Bir süredir böyle bir başlığın altına ne yazılabilir diye zihnimden geçirmekteydim…

Bu konu ile ilgili bir şeyler yazmam gerektiğine inandığım her zaman diliminde, öncelikle Z kuşağı denilen bu jenerasyonu ne kadar tanıdığımı bir kez daha sorgulayıp durdum. Bu dönemin çocukları ile ne kadar vakit geçirdiğimi ve bu dönemin karakterize olmuş davranış biçimlerini yeniden gözden geçirdim. Onların hayatı anlama çabaları ile ilgili bakış açılarını kendime uyarlamaya çalışarak onlar gibi düşünmek gibi bir duygu durumunu deneyimlemek için uğraştım.

Ama günün sonunda, galiba bu söylediklerimin yapılması için ne kadar uğraş verilirse verilsin, onların dünyasına uyanmadığım için onlar gibi yaşamak ve onlar gibi davranmakla ilgili sınırlı bir bilgi dağarcığım oluştu.

Bu kuşakla ilgili tespitler yapmadan önce bu kuşağın içine doğduğu dünyanın bu kuşaktan önceki ve sonraki temel dinamiklerini belirlememiz ön şart olarak görünmekte.

2000’li yılların başı ve Z kuşağı dediğimiz gençlerin hayata gözlerini açması, yalnızca milenyum denilen bir çağa isim bulma çabasından çok daha öteye geçmekte.

Bu döneme geçmeden önce ilk olarak teknolojik gelişmelerin bizim için ifade ettiği anlam, birisine gönderdiğimiz kısa mesaj teknolojisinin ne kadar devrimsel bir gelişme olduğuna denk gelen zamanlardı diyebilirim.

Televizyon denilen iletişim aracı; kendi hazırladığı içeriğin izleyenler tarafından izlenmesi ve bu sürecin eğlenceden, habere, çizgi filmden, belgesele tek taraflı bir iletişim modeli ile sınırlandırılmasından ibaretti.

Günümüz kuşağı ise A’ dan Z’ye terminolojisini kendisinin oluşturduğu bir karşılıklı etkileşim teknolojisi ile dünyaya merhaba dedi. Sınırlarını yalnızca teknolojinin belirlemediği, bireysel özelliklerin devrede olduğu ve karşılıklı etkileşimi temele alan bir iletişim platformunda herkes konunun öznesi olabilmekte, herkes gündemi belirleyebilmekte.

Dijital okur yazar olmayan ebeveynleri ise ümmi oldukları yabancı bir dünyanın çok bilen ve hızlı tüketen çocuklarını anlamlandırmak gibi zor bir görev beklemekte.

Bu kuşağın temel iletişim modelinde baskın olarak kullanılan mekanlar, kafeler ya da oyun alanları değil; iki taraflı kurulan sohbet ağının temel sağlayıcısı olarak görülen sosyal medyanın arka plan sağlayıcıları ve online oyun siteleri olarak ön plana çıkmakta.

Bu anlamda doğal olarak evimizin oturma odasını, mutfağın yemek masasını ya da sitemizin kamelyasını da eskisi kadar işlevsel kullanamadığımız görülmekte. Ekmek almaya gönderilen çocukların yerini eve getirilen siparişler, komşuya gönderilen yemeğin yerini ise sosyal medyada paylaşılan fotoğraflar almış durumda.

Dijital yaşam ve modern hayatın temel gereksinimleri Z kuşağının yaşam biçimini o kadar güçlü bir şekilde etkilemekteki bu dönemin konfor alanları belki de artık kutsal olarak görülmekte ve eleştiri alanı içerisinden çıkarılmakta.

Bu dönemin çocukları haklı olarak kendilerini eleştiren tüm değer yargıları ile mücadele etmeyi meşru bir yol olarak görmekteler. Çünkü farklı olarak sunulmaya çalışılan ve doğru olarak önlerine getirilen tüm modellemeler alıştıkları ve aslında her bireyin hoşuna gidecek anlam dünyalarına denk geldiği için değiştirilmesi için makul bir gerekçe bulunamamakta.

2000’lerin hemen öncesi ve daha önceki kuşakların hayatı yaşama biçimlerinde keskin sınırların bu kadar belirleyici olmaması, değer kavramının tanımını bu kadar hızlı güncellememesi ile ilgilidir. İletişimin bu kadar yoğun ve etkin kullanılması ile birlikte sadece herhangi bir coğrafyada değil dünyanın neresinde olunursa olunsun her yerde hızlı bir bilgi tüketimi süreci kaçınılmaz görünmekte.

İletişim, teknoloji ve değer yargıları arasında böyle bir ilinti kurulup kurulamaması ayrı bir tartışma alanı olabilir. Ama benim iddiam bu illiyet o kadar güçlü bir şekilde tezahür etmektedir ki yalnızca konuya temel olan kuşağın değil yaşı çok daha ilerlemiş nesillerin bile kültürel kodlarını şekillendirmektedir.

