Altıncı vaktin sonunda bir hilkat harikası olarak beliren şey, elbette mükemmel bir manzumeyi andırmalıydı. Gecenin karanlığını parçalayan tan kızıllığı günün doğum sancılarına zemin hazırlıyordu. Işık hüzmeleri göğün ve yerin oluş anının ilk habercisiydi.
Belli ki karanlığın aydınlığa, suyun toprağa ve iyinin kötüye ihtiyacı vardı. Bilinmeyen sırların, görülmeyen diyarların ve başlamamış hayatların canlanışı ilk muharrikin isteği ile artık sadır olmuştu.
Adı konmamış şehirler bulunmayan kıtaların sahipsiz bekçileriydi. Hepsi sadıktı toprağına, yapayalnız ve masum bir çocuk gibi.

Sonra insan belirdi! Kendine bahşedilmiş bakir toprakları işlemek ve zamanın ruhu ne ise onu yerine getirmek üzere.
Anakara ses verdi ona! benimle yaşamak ister misin? Yazgının gücü herkesi fırlattı bir yöne doğru. Fıtratında var olan her şey zamanla gün yüzüne çıkacaktı. Bu muazzam oluş kendisi için sahnelenecek oyuna ev sahibi olmak üzere kurdu çadırlarını. Evren denilen merkezde, dünya denilen mihmandar binlerce yıl devam edecek ağırlama merasimlerini nefesinin bittiği ana kadar sürdürerek, üflenme saatini bekleyecekti.

Bu bilinmezliğin içinde her yer, köşe kapmaca oynayan çocukları andırıyordu. Yerini beğenen de beğenmeyen de alınlarına yazılı kaderin kendileri ile yollarını kesiştirecek sahiplerini bekliyordu. O’nun doğumu da yaşamı da girdapların arasında her daim muzaffer olan bir komutanın var olma sancıları misali güç olacaktı. Çünkü O, üzerine ayak basan her canlının kıskanacağı güzellikteydi.
Böyle başladı Anadolu’nun serüveni. Hikayesi binlerce yıl sürecek, ihtişamı nesilleri kıskandıracak ulaşılması zor bir heyula gibi. Kendine has bir mizacı vardı belki de.
Dizginlenmesi zor vahşi bir kısrak kadar özgür, asırlık bir çınar kadar yalnız ve sofrasına gelen kimseyi geri çevirmeyen bir gönül kadar zengindi.
O da bilemezdi ki doğduğu andan itibaren ne çeşit hayat hikayelerine ev sahipliği yapacağını, hangi medeniyetlerin kurulup, hangilerinin yıkılmasına şahit olacağını. Hoyrat rüzgarların esmediği, bilindik masalların sonu belli olan bir sadelikte anlatıldığı, bakılan ama görünmeyen, görünen ama bilinmeyen, serüveni başlamadan biten sıradan bir rolü oynamak ister miydi acaba?
Bu coğrafyada coşkun denizlerin birçok kez kana bulanacağı, dönülmeyen seferlerin çok, ödenmeyen veballerin ağır olacağı Yeryüzü ’nün ilk oluşunda kendini hemen belli etmişti.

Tarih’in derinliklerine gömülü hikayeler destansıydı bu topraklarda. Ellerine kına yakılan gençlerin yavuklusu için yazdığı ağıtlar yer altından duyulurdu her zaman. Denizler çepe çevre sarmıştı her yanını, tehlikelere karşı korumasız bir bebeğin anası gibi. Suyundan kana kana kimler içmemişti ki! Yüreği yanan gönüllere mey salan bir cennet ırmağıydı. Doğu ile batının göbek bağıydı Anadolu. Her kesildiğinde yeni bir hayatın ağlaması, her bağlandığında yeni bir ölümün sessizliği…

O’nun mahcup yüreği kimlere açmadı ki kapılarını. Geniş bozkırlarında tütsülenmiş ağaçlar gölge oldu seyyahlara, bereketli toprakları ürün verdi kervanlara karşılıksız, çıkarsız ve saf duygularla…
İlk dem misafirleri bu hoyrat güzelliğin büyüsüne meftun oldular. Savaştılar, boğuştular, kuşattılar çevresini azgın bir boğanın tek sahibi olmak için. Ama bilmediler Anadolu’nun iç yangınını, ıstırabını. Gönlü yoktu hiçbirinde zaten, olamazdı da. Çünkü kadim sevdalısı belliydi O’nun. Yalnızca gizli kuytularda yüreği yanmaktan hercümerç olan hayat arkadaşının kendisi ile buluşacağı günü beklemekteydi.

