Bu kez de hayatımızda temele aldığımız kavramları ele alsak.
Bir bir ördüğümüz duygu yüklü bağlantıların nasıl inşa edildiğini görmeye çalışsak. Örneğin insanın kendisi ile ilgili düşüncelerini kendisine sorduralım. Yaşamımızdan neyi eksiltsek ne azalır, ne koysak ne artar mesela.
Çocukluğumuzdan itibaren doğduğumuz evin bizim için ne anlam ifade ettiğini söylemeye çalışalım. Birimiz için en güzel anıların geçtiği yer olurken, diğerimize göre bulunan ilk fırsatta uzaklaşılan mekandan ibaret gelebilir. Kahvaltı sofralarının vazgeçilmez sohbetleri orada yapılmış diyen birisi için sıradan bir beton olmaktan çok ötedir. Anne, baba yada kardeşlerin o sofrada bir şeyler anlatması orayı anlamlı kılan faktör müdür? Yoksa kahverengi muşambanın sobanın etrafını dolaşan yerlerindeki solmuş hali midir bu sohbetlerin ana konusunu belirleyen?
Sıranın her daim kendisinde olduğuna inanmış bir küçük çocuğun şımarıklıkları kadar bu sefer de ben öncelikliyim diyen ağabeyin feveranı mı buralara duygu yükleyen durumlar?
Herkesin kendine göre bir ev hali vardır elbette. O evde yaşananlar o mekanın ruhunu yaşatır. O mekan da kendisine can veren ruhun ete kemiğe bürünmüş halini temsil eder. Bu paradoksal süreçte birbirini besleyen iki ana unsur olarak sayabileceğimiz evimiz ve bu evin sakinlerinin hayata dair hesaplaşmalarında ikisi de hem borçlu hem de alacaklıdır.
Aynı odayı paylaştığımız kardeşimizin bizden önce davranarak yediği gofretin kavga sebebi sayılması kadar kardeşlik duygusunu pekiştiren bir davranış biçimi olması da bilimsel argümanları alaşağı edecek kadar gerçektir.
Evin karanlık odasından çıkarak korkuttuğumuz kardeşimizi dışarıda birisinden azar işitirken gördüğümüzde ölümden bile çekinmeyecek kadar cesur oluşumuz, bu hamurun zıt tatları içerisinde barındıran harcı gibidir.
Tuvalet sırası için didişen kardeşlerin, tablet alınması için dayanışma içerisine girmeleri hiçbirimize yabancı gelmeyen örüntülerdir. Herkesin kendi dönemi için önemli olarak saydığı ne varsa, işte bu evlerde yaşanılan hengamelerden, mutlaka nasibini almıştır.
Paylaşılamayan kitaptan, olmadığı için önce giyilmek istenen ayakkabıya, bisikletin önce kendisine alınması ısrarından, telefon alınma yaşının artık çok düştüğüne kadar hep bu evler içinde tartışılmıştır.

Bu duvarlar nelere şahit olmamıştır. Duvarların dili olsa sözü galiba böyle bir duruma karşılık gelmektedir.
Evlerin bu anlam dünyasında yerini almasını sağlayan durumlar, komşuların oluşturduğu çevre binalar ve mahalle ile farklı bir mana kazanır. Çünkü mahallemizde olan biteni duyan insanların birbirine anlattığı hikayelerle bir çok konudan haberdar oluruz.
Evlenme yaşına gelen kızların sohbeti de bu mahalle aralarında yapılır, askere gidecek komşu çocuklarından da buradaki sohbetlerden haberdar oluruz. Kimin ev almak için borçlandığını veya hangi komşumuzun darda olduğunu biz buralardan duyarız. Belki de şiddetli tartışmaların yapıldığı ve çocukları için boşanmayı erteleyen yan komşumuzun evlerinde yaşanan kavgalardan bu mahalle sohbetinden haberdar olmasak, bir şeyler yapmak için de geç kalmış sayılabiliriz.
Aslında eskileri hatırlatır bir amaç gütmüyorum bunları yazarken. Artık günümüz yaşam tarzının bunlara uzak olduğunun farkındayım. Çağın gereksinimleri bunları kavrayamayacak kadar seküler bir hali ifade etmekte. O zaman derdim ne benim, herkes gibi bizim zamanlar böyleydi gibi bir goy goy mu yapıyorum.

Sadece şu an klavyenin başında içimden gelen şeyleri, hem beni götürdüğü çizgiye sürüklemek hem de oraya gitmemek arasındayım. İlk amacım bizi biz yapan şeylerin sadece duygularımız ve insanlarla olan ilişkilerden ibaret olmadığını ortaya koymak. Doğup büyüdüğümüz ev, ailemiz, yaşadığımız çevre ve mahallemizin hem fiziki hem kültürel yapısı kendi özümüzü şekillendiren temel öğeler. Buna itirazı olan zaten yok diyebilirsiniz.
Benim takıldığım nokta bu kadar güçlü bir bağla bizi bağlayan unsurların yine bu kadar kolay bir şekilde nasıl değiştiği, kendisini başkalaştırdığı. İnsan olarak düşünen, gelişen ve bulunduğu durum ya da mekana göre evrilen bir varlık olduğumuzun tasvirini yapacak değilim.

Anlamak istediğim konu şu. Gerçekten bu kadar çabuk değişmiyoruz mu aslında? Sadece değiştiğimizi ve değerler ile olan savaşı başka mecralara mı taşıyoruz? Bize mi öyle geliyor sadece? Zamanın ruhu dediğimiz şey işte böyle bir kavram da biz bu ruhun istediği gibi mi her şeyimizi sürekli güncelliyoruz? Yani rutin olarak yapılan ve doğal olan bir durumu bir anomali olarak mı görmekteyim?
Önce yeryüzüne geldik ve dünyanın inşacısı olduk. Her daim temel gereksinimlerimizi belirli önceliklere göre sağlamaya çalıştık. Sonra yirminci yüzyılla birlikte kendimizi en etkili sorgulamalardan birisi içinde bulduk. Anlam arayışlarına girdik, yabancılaştık, bireyselleştik, yalnızlaştık.
Genel olarak duygu durumlarından hemen hepsini test ettik. Ama son düzlüğe geldiğimizde yeni paradigmaları arar olduk. Sosyal bir varlık olduğumuzu anladığımız her dönem bireyselci zihniyetlerin işgaline maruz kaldık. Kendimizi dinlemeye başladığımız her dönemse yaşadığımız dünyaya yeni anlamlar yükledik.
Aslında başlıkta değindiğimiz konuya şimdi geldik gibi. Kendine yabancılaşma kavramına ben nasıl bir anlam yüklemekteyim kısaca bunu anlatayım. Benim için yabancılaşma kavramı insanın anlam arayışlarına girdiği her dönemde yeni müfredatlarla gün yüzüne çıkmıştır.
İnsanın merak duygusuna hitap eden her konuda bu kavram bir şekilde yeniden tanımlanmıştır. Yakın dönemde yabancılaşma terimi hep sosyal yapı içerisinde belirli rutinleri anlamayan ya da bunlara sırtını dönen durumlarda kullanılırken, eleştirel bir üsluptan nasibini de almıştır. Oysa bu kavramın sosyolojik olarak içeriğine baktığımızda yeni kavramların oluşmasına da zemin hazırladığını görürüz.

Hasılı benim meramın, geldiğimiz son tahlilde bu kavramın bana göre kendine yabancılaşma gibi yeni bir doğumun sancısını hazırlamasıdır. Bu doğan kavramın sakıt bir yapıda olması gebelik döneminden görülememiştir.
Yine yirminci yüzyıla girdiğimizde insanın birbiri ile savaşmasını isteyen unsurlar, anlam savaşlarının çıkmasını belki gördüler belki de görmek istemediler. İnsan yalnızlaştı, yalnızlaştıkça bireyselleşti, bireyselleştikçe bencilleşti.
Önce, zannedildiği gibi hümanistik bir modelin benimsenmesi yerine doğrudan pragmatist bir dünya meydana getirdik,. Çağın gerekleri bunu önceliyor diyerek herkesin kendisine ait bir dünya oluşturmasını izledik hatta zaman zaman destekledik.
Ama son geldiğimiz dönem bize şu acı manzarayı gösterdi. Artık tek başına, yalnız ve dünyaya yabancı insan, kendine de yabancılaştı.
Dün inandığı doğruları bugün eleştirmeye başladı. Ama bu arada kendinin kim olduğunu unutmaya ve kendine yabancılaşamaya da başladı. Değer sistemini her daim yeni argümanlarla donatırken, yerine koydukları ile kullandıkları arasında farklar olduğunu kabul etmedi.
Evrensel değerler dediğimiz temel değerlerin farkında olmadan yaşadığımız bir dünya içerisinde olduğumuzu görmemizin zamanı geldi gibi. Benim bu dünyada yaşama amacım nedir sorusuna vereceğimiz cevap, inandığımız değerler ekseninde değişiklik gösterebilir. Ama insan olmanın amacı nedir sorusuna vereceğimiz cevapların başında dünyanın neresinde olursanız olun; iyilik, merhamet, sevgi ve düşünme gibi kavramların verilmesini beklersiniz.
Ama günümüzde o kadar bireysel bir perspektifle dünyayı yorumlamaya çalışıyoruz ki bazen kendimize kendimiz bile inanamıyoruz. Kendimizi tanımak gibi bir gayretimiz olmadığı gibi başkalarının bizi tanımasına da müsaade etmiyoruz.
Varlığımızı teminat altına alacak asgari müşterekler olarak hayatta kalma, beslenme, güvenlik ihtiyacı gibi hiyerarşik piramitleri dahi kırmış durumdayız. Kendimizi tanıyamıyor belki de tanımak istemiyoruz.
Artık kendimize yabancıyız. Yaşadığımız dünyaya yabancı olduğumuzu düşünmesek de kendimize yabancı olduğumuzu sakıncalı bulmuyoruz.

Son dönemde yaşadığımız doğal afetin doğal sonuçları ayrılık, acı ve hüzün. Toplumsal sonuçları travma, ekonomik zorluk ve sıkıntılı günler. Ama bireysel sonuçları kimi için şok durumu kimi için ayağa gelen fırsat, kimi için tarifsiz bir acı, kimi için acıdan doğan nema, kimi için hayata tutunmanın arayışı kimi için hayatının fırsatı olmamalı idi. Bu süreçte evrensel değerlerin asgari de olsa korunduğu bir mecrada buluşsa idik kendimize yabancılaşma gibi bir konudan da söz etmemize gerek kalmazdı.
Her şeye rağmen insanoğlu var olduğu sürece kendisi için yeni kavramları oluşturmaya devam edecektir. Bu belki de insanın fıtratındaki en temel özelliklerden birisidir. İnsanın kendine yabancılaşmasını belki de biz yanlış anlıyoruz, biz abartıyoruzdur.
Kalın sağlıcakla…

Mehmet Süreyya KÜÇÜK

Yorum bırakın

Popüler