Bu durumun imrenilen, beğenilen ve doğru bir şekilde kullanılabilecek çok fazla yönü olduğunu da kabul etmemiz, bu kuşağı anlamamız açısından oldukça önemlidir. Öncelikle dijital okur – yazar olmadığımız her geçen günü, gençler ile aramızdaki mesafenin açılması noktasında aleyhimize işleyen süreler olarak sayabiliriz.

Bununla beraber onlar gibi düşünmeye çalıştığımızda, onlar gibi olmadığımızı anlayacağız. Ama onlar gibi düşünmek için onlar gibi olmak gibi bir şartın olmadığını da bilmemiz gerekir.

Zaman zaman kendi dönemlerimizi şimdiki dünyanın kodları ile okumaya çalışalım. Zor kavramının içini dolduralım. Doğru kavramını ya da bana göre kavramını o dönemin düşünce ekseninde herhangi bir cümlenin başına koyalım.

Bundan otuz yıl önce size göre bir kişiye saygı gösterilmesi için onun kim olması gerekirdi. Ya da hiç kimseye saygı göstermem zorunlu değil desek bundan kimler etkilenirdi. Çok sevdiğimiz bir kişinin (bu ünlü birisi de olabilir) bize iltifat ettiğini düşünün. Elinize aldığınız bir kitabın tüm boyutları ile yorumlandığını, izlediğiniz bir filmin oyuncusu ile fotoğraf çektirdiğinizi ya da size alınan bir eşyanın iki ay sonra daha güzel bir modeli ile değiştirilebildiğini.

Yalnızca ekonomik olarak daha özgür ya da her şeyin alınabilmesi ile ilgili bir rahatlık durumundan bahsetmiyorum. Herhangi bir politize olmuş güzellemenin peşinden koşmak gibi bir derdim de bulunmamakta.

Söylemek istediğim, yalnızca bu imkanlar ile ilgili hayal dünyamızın bile bizleri getirdiği noktanın nerede olduğudur. Yani içerisinde bulunduğumuz kuşağı bizden ayıran en önemli fark, isteklerinin imkanlar dahilinde hemen yapılıyor olması değil. Yapılamıyor ya da buna imkanlar elvermiyor da olabilir. Buradaki nüans, artık bu durumların tamamını hayal edebilen ve bu hayal dünyası ile yeni ufuklara yelken açabilen bir jenerasyon olduğu gerçeğidir.

Yani Z kuşağı dediğimiz jenerasyon artık bizim kuşağın hayal etmediği ya da hayal edemediği bir yaşam tarzını hayal edebilmekte ve kurgulamakta.

Değer yargıları böyle bir dünyada kendini güncelleyebildiği ölçüde ayakta kalabilmekte. Özel bir günde sizinle kucaklaşamayan gençlerle sosyal medya platformlarında hasbihal edemiyorsanız, unutulmaya yüz tutan hatırlanmak ve kendini değerli hissetmek gibi hasletleri kaybetmeyi de göze alıyorsunuz demektir.

Dijital teknolojinin getirdiği sosyal hayatın gereksinimleri bizim beklentilerimizi karşılayamasa da ortak ve müşterek bir zeminde buluşmanın yollarını bu kuşak kadar bizim de aramamız önem arz etmekte.

Çevremizde hasta olan ya da hayatını kaybetmiş bir insan için yaşadığımız duygu yoğunluğu, bu kuşağın anlamlandırmada zorluk yaşadığı bir durum. Ya da sosyal hayat içerisinde kendimizi ifade etme biçimi gereksiz bir zorlamadan öteye geçmemekte.

Onlar için bayramlar, tanıdık herkesle aynı duyguların paylaşıldığı ve karşılıklı misafirliklerin yapıldığı bir merasim hiç olmadı ki. Ya da onlar bizim olağan gördüğümüz sosyal yaşantılara ait ritüellerle hiç baş başa kalmadılar ki.

Belki literatürde vardır ama anlam kayması dediğimiz bir kavramı kendimce revize ediyorum ve yitik anlam gibi bir tanımlama yapmak istiyorum. Aslında bir tanımlamaya karşılık gelen ama zamanla tarihsel ve sosyolojik revizyonlarla anlamını ilgili dönem için kaybetmiş bir anlam dünyasının varlığından söz ediyorum. Bu yitik anlam dünyasını bulup ortaya çıkarmak için bize düşen en önemli görevin, yeni anlam arayışlarının çağın gereksinimlerinden bağımsız olmayan bir algoritma ile yeniden yorumlanması ve tevil edilmesinde saklı olduğunu düşünüyorum.

Günümüz gençlerine genel geçer gibi gördüğümüz değer yargıları ile ilgili yapabileceğimiz çok şey olduğunu biliyorum. Yeter ki bu çağla yakaladığımız frekansın kodları birbiri ile uyumlu olsun.

Mevcut her tür duruma muhalif gibi görünen bu kuşağın muhalefet etme nedenlerinin iyi analiz edilebilmesi sorunun çözümü noktasında her kesimin elini güçlendirebilir. Zaten en başında bu durumu bir problem olarak görmek bile onların duruma irite olmasının bir nedeni olabilir. Bir sorun olduğu ve bunun çözülmesi gerektiğini anlatan her cümlenin, zihninde bu durumu sