
Hayatın beden için son bulduğu ve fiziken çürümeye başladığımız anın ilk habercisi olan kavramdan bahsedelim mi?
Geçenlerde Prof. Dr. Kaan H. ÖKTEN hocamızın Ölüm Kitabının fragmanını gördüğümde bir kez daha hatırladığım realiteye dair, sözü olmayan birisi var mıdır acaba?
Prof. Dr. Turan KOÇ hocamızın Ölümsüzlük Düşüncesi ya da bu kavramın yanına gelen birçok farklı sözcükle yazılan kitaplar. Nedense kimse yanına yakıştırmak istemiyor ama herhangi birisinin yaşamı boyunca inkâr edemeyeceği ve hepimiz için karşılaşmama ihtimali olmayan sadece iki kavramdan birisi değil mi? Diğer kavramımız ise doğum hadisesidir.
Aslında ben bu kavramı tüm dini metaforlardan, tıbbi terminolojiden ve psikolojik tahlillerden bağımsız nasıl anlatabilirim diye kendime sordum durdum. En zor sorulardan birisi bu idi. Çünkü dini referansların bile gerekli şartlar yerine getirildiğinde insan için vaat edilen ferahlatıcı mesajları, bu olayın ürkütücü yüzünü sevimli göstermek için yeterli olmayabiliyor.
İnsanoğlu bu konuda aklın sınırlarını o kadar zorluyor ki; maddi imkanları yeterli ise bir takım biyolojik deneylere kobay olmayı dahi kabul ediyorlar. Ölüm süreci başladığı andan itibaren laboratuvar ortamına getirilen bu kişiler kanlarının damarlarından boşaltılmasına, vücutlarına organlarını koruyucu kimyasal bir sıvı doldurulmasına ve eksi 196 derecedeki sıvı nitrojen dolu tüplere yerleştirilip beklemeye dahi razı oluyorlar. Oysa bu maceranın sonunda ölümsüzlük gibi bir iksir (formül) bulunamazsa bu yapılanların tamamı boşa gidecek. Yine de ölüm gibi soğuk bir kelimenin yanında eksi 196 derecede nitrojen içinde kalmayı daha sıcak bir fikir olarak değerlendiriyorlar.
İşte böyle bir etkinin tezahürü olan bir kavramdan bahsetmekteyiz. Ama nihayetinde bu gerçekliği bir şekilde yukarıda söz edilen tüm nedenlerden ve düşünce biçimlerinden bağımsız anlatmak lazımdı.
Öncelikle bu kavramın insana soğuk gelen yönünü düşündüm. Yaşamı seven ve dini inançlarına bağlı bir insanın bile, deneyimlemediği bir konuya mesafeli yaklaşması ve bu durumu itici bir kavram olarak görmesi anormal olmasa gerek.
Ayrıca mevcut yaşantılar, sosyal yaşam ve insanın başta ailesini düşündüğümüzde, ayrılık gibi bir kavrama yarenlik eden ölüm kelimesi daha da irite hale geliyor.
Ruh-beden düalizmini anlamsız hale getiren bu kavram kimi düşünür için insanın yaşam içinde ibret alması gereken bir an, kimi düşünür içinse yeni bir yaşamın başlangıcı sayılmış. Birbirlerini etkileyen iki filozoftan Aristo için de Platon için de ruh ve beden iki farklı töz olarak kabul edilir. Ama bedenin ölümü ile ruh ölmez. Hatta Aristo ruhu kendi içinde kategorilere ayırsa da nihayetinde konumuzun odağı bu olmadığı için detaylandırmadan bilmemiz gerekenler, düşünürlerin genelde ruhun yaşamına devam ettiği düşüncesinde ısrarcı olmalarıdır.
Ruh-beden düalizmini farklı bir boyutta ele alan ve yeni bir tartışma alanı açan filozof Rene Descartes için ruh-beden değil zihin-beden düalizminden bahsetmemiz daha doğru olacaktır. Yine zihin, bedenden tamamen farklı, bedensiz de var olabilen ve beden ölümü ile ölmeyen bir yapıdır. Zihin ya da ruh ile bedenin etkileşimini beyinde bulunan epifiz bezi aracılığı ile uzun uzun açıklayan Descartes için de aklımızda kalması gereken, ruhun ayrı bir töz olarak bedene mahkûm bir yaşam zorunluluğu çekmeyecek olmasıdır.
