Felsefe dediğimizde aklımıza ilk gelen kavramlar hep soyut ya da gündelik hayatta hiçbir işimize yaramayan kavramlar gibi görünmüştür. Belki de bu yüzden bu soylu etkinliği, bu düşünsel cümbüşü hep uzaktan izlemeyi tercih etmişizdir.

Hem çevresel faktörler hem de kişisel kaygılarımız nedeni ile yakınlaşmaya korktuğumuz bir arkadaşın kulağa hoş gelen sohbetini, hep başkalarından dinlemişizdir.

Herhangi bir konu hakkında sebep-sonuç ilişkileri zihnimize hep daha sempatik görünmüş, bir şeyin nasıl olduğunu anlamak neden olduğunu anlamaya çalışmaya hep galip gelmiştir.

Bilinmez ya da bulunmaz gibi görünen konuların peşinden koşmak gibi bir çabanın beyhude olduğu kadar anlamsız bir eylem olduğunu da birilerinden işitmişizdir.

Felsefe sanki kendi tarihine baktığında, böyle bir şekilde değerlendirildiği için 18.yy dan itibaren kendi kabuğunu yenilemeye karar vermiştir. Aslında bu karar mekanizmalarında hiç kabahati bulunmayan felsefeye böyle bir sonuç belki de dayatılmıştır.

İlkçağlardan beri hikmetin peşinden koşmaya çalışan kişilerin düşünsel meşgaleleri olarak görülen felsefe; astronomiden, fiziğe, geometriden, tıp ilmine kadar tüm bilimleri çatısı altına almıştır.

Felsefenin çatısı altındaki bu bilimler kendi algoritmalarını yavaş yavaş oluştururken din, ahlak, siyaset, bilgi ve varlık konuları başta olmak üzere felsefeye oyun alanı olarak spesifik ve soyut düşünme biçimlerini bırakmışlardır.

Felsefe; bilginin kaynağı nedir ya da gerçek bilgiye ulaşmak mümkün müdür? gibi sorunsalları üst düzey mantıksal analizlerle ve gündelik ihtiyaçlarımıza uzak bir mecrada konuşurken, fen bilimleri somut bilgi ve işlenebilir verileri kullanarak bilimsel yollardan insanın direkt kullanımına uygun araçları sahaya sürmüştür.

Felsefe; evrensel bir ahlak yasasının imkanını ya da ahlaki eylemlerin kaynağını tartışırken, beşerî bilimler günlük hayatımıza yön veren ahlaki eylemlerimiz üzerinden insanın yaşam biçimlerine doğrudan yön vermeye çalışmışlar.

Felsefe; siyaset gibi toplumların gelişimine yön veren bir mekanizmayı etik ilkeler çerçevesinde ve biraz da ütopik donatılarla mülahaza ederken, toplumbilimle ilgili disiplinler modern devletlerin kuruluş aşamalarını belirleyen yazılı ve yazılı olmayan sözleşmeleri, düzenlemeleri tanzim etmişlerdir.

Felsefe; rasyonel bir bakış açısını kategorik ilkelerde tartışırken, pozitif bilimler bilimsel buluşlara yön veren deneysel kabuller oluşturacak gelişmelere imza atmışlardır.

Nihayetinde felsefe, ilk yapılmaya başladığı andan itibaren tüm riskleri kendi üzerine alıp, tartışma alanlarını dönemin hâkim kültürü açısından sığ bir alanda devam ettirerek sanki herkes için olmayan bir disiplin havası verse de durumun böyle olmadığını, bu düşünce eyleminin cezbedici girdabına kapılan herkes çok iyi bilmektedir.

Din ile ilgili konuların inanç dünyamızda oluşturduğu devinimin önemli unsurlarından birisidir felsefe. Günümüzdeki siyasal rejimler, etik kavramının harmanladığı bir zeminde çok derin düşünce tabakalarından sızarak kendi varoluşlarını gerçekleştirmişlerdir.

Bilgiye ulaşmak ile ilgili tartışmalardan başladığımızda ya da evrenin bir düzen eşliğinde hareket ettiğini söylediğimizde, modern kozmolojiye ve fizik yasalarına yaslandığımız izafiyet teorilerinin ilk nüvelerini o dönemin tartışmalarından esinlenerek oluşturduğumuzu görürüz. İlk çağlarda yapılan tartışmaların birçoğunu şimdi geçersiz sayabiliriz ama o dönemin düşünce biçimlerine yön veren tek enstrümanın sadece akli düşünme biçimleri olduğunu da unutmamamız gerekir. Teknolojik kolaylıklar eşliğinde o dönemde birtakım çıkarsamalar yapılabilse idi şimdi konuştuğumuz konular çok daha farklı olabilirdi.