Vefalı dost misali zamanı geldiğinde kendisini bulacak bir çırpınışın yürek sesleri her zaman hissedildi O’nun kalbinde. Anadolu sahibini, sahibi de bu eşsiz diyarı bulduktan sonra bir daha ayrılmayacaklardı. Son nefeslerini aynı yastıkta vermek üzere ahitleşen sevdalılar gibi.
Anadolu’nun hikayesi bilindik anlatılardan değildi. Gizemli yokuşların meraklı düzlüklerinde başlayan, arkasında nice destanların yazıldığı masalsı bir Kafdağı büyüsü gibiydi. Zamanı belli olmayan bir hikâyenin isimsiz kahramanları yazdılar tarihe onun adını, herkesin bildiği ama herkesin ulaşamadığı altın harflerle.

Böyle bir mekânda başladı Ermiş’in de hikayesi. O, Anadolu’nun vefalı dostu oldu hep, Anadolu da O’nun kader arkadaşı. Bin yılı aşkındır buradaydı. Ağarmış saçları kar beyazıydı. Geniş ovaların, baş veren ekinlerini yükseklerden izleyen yüce dağlar misali. Kıraç topraklara nazire yapan gözleri kahverenginin her tonuna dönerdi güneşin yakmasına aldırmadan, günün peşrev saatlerinde.
Mutlu yüreğinin diyetine saydığı elleri nasır bağlamıştı.
Toprağın her mevsim sancılara gebe olan derinlikleri gibiydi, çatlamış ama vakar bir eda ile.
Üstü başı galebe çalardı çimenin yeşiline, denizin mavisine, çamurun karasına. O’nu tanıdıkça anlardınız her daim neler yaşadığını ama iç çekerek, ama gözyaşı dökerek, ama kahkahalarla. Ermiş bir devriâlemdi, Anadolu’nun her vakit necip karakterini yansıtan.
Ermiş, Anadolu’ydu, Anadolu ise Ermiş. Yüreği bir annenin ki kadar yufka, bileği cihana hükmedecek kadar güçlü, benliği herkesi sevgi ile saracak kadar büyük bir gönül eriydi.

Anadolu’nun mahur bakışları O’nun gözünde tüttü her zaman. Uzaktan sevdalıydı Anadolu’ya, türkülerin yanık hikayesinde, ninnilerin masum uykularında.
Aşığı olduğu toprakların kendisi için verdiği mücadeleyi karşılıksız bırakmadı hiç, bırakamazdı. Onca hükümranlıklar kurdu asırlarca cihana nazır. Onca velveleler kopardı, narası göğün gösterdiği her yere ulaşan. İkisi de birbirine layık yaşamaya çalıştılar her zaman.
Asırlık bir sevdanın biteviye süren aşkında son perde yoktu hiç. Çünkü yazılmamış romanların yaşamayan kahramanları Anadolu’da bir Ermiş misali anlatacaktı nesillere, tüm olan biteni ilelebet.
Böyle nakşedecekti Ermiş Anadolu’nun bağrına büyük hikayesini. Kendinden sonra gelen nesle anlatacağı destanları bu toprağa, ilmik ilmik örecekti. Bu yüzden kimi zaman kırmızıya çaldı merâmın rengi, kimi zaman gül pembesi oldu buram buram kokarak. Her karışına emek verdi, arşınladı diyarı. Öyle kolay olmayan bir mücadelenin kahramanı olmak belki de böyle bir şey olmalıydı. Çünkü yerle yeksan olmadan kurulamazdı saltanatlar, canının içi feda edilmeden yaşayamazdı canlar.
Güneş sadece tenini yakmayacaktı, toprağın altındakileri de ısıtacak kadar kuvvetli olmalıydı. Son nefesinde kan veren yiğitlere, her zaman can vermeliydi. Soğuk pınarlar üşüttüğünde içini, derin kuyular bilmeliydi yer altında yatan yüreklerin yangınına derman olduğunu.

Ermiş bu topraklarda gezinen bir seyyahtı. Seher yeli misali eserdi sessizliğe, kimseyi uyandırmadan ve hüzünlü bir akşamın geceye vedası gibi. Bin yıllık alışkanlığıyla yaptı hazırlığını ve gerçekle hayal arasında ince bir çizgisinin üstünde başladı yolları arşınlamaya.
Anadolu’nun ete kemiğe bürünmüş haliydi O. Anadolu’da O’nun ruh halini dört mevsim, yedi gün, yirmi dört saat yansıtan elbisesiydi.
Memleketin her karışına vakıftı. Çünkü her zaman yaşıyordu Anadolu’nun kalbinde, her zerresinde. Sadece bir kez daha şahit olmak istedi Anadolu’nun bin yıllık meselesine. İlk düşlediği yere geldiğinde bulunduğu ruh hali, gözlerinin altından dudaklarını ıslatıyordu.
Bastığı yerlerin sadece toprak olmadığını orada bir başka anlıyordu.

Garbın serin suları kokusunu salmıştı her yana, bir yanda tarih yaymıştı rayihasını bir yanda mertlik buralarda.
Selam verdi cümle aleme, ürkek bir ceylanın yürek sesiyle dinledi olan biteni. İrkilen bedeni anlamaya çalıştı meşki. Coşkulu karşılama yerin üstüne nazire yapıyordu şen kahkahalarla. Cümle alem vardı burada, Anadolu’nun her yerinden insan-ı sâbık düğün yerine çevirmişlerdi kan revan olmuş gönülleri. Memleketler ayrı, hikayeler aynıydı. On beşliler sarmıştı toprağı, gün yüzüne çıkacak meyvelerin tohumu olmak için. Titreyen ayakları, soluk benzine güç vermek istiyordu. Basmaya hicap duyduğu topraklar cesaret meyvelerini salıyordu göğe.
Korkmayın, çekinmeyin diyordu! Gurur abidesi olarak baktığınız bu sıla düğünlerimizin yapıldığı, halaylarımızın çekildiği mahşer yerinin kutlu provasına ev sahipliği yapıyor.
Ermiş, hüzünlü ve mahcuptu. Dimdik ayakta dursa da gönlü yaralıydı. Ağlayan kalbi gözlerine hüzün düşürmüştü buğulu bir eda ile. Bu cümbüşün içinde halaya girmek istiyordu kanlı bir mendili şeref madalyası olarak göğsüne takmak için. Çabasının nafile olduğunu bilse de yetişmek istedi hep, bu şerbeti içenlerin treninde son vagona.

Veda etti bu diyarı Anadolu’ya. Kalbinden geçenleri nakşetti diline, inşirah sağladı gördükleri yorgun bedenine. Anadolu’nun her sahnesi şahit olmuştu bu hikayelere.
Yürüdükçe rahatladı yürek yangını. Bilseydi karşısına çıkan şahikaya herkesin hayran olduğunu, saygıdan bakamazdı hoyratça her tepesine. Her bir yerine ayrı gönül bağlanan bu haşmetli diyarın gündüzü güneşi, gecesi mehtabı kıskandırırdı.
Ermiş hissetmişti ulaştığı yerin efsununu, dünyanın bir ucundan diğerine herkesin dilinde olduğunu. Bura için yazılan her söz de yarım kalmış bir sevdanın, yürek yangını bulunurdu. Sabah ezan sesi arşa ulaştığında gece, şafak vaktine inat yummadı gözünü. Çünkü karanlık gece, karada yüzen gemilerin kollarında gelen yeni çağın aydınlığını büyük bir sevinçle görmek istiyordu. Mağribinde, maşrığında hayran olduğu bu toprağı fetheden yiğitler, şefaate mazhar olan methiyelerin gölgesinde ferahladılar hep.