Genel manada konuyu gerek dini gerek felsefi düzlemde tartışma yetkinliğine sahip kimi düşünürler de bu iki tözü dini referanslar ışığında değerlendirmiş, hatta ölen bedenin tüm cefâlardan ârî olacağını savunan başka düşünürleri tekfir etmişlerdir.
Ama ben burada yine tüm düşünce kalıplarından kurtularak ölüm anını ve ölmek ile ilgili temel meseleyi anlamaya çalışıyorum. Bedene canlılık veren ve onu anlamlı hale getiren prensibin nasıl bir veda ile oradan ayrıldığını betimlemeye çalışıyorum.
Bu düalist yapıda ayrılan tarafın tüm sorumluluğu alıp almadığını merak ediyorum. Bedenin bu karara ne kadar saygı duyduğunu ve bu durumu nasıl karşıladığını bulmaya çalışıyorum.
Zaman zaman ruh-beden ikiliğinde tek bir düşüncede birleşme ve ortak kararların alınıp alınmadığını sorguluyorum.
Acaba o an geldiğinde, bedenin refleksif olarak kendini nasıl bir duygu durumuna evrilttiğini düşünmeli miyiz?
Komuta-kademe zincirinde söz sahibi olan beyin ve kalp gibi organların çalışma prensibi, kabul üzerine mi yoksa kararlılıkla ret üzerine mi şekillenir?
Ruhun bedene vedasını bir annenin çocuğu ile ayrılığı gibi düşündüğümüzde, bedenin çaresizliğini ve yapabileceklerinin sınırlı olduğunu görmemiz zor olmayan bir sahne gibi duruyor.
Acaba, bedene verilmesi gereken önemi vermek de; gereksiz yüceltmelerde bulunmak da önemli olabilir mi diye düşünüyorum? Bir yandan ömür boyu baktığımız gözlerin, yürüdüğümüz ayağın ya da hüzünlendiğimiz kalbin spesifik olarak bize kattığı anlamın ne kadar büyük olduğunu görmekteyim. Diğer taraftan bu uzuvlara hayatiyet katan canlılık ilkesinin, yani ruhun yaşamımızdaki önemini idrak etmekteyim.
Anne karnında başlayan bu arkadaşlığın son bulduğu anın, tüm yaşanmışlıklarda olduğu gibi kişiye özgü bir veda sahnesine denk geldiğine inanmaktayım.
Ruhun vedasını resmetmeye çalışıyorum… Çok sevdiğiniz birine bilmesi gereken bir gerçeği söylemek zorunda kaldığınızdaki gibi bir durum mu acaba?
Birisinin, kendisini istemeyen başka birisine verdiği tepki ne ise, bedenin de tepkisi böyle midir demeliyiz? Ayrılığın bedenimizde bıraktığı etkiden ruhun da nasiplendiğini öngörüyorum. Birbirine güç katan bu iki anlam dünyasının bu süreçten etkilenmelerinde ruhun daha fazla acı çektiğine kanaat getiriyorum. Ruhun bedenden ayrılması anında bedendeki değişimlerin ve hüzün halinin ruh tarafından kat ve kat fazla yaşanmasını doğal karşılıyorum.
Olayın yalnızca bir nefes alıp verememe mücadelesi olarak görülmesinin, bu iki arkadaşın çok güçlü bağlarla kurduğu ilişkilerine haksızlık olacağını değerlendiriyorum.
Bedenimize verilen sözlerin tutulmadığını düşünen bir ruhun üzgün olması kadar kendisini yalnız halde bulan bir bedenin de bu yaşanmışlık karşısında duygusuz kalacağına inanmıyorum.
Kimin kime söz verdiği ya da kimin kime güvendiği önemli mi? Söz alan da veren de yıkık ve virane halde kalıyorsa eğer…
İnsanın dünyadaki en büyük hesaplaşması bu değil midir? Kendi olma durumunun sona ermesine şahit olduğu o an. Kendindelik ve kendisi gibi kavramların artık bir anlam ifade etmediği ve bundan sonra yalnızca bir yönü ile hatırlanacağı gerçeği insana ağır gelmez mi?