Her neyse, iyi ki felsefenin başladığı ilk dönemlerden itibaren geleceğe ışık tutacak konuların ana fikirleri tartışılmış ve şimdi geldiğimiz dünya için yapılacak çok şeyimiz var ufkuna ulaşılabilmiştir.

Aslında benim meramım felsefenin geçmişte neler yaptığını uzun uzun anlatmak değil. Aslında bu durumun genel kritiğini yapmak haddime de değil. Bununla birlikte felsefenin de kendi ilgi alanlarını geçmişten günümüze hala devam ettirdiğini söylemenin yanında, farklı anlatacaklarım da var.

Örneğin felsefe, evlatları gibi gördüğü ve himayesindeki son disiplinler olan sosyoloji ve psikolojiyi de yuvadan uçurduktan sonra elindeki tek enstrüman olan ve tüm disiplinlerin bir araç olarak kullandığı mantıkla birlikte yeni rotaları da güzergahına eklemiştir.

Soyut, sıkıcı ve gereksiz yaftalarından belki de kendisi de sıkılmış olacak ki artık bizzat insanı merkeze alan ve insan için elzem görülen konulara da merak sarmıştır.

Özellikle 20.yy. başları ve insanın anlam arayışı, felsefenin de merak alanına daha fazla yabancı kalmamıştır. Çünkü insan bizatihi bireyselleşme ve yabancılaşma gibi kavramların göbeğinde savrulurken; dil, kültür, teknoloji ve çevresel konular artık bilimin, psikolojinin, sosyolojinin ve ekonominin olduğu gibi felsefenin de tartışma alanına girmiştir.

Dil felsefesi ile başlayan ve insanın başta konuştuğu cümleler olmak üzere çevresel etkileşimini belirleyen tüm unsurlarla ilgili felsefenin söylemleri yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Artık Kıta Avrupası felsefesi ve bu dönemin popüler diğer felsefeleri hangi felsefi geleneği ya da düşünceyi savunurlarsa savunsunlar, analitik bakış açılarını muhafaza etmeye gayret göstermişlerdir. Hatta iş o kadar ilerlemiştir ki analitik düşünme biçimi ve mantığın unsurları tüm düşünce sistemlerinde başat aktör olarak kullanılmaya başlamıştır.

Ama özellikle yakın döneme doğru yaklaştıkça zihin felsefesi başta olmak üzere farklı birçok konu ya da kuram, teknoloji çağının baş döndüren etkisini hep üzerlerinde hissetmiştir.

Çünkü günümüzde teknoloji o kadar hızlı ilerlemektedir ki artık dünya üzerinde yaşayan insanların belki de tamamının söyleyecek sözü olduğu tek konu olarak karşımızda durmaktadır. Zaten teknoloji ile birlikte daha yaşanılası bir dünya için sadece çevre bilimciler değil, sosyal araştırmacılar, siyasiler hatta felsefeciler bile kol kola vermiş durumdadır.

Bugün savaş teknolojileri dahil birçok konu da çevresel hassasiyetlere nasıl daha fazla önem veririz tarzı konuları konuşmaktayız. Hatta bunları felsefi bir düzlemde ve filozoflar vasıtası ile yapmaktayız. Teknolojinin etik ve insan hürriyeti üzerine etkilerini tartışan birçok düşünce ile karşılaşmaktayız.

Teknoloji felsefesi dediğimiz bir realite ile de teknolojinin geldiği son noktayı felsefi olarak tahlil etmeye çalışmaktayız. Antik Yunan da bile tartışılmış ve doğanın insan eli ile taklit edilmesi şeklinde tanımlanmış bu kavrama insan hayatını kolaylaştıran uğraş ve üretimlerin genel adı diyebiliriz.

Teknoloji felsefesinde hâkim görüş belirli bir süre teknolojiyi; insan doğasını değiştiren, zayıflatan ve bir tutsak haline getiren bir unsur olarak görse de zamanla farklı düşünce biçimleri karşımıza çıkmıştır.

Bu anlamda teknoloji ile ilgili güncel felsefi yaklaşımlardan birisi aracılık teorisidir.

“Felsefeci Peter-Paul Verbeek’in geliştirdiği teknolojik aracılık teorisi, teknolojiyi hem insan ve dış dünya arasındaki bir pencere olarak görüyor, hem de artık insanın dünyayı anlamlandırma şeklini doğrudan etkileyen ve tamamen kullanımıyla anlam bulan bir “netice” olarak ele alıyor. Aracılık teorisinin vurguladığı nokta ise “sorumlu araştırma ve inovasyon”. Özellikle teknolojik dizayn söz konusu olduğunda “etik” yaklaşımın önemine işaret ediyor.

Bir önceki yüzyıldan farklı olarak bu teori, teknolojiyi insanı yozlaştıran bir unsur olarak ele almıyor. Dünyayla aramızda tıpkı bir gözlük gibi çalışan teknoloji kendi başına “iyi” veya “kötü” özelliklere sahip değil. Dolayısıyla, uygun şartlarda insan-teknoloji ilişkisi de sorunlu bir ilişki olmayabilir. Örneğin, eğer dizayn etiği ödevini yapar ve tabii ki ciddiye alınırsa teknolojinin insan hayatında olumlu bir unsur olarak var olması gayet mümkün. Hepsinin de ötesinde, aracılık teorisi kapsamında teknoloji ne insana yabancı ne de insanın doğal alanının dışında kalıyor.

Özetle Verbeek’in teorisi, geçmişteki alternatiflerine kıyasla teknolojiye karşı çok daha kucaklayıcı bir tavır sergiliyor.  Bu tavırla birlikte sürekli gelişen ve hayal gücümüzün sınırlarını zorlamaya yaklaşan teknolojiye ayak uydurma konusunda şansımızın daha yaver gitmesi mümkün.”

Bu konuda Aralık 2020 yılında yaşamını yitiren Fransız filozof Bernard Steigler’de hem farklı görüşleri hem de renkli kişiliği ile karşımızdadır. Hayatının belli bir döneminde maddi sıkıntılar yaşadığı için daha önce sürekli kredi kullandığı bankayı son kredi talebine olumsuz karşılık verdiği için soymaya kalkmıştır. Dört kez banka soyan filozof son soygununun ardından yakalanıp 1978-1983 yılları arasını cezaevinde geçirmiştir. 68 yaşında hayatına son veren filozofun 90 ve 2000’li yıllar arasında teknoloji ve toplum ilişkisi üzerine çok sayıda eseri bulunmaktadır. O, insan varoluşunun ufuğunu tekniğin oluşturduğunu ifade eder. İnsan olmak teknikle beraber oluşmuştur. Mesela yazının icadı insanların düşünce biçimlerinde, kendilerini ve dünyayı anlayışlarında ve yorumlayışlarında devrimsel nitelikteki bir gelişmedir. Aynı durum modern endüstri çağı için de geçerlidir. Tekniği yeniden düşünmek teknik ve insan arasındaki bağın geleceğine dair yeni bakış açılarını geliştirebilir. Steigler bu süreci insanların teknoloji üreten özne, teknolojinin de üretilmiş nesneler olarak kavramaya çalışmamızın doğru olmadığını ifade eder. Çünkü kimin ve neyin özne ya da nesne olduğunun karar verilemez olduğunu savunur.

“Teknik, yani düzenlenmiş inorganik madde, hafızanın bir biçimidir. Teknik üretim hafızanın dışsallaşmasıdır. Bireyleşme ise bu hafızanın içselleştirilmesidir. Buna göre varoluş ufkunu oluşturan zamansallık, yani insanın tarihle, toplumla ve kendisiyle ilişkisi teknik ile oluşur. İnsanın içine doğduğu dünya insan tarafından üretilen tekniğin oluşum biçimiyle belirlenmiştir. İnsan dünyayı, toplumu ve kendisini yine kendi üretmiş olduğu tekniği içselleştirerek anlar. Tekniğin oluşumundaki farklılaşma zamansallığın da dönüşümüdür. Dolayısıyla insan olmakla tekniğin gerçekleşme biçimi birbirinden bağımsız olarak düşünülemez. Tekniğin orijinal veya kökensel hiçbir şeyi yoktur, her zaman türetilmiştir ve bu nedenle kökenin (yaşamın ve bilginin) varsayımının ta kendisidir.”

Genel olarak teknik ve teknolojik gelişmelerle ilgili çok fazla popüler felsefi görüş olsa da filozofumuzun renkli kişiliği onunla ilgili bilgileri paylaşmamdaki baskın nedendir.

Tüm bunların sonunda felsefenin artık günümüzde temel problemleri ile ilgili yeni görüşlerin yanında çevre, dil, kültür ve teknoloji gibi birçok konuda da söz sahibi olan ve kendine yakışır bir olgunlukla anlam dünyamızı domine eden etkilerinden rahatlıkla söz edebiliriz. Herkese felsefe dolu günler…

Mehmet Süreyya KÜÇÜK

Yorum bırakın

Popüler