Ermiş geziyordu her karışını memleketin; yetmiş iki milletin, yetmiş iki fırkanın bir arada cem olduğu bu yerde tarihin, kültürün ve sevdanın tatlı tınısını dinleyerek devam etti yoluna.
Güneye doğru çevirdi yönünü, denizin mavisi huzur veriyordu insana. Zeytin ağaçlarına imreniyordu yeşil çimenler. Güllerin kokusu çok uzaklardan duyuluyordu baharın habercisi olarak. Portakal bahçeleri gökkuşağı kıvamında rengini bırakıyordu her mevsimin gönlünü yaparcasına. Meltem rüzgarları tatlı tatlı mırıldanıyordu, gün batımına inat güneş şarkılarını. Çok fazla insana ev sahipliği yaptığı belliydi buraların. Bilgeliği sarmıştı kollarını, yol vermişti tacirlere dünyanın her yerine ulak olmuştu. Sularını taşıdı topraklara mahir bir ustanın sanatını, çırağına işlemesi gibi.
Bu verimli coğrafyanın küsleri barıştıran bir Ermiş misali, medeniyetleri dizinin dibine oturttuğu, gün gibi ortadaydı. Her hengamede hırpalansa da bilmişti yaralarını sarmasını, çünkü her gün veriyordu azgın dalgalarla zorlu mücadelesini.

Nereye gitse, kimle sohbet etse buluyordu şehrin sıcaklığını insanların gülen gözlerinde. Onlar buranın her yerine sevdalıydı, buranın iklimi işlemişti herkesin iliklerine.
Sıcak kalpler ısıtmıştı hep yürekleri, serin suların karayı dövmesine inat.
Ermiş’in gönlü her yere salmıştı tılsımını. Devam etti uzun yolların kıvrımlı çizgilerinde yüreğinin götürdüğü yere. Doğu’ya gittikçe üşüyordu ilikleri, rengi sarıya çalmaktaydı gözle görülen ufukların. Pınarları soğuktu suların, havası pusluydu. Dağlarda, yılların yorgunluğu üzerine sinmiş saçsız bir adamın damarları görünüyordu. Çakal sesleri kekliklerin yanık türkülerine karışıyordu. Alabildiğine bozkır bu topraklarda sevdaları anlatıyordu Anadolu’ya bozlaklar. Karın ayazı çalmıştı herkesin yüzüne islimini. Tabiat az gülümsüyordu buralarda. Güneşin ısısı az, gecenin pusu, ayazı daha bilindik geliyordu herkesin hayat hikayesine.
Doğuya ilerledikçe sıradağlar yoldaş oluyordu günlerce gezginlere. Onlar gidenleri, gidenler onları sayıyordu umarsızca. Hareket etmediklerini düşünüyordu seyyahlar, dağların sakin duruşlarında.
Ermiş gittiği her yerin hayat hikayesini dinliyordu hiç usanmadan, yorulmadan.
İnsanların anlattıklarını Anadolu dinliyordu, Anadolu’nun sevdasını insanlar çekiyordu…
Kimse mutsuz değildi halinden, çünkü bu türküyü dinlemeyi çok sevmişti hayatlar.

Anadolu’nun her hali güzeldi. Gülümsediğinde parlayan gözleri denize vuruyordu yakamozlar misali, ağladığında bereket akıtıyordu çatlamış toprağın yaralarına merhem olmak için.
Soğuğu başkaydı buraların sanki, beyaz gelinliğini giymiş mahcup ve mutlu bir kızın ürkek bakışlarıydı.
Anadolu’nun her yeri birdi, her mevsimi bahardı. İnsanı ne olursa olsun o baharı yaşardı. Mütevazi hayatlar kadir kıymet bilirdi. Her zorluğu görmüştü Anadolu, tıpkı insanı gibi. İkisi de alışmıştı bu duruma çünkü baharın güzelliğini zorluğunda bulmuşlardı.
Ermiş, Şimal yıldızını gördü bir gece. Kendine yoldaş olan yıldızla yolunu çevirdi bildiği toprakların bilinmezliğine. Denizin soğuk sularında sanki insanların kanı kaynıyordu.
Yeşilin rengi çalıyordu her tonuna. Azgın dalgalar soğuk bir şekilde karaya vurdukça insanların yüzü daha çok gülüyor, içi daha fazla ısınıyordu. Fındığın türküsü çalınıyordu yaylalarda. Çayın misafirliği olmazdı buralarda, herkes ev sahibinin gönlü zengin sofrasında balık misali özgürdü ve öğrenmişti her yerde mutlu olmayı.
Takaların ışığı gözden kaybolana dek sürerdi ayrılığın hüzzam şarkısı. Ama şikâyeti yoktu kimsenin. Zira aşkın meyvesini olgunlaştıracak ilham kaynağı, ayrılığın baldıran zehrinde saklıydı.

Ermiş’in yolu uzundu uzun olmasına ama gittiği hiçbir yerden ayrılmaya, ayağı dönmüyordu. Ama Şark’ın büyüsü de sarmıştı bir taraftan. Görmeyi istediği her yerin bilindik hikayesini dinlemeye alışmıştı. Çünkü Anadolu’nun her yerinde acıyı aşkla, sevdayı hasretle, dostluğu minnetle yoğurmuş kadim bir medeniyetin evlatları yaşıyordu.
Gidiyordu düşler aleminde, mutlu ve bir o kadar da gururluydu. Yürüdüğü yolların her karışı sanki ayağının ardından birden çekiliyordu. Varacağı diyarlar O’nun gelişini mi hızlandırıyordu, yoksa O’mu koşuyordu bahtiyar topraklara sevda türküleri söyleyerek bilemiyordu?

Ulaştığı yerde, ayazın çaldığı bitki örtüsü mumyalanmış gibiydi. Her şey, zerrelerine kadar işleyen soğuğa saygı duruşunda bulunuyordu sanki. Hikayelerde bunun üzerine nakşedilmişti. Buralarda gelin olmak sadece evlenmek değildi hayat arkadaşınla. Soğukla da arkadaş olmak zorundaydın, boranla da. Onların gönlünü yapabilirsen giderdin sılaya, anneye, babaya…
Evlerde yanan sobalar sadece odayı değil gönülleri de ısıtmıştı. Nasırlı ellerin anlattığı hikayeler masal kahramanlarını değil, ölüme gitmeye hazırlanan yiğit sevdaları dolamıştı çocukların kalplerine. Dağlara yağan karla bir olup yıldız ve hilale renk veren cengaverlerin öyküsü ile büyümüştü küçük yürekler.
Verilen emri düşünmeye bile utanan vatan evlatları çekmişlerdi üzerlerine beyaz yorganı, huşu ile ebedi uykularına dalmışlardı. Birbirlerine sarılı bedenleri soğuktan korunmak için değil şehadet şerbetini arkadaşı ile paylaşmak içindi.
Buralar, insanların yürek sıcaklığı kadar soğuktu. Anadolu’ydu işte, neresine baksan ekmeğini paylaşacak gönüllerin gözleri yere bakan mahcup ve bir o kadar da mutlu insanları ile karşılaşırdın.
Ermiş’in gönlü de Anadolu gibiydi. Her mevsimi yaşayan bir memleketin ruh haliydi.

Hüzün vakitlerinde sığınılan bir liman, coşkunun hep bir yaşandığı sıcak bir aile, şükrün sofralardan eksilmediği, acının demlenmeden gönderilmediği bir mozaikti. Ermiş gittiği her yerde kendini buldu, Anadolu’yu anladı. Onlar birbirini tarif etmek isteyen tek yumurta ikizinin çaresizliğini yaşadılar hep. Birinin varlığı öbürüne güç verdi, birinin hastalığı diğerini ağlattı. Birbirleri ile var oldular, birbirlerini var ettiler. Birinin yarasına merhem hep diğerindeydi. Birinin sevinci hep diğerinin yüreğindeydi.
Memleketin her yönü hürriyeti gösteriyordu, her sokağı istikbale çıkıyordu. Ermiş nereye giderse gitsin kültürü bildik, şivesi benzer ama mayası bire bir aynı insanların zengin gönülleri ile karşılaşıyordu.

Güneye gittikçe rüzgârın feri düşüyordu sanki, daha ılık vuruyordu insanın yüzüne.
Her zamanki gibi insanların selamı da güzeldi, buraların sabahı da. Dağlar, tepeler dimdik yükseliyordu engin dereleri kesercesine. Kışı da uzundu, gecesi de. Serencamını anlatıyor gibiydi çevredeki her canlı…
Kendini göstermenin çabasındaydı Anadolu’ya buralar. Oysa unutulur muydu hiç memleketin Güney’i, Doğu’su. Onca medeniyetin külleri sarılıydı toprağının kokusunda.
İnsanoğlu’nu dinliyordun bin yıl öncesinden, kâh râvilerin anlatımında, kâh kutsal metinlerin tüyler ürperten kıssalarında. Baştan sona bu topraklar hiç öksüz bırakılmadı kaderine ama her dönem bir kendini bilmez oyun oynamak istemişti bu sahnede. Tarihin not düştüğü ne çok şeye ev sahibi oldu bu topraklar. Medeniyetlerin hiç ama hiç izini sildirmediler, kültür elçisi oldular zamanın şerefli sayfalarına. Bu topraklarda Din-i Mübin’in bekası için belki çok kan akmıştı. Ama Yaradan’ın inayeti ile yakmadı bu topraklar kimseyi, mancınıkla ateşe atılsalar da…
Gönüller yapmak için uğraş verildi bu topraklarda, kimsenin inancı sarsılmadı yerin yedi kat altındaki zindanlarda. Ama düşmana da avuç açılmadı savunulan davaların hiçbir duruşmasında. Bazen fitili ateşleyen, helalin yüzündeki örtüye uzanan el oldu, bazen şanlı bayrağı gönderde göremeyen yiğitlerin feveranı.
Hiçbir zaman yüzünü düşürmedi Anadolu, üzüntüsünü de coşkusunu da doyasıya yaşadı ama fırsat vermedi ele güne.
Ermiş düşler aleminde olmadığını biliyordu. Bu kadar cezbedici bir ihtişamın zamanın her döneminde bu denli rahatsız edilmesini sorguluyordu sadece. Ancak Kafdağı’nın arkasındaki bir diyarın bu kadar nidâsı duyulabilirdi Cihan’a. Düşündükçe içsel derinliği artıyordu zihin duraklarının.
Zamanın sahibi böyle bir coğrafyayı sanki sahiplerine imtihan olarak mı vermişti yoksa imtihanlar mı çıkaracaktı destanları gün yüzüne? Anadolu, ateşin içinde kor olmuş bir madendi sanki. Tutmasını bilen işleyecekti bu cevheri evlatlarının kalbine, göğsüne…
Derin yaralar güçlendirecekti bu sevginin ateşini. Açılmaz sanılan kapılar aralayacaktı sonuna kadar ecdadın bir seferlik meselini… Toprağın bereketi gökten inen rahmete arz-ı endam ederken, ruhuna salalar okunan yiğitlere kıyam edecekti güne çıkan başaklar…
Anadolu bu hamurun mayası ile yoğrulmuştu. Üzerine söylenen methiyeler kahraman bir milletin şanlı tarihine ev sahipliği yapmanın gururunu yaşamıştı hep. Birbirlerine borçluydular bu hesaplaşmada. Bu vatanın kıymetini bilenler vermişti kutsiyeti bu topraklara.
Bu topraklar kadir kıymet bilerek yücelmişti göğe doğru, dimdik ve gururla…

Anadolu bir gökkuşağı misali dört mevsimin rengi olmuştu. İnsanı da bu renk cümbüşünde olgunlaştı havaya nispet edercesine. Asi ve hırçın dalgalar da vardı burada, sabahın sesini dinleyen durgun bir nehirde.
Zılgıtlarla verirdi akşam taksimini, bozlaklarla uyanırdı gece. Horon sesleri tulumun haykırışına karışırdı. Ahali birbirini, bazen sema gösterisinde bazen fikir meclislerinde anlamaya çalışırdı. Bu kadar zengin bir coğrafyanın her karışı, böyle dokundu ilmik ilmik bu halkın gönüllerine. İyiyi ve güzeli düşündü her zaman insanlar. Mümkün olan dünyanın en iyisi olarak kabul ettiler içinde bulundukları zamanı. Bu yüzden tarihi, kültürü, örfü, adeti bu denli zengin oldu ve bu yüzden evren sahnesinde verilen konserin armonisi hiç bozulmadı.
İnsanlar gönül dili ile konuştukça anladılar birbirini. Buydu Anadolu’nun kader zenginliği. Komşusu açken tok uyumaya haya eden bir geleneğin neferleri olarak dönülebilirdi bu seferden. Çünkü ahret kardeşi olunca daha anlamlı oluyordu yan yana çarpışmalar…

Ermiş’in gezdikçe ferahlıyordu yüreği. Çünkü daha ilk günkü gibi yanıyordu Anadolu’nun ateşi. Acaba! diyordu kendi kendine, masalsı bir dünyanın hayal kahramanı olsaydı Anadolu, yine bu kadar sevdalı olur muydu O’na cümle alem?
Bir diyarı diyar yapan hep iyi hikayelerin mutlu sonların kısır döngüsü müydü?
Kimsenin diğerine ilişmediği, her zaman güzelliklerin anlatıldığı bir alemde yaşamın rengi ne olacaktı. Zıddıyla anlam kazanmaz mıydı her şey? İyilik kötülükle, varlık yoklukla, bağımsızlık esaretle anlaşılırdı galiba. Yaşamın gayesi insanın yaratılışı bulunduğu yeri biçimlendirmekse o coğrafyanın kaderi de alacaktı nasibini bunlardan. Her zaman güzel oldu Anadolu’nun da kaderi. Gönlü her hüzünlendiğinde yetişti bir can yoldaşı, hayat arkadaşı.
Hiç mağrurlanmadı bu kadar paylaşılamaz olduğu için. O hep başı dik yüreği yerde sevdalısıyla karşılaştı. Kimse böbürlenmedi buralara hükmettiği için. Gaflete kapılmamak için gönül dünyasına açılan kapının küçük kısıklarından geçmeyi şeref saydı O’nun çocukları.
Anadolu mihmandar oldu her daim kendine kıymet veren gönül elçilerine. Dünyayı titretti O’nu evlatları ama her daim eridiler mum gibi bir harf öğreten deryaların yanında.
Ayakları gitmedi hiçbir adım öne geçmeye, üzerine sıçrayan çamuru şeref nişanı olarak sakladılar Mahşer ’de açılacak sandukanın içinde.
Kimler not düşmediler ki tarihe altın harflerle Anadolu’nun methiyesini, kimi kalemi kimi kılıcı kimi tüfeği ile…
Kendini bilenlerin yurdu oldu her dönem. Anadolu’nun evlatları gönül deryasına su verdiler, ilim meclislerindeki okyanustan. Edep dünyasının ateşini harlamak için odun taşıdılar senelerce karşılıksız, çıkarsız. Abdalların Piri oldular, irfan aşıladılar gönül sofrasının paylaştıkça zenginleştiğini göstermek için. Yandılar, kavruldular, piştiler güneşin fırınında ardından ariflerin gönüllerinde ebedi istirahatlerine çekilmek üzere.

Her köşesi ayrı güzel Anadolu… Birbirini yalnız bırakmadı hiç. O ses verdi yavrularına herkes koşuştu bir anda. Hangi parçasından vazgeçilebilirdi ki! Yek vücut olunmazsa yaşar mıydı aziz vatanın birbirini besleyen damarları? Hangi nehir can yoldaşı ile kol kola girip dökülecekti denize. Hangi sevdalılar çekecekti aşkını sineye. Bu yüzden herkesin derdi memleketti, memleketin derdi ise İstikbal. Anadolu bir annenin ince ağıtlarını döktü hep sinesinden içeri. Çocuklarına her dem güzel bir gelecek hazırlama sevdasıyla…

