatan bir roman yazılabilmelidir,
*Biraz babamdan dinlediklerim biraz da kurgusal bir destekle, dedem ve oğullarını anlatan bir çalışma tamamlanmalıdır.
Benim listem bu kadar. Yoğun ve yıpratıcı değil. Ailem ile olduğum zamanların kıymetini bilmek ve stresten uzak rutinlerle sınırlı…
Mehmet Süreyya KÜÇÜK

Yorum bırakın