İyi bir insandı dediğimizde güzel düşüncelerle andığımız kişinin hem ruh hem beden güzelliğinin yansımasını anlarız.
Buradan tekil bir gerçeklik çıkmaz denildiğini duyar gibiyim. Ama maksadım bir tekilliğe ulaşmak değil. Yalnızca bu realiteyi biraz daha anlamaya çalışmak istiyorum.
Ölüm gerçeğini deneyimlediğimiz en yakın sahne sanki çok yakınımızdaki birinin ölümüne şahit olmamız gibi gelse de bu durumun tasvir edilmesine en iyi örneği bulmaya çalışıyorum.
Uyku halinde ya da bilinç kaybında oluşan ve ruhun bedene hükmetmesini sınırlayan durumlarda bile bedenin canlılık ilkesinden bahsettiğimiz için tüm değerlendirmelerimiz yetersiz kalmakta.
Kendimizle ilgili bir daha eskisi gibi olamayacak dediğimiz tek durum. Kendi içinde çok derin anlamları barındıran ama bir o kadar da karanlık dehlizlere kapı aralayan ürkütücü gerçeklik.
Uçurumun kenarında tuttuğumuz bir dalın, sizin hayatta kalma umudunuza karşılık gelmesi, bu kavramı anlamamız açısından yine eksik bir çıkarıma denk geliyor.
Peki bu olayı müşahede edecek bir tasviri nasıl yapmalıyız. Bence bu sorunun cevabı yine kendinde saklı olmalı.
Yani insanoğlu ruh ile bedenin ayrılık zamanı başladığı andan itibaren yeni bir konumlanmaya geçiyor olabilir. Bedenin ruha incinmediği ve ondan razı olduğu bir kabullenişi, ruhun da aynı naiflikte karşılayarak cevap verdiğini düşünebiliriz.
Tutulmayan sözlerin hiç mevzu edilmediği ve her iki tarafın da birbirini makul gerekçelerle haklı saydığı bir ayrılık sahnesi hayal ediyorum. Belki de ne ruh bedene ne de beden ruha dikenli yollarda yürürken gül bahçesi vaat etmemiştir.
Samimi başlayan bir dostluğun, kuralları olan diplomatik bir fesih anlaşması şeklinde son bulması belki de her iki tarafı daha az incitmektedir.
Ama sonunda ne olursa olsun insanın birebir deneyimlemediği ya da deneyimledikten sonra anlatamadığı bu durumla ilgili yaşamın içinden bir şeyler söyleyebiliyor olmak bence önemli.
Ayrıca tüm düşünsel süreçler ve inançlardan bağımsız bu olayı anlatabilmek hepimiz için sınırlı bir durumu ihtiva etmekte.
Bir tarafı mistik-metafizik bir tarafı dünyevi birçok duruma denk gelen bu hadiseyi tam olarak idrak edemeyişimizin temel nedeni bu olsa gerek.
Eğer bu betimlemeyi bütün hatları ile tam olarak anlatabilseydik, o zaman birileri havada uçuşan külleri izlemez, birileri ise bedenin yattığı yerin açısına kadar hesaplamazdı.
Son tahlilde görünen o ki; ruhun da bedenin de kendine özgü bir kıymeti, bedene hayat veren kuvvet de dahil hepimiz için önemli.
Belki de bu hususun yaşamsal birkaç sırdan birisi olması durumu, evrenin çalışma prensipleri ile doğru orantılı olarak kurgulanmıştır. Yani açıklanması zor konulardan birisi olarak kalması istenmiştir. Bu şeklide bir muvazenenin yine insanın kendi iyiliğine olduğu ümit edilmiştir.
Kesin olarak kendi bilinmezliğinde yol alan ölümün herkes için ayrı bir tanımı ya da anlamı olması da muhal değildir.
Ben de kendi perspektifimden ölüm olayını bu şekilde değerlendirmek istedim.
Kalın sağlıcakla…
Mehmet Süreyya KÜÇÜK

Yorum bırakın