Zamanın durduğu anlarda hep yanında oldu Anadolu’nun iman gücü. Savaş vakti gelince kimi vatan evladı yerden koştu, kimisi göğün derinliklerinden… Çakmak çakmak deniz mavisi gözler biliyordu ufukta zaferin nüktedan şarkısını. Bu makamda bir daha methiye yazılmasın diye arz-ı hal edildi Yaradan’a.
Ermiş’in zihin dünyası baştan sona izledi bir film şeridi gibi Anadolu’nun hayat hikayesini. Bitti sanıldığında yeniden başlayan, her düştüğünde daha güçlü kalkan bu eşsiz memleketin, yaşamın bittiği ana kadar kahramanlık yazılıydı kaderinde. Daha çok türküler yakılacak, çok hikayeler anlatılacaktı arkasından.
Her gece bir tepesinden seyredilecekti aziz vatan, toprağına gönül verilecekti sadık yârim diyerek… Çağı gelmiş kızların gelinliği bir kefen kadar beyaz ve saf duygularla örtülecekti yiğitlerin üzerine. Esen yelinde sevdalı gönüller yakacaklardı aşk ateşini, çatılmış tüfeklerin nöbet mevzilerinde.
Bedri’n aslanları ile içtikleri cennet ırmakları, yokuşlarda susayan civanların gönlünü ferahlatacaktı. Anadolu böyle gönlü zengin bir coğrafyaydı. Neresinden bakılırsa bakılsın, aynı güzelliği bulduğunuz…
Gözü gönlü tok bir ustanın asırlardan beri şekil verdiği bir sanat eseri misali. Hünerli ellerin her dokunuşunda farklı bir güzelliği ortaya çıkan bir şaheserdi.
Ermiş’in memleketinden insan manzaraları her zaman aynı yöne bakıyordu, her zaman aynı şeyleri düşünmeseler bile. Yolların karanlığa kesişen noktasında aynı hayaller kurulurdu.
Anadolu’nun hürriyeti ve istikbali, emanet edilen gençliğin dimağlarına hep ilk nota olarak bestelendi.
Anaların kızları için hazırladığı bohçalar hep aynı bahtın temennisiydi. Yiğitlerin ellerine yakılan kınalar hep aynı kanın kırmızısıydı. Böyleydi bu memleket insanı, çocukların hayırlı bir evlat olarak büyümesini, vatana olan minnet borcunu ödemek üzere yad ederdi.
Anadolu’nun ruhunu; insanında, toprağında ve istikbalinde her zaman görmek mümkündü. Asırlık çınarların yorgun gövdesi nelere şahit olmadı ki bu topraklarda.

Halısı, kilimi, motifi ne emanetler devretti bir sonraki nesile dünden seslenircesine.
Hattatların kalemindeki mürekkeple yazıldı edebin şanlı tarihi. Anadolu’yu devletlû yapan, her şartta ve koşulda sevgi dağıtmasıydı nefes alan her canlıya. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın geleneğinin erdemli sofrasında ağırlamasıydı misafirini. O’nu her hatırlamak isteyen tarihin tozlu sayfalarında buldu tertemiz geçmişi. Kılıcın gölgesinde de tüfeğin namlusunda da şaşmadı hiç adaletin terazisi. Geçmişini unutmadığı için her dem sürdü Anadolu efsanesi.
Ermiş gerçek alemde düşledi Anadolu’nun görkemli hikayesini. Evvelini bildiği manzumenin ahiri de böyle olmalı diye düşündü. Olan biteni temaşa etmek güzeldi ama Anadolu için yazılacak daha çok destan olmalıydı. Örfünü, değerini bilen bir neslin kendinden sonrakilere de anlatacağı kahramanlıklar bulunmalıydı. Yalnızca Cihan’ın rotasına yön veren bir kaptan değil, Evren’in sırlarına vakıf olmaya çalışan bir bilge olmalıydı Anadolu.
Ermiş’in gönlü bu düşüncelerle hem kabardı hem taştı. Çünkü Anadolu’nun hangi yücesinden bakarsa baksın aynı yürek parıltılarını görüyordu. Geçmişle gelecek arasında o kadar hızlı seyri alem etmişti ki hem başı döndü hem gözü karardı. Memleket için her şeyi göze almış bir milletin asırlık destanları bin yıl önce de vardı, bugün de. Belki de kahramanlıklara her dönem şahit olunsun istiyordu Yaradan…
Ermiş kendini her dönem yaşayan bir hayal kahramanı gibi hissetti. Ama gerçekten öyleydi. Çünkü Anadolu’nun temelini de O atmıştı, çatısını da O çakmıştı. Bilgeliği ve yaşı yüzüne vuran ama gönlü daima genç kalmış bir civanmertti O.

Kimliği, kişiliği, cinsiyeti ne olursa olsun derdi Anadolu olmuş ve bu milletin geleceği için tarihin her döneminde yaşamış bir kahramandı O.
Zaten kadrini kıymetini bilen herkesi bağrına basan Anadolu ile hemhal olmuş herkes Ermiş’ti. Anadolu kendisi ile mündemiç bir Ermiş’in hikayesi ile anlam kazanıyor, Ermiş’te kendine her zaman kapılarını açan bu eşsiz güzellikle mutlu oluyordu.
Ermiş’in ruhu Anadolu’ya, Anadolu’nun öyküsü Ermiş’in bedenine güç veriyordu…

Mehmet Süreyya KÜÇÜK

Yorum bırakın

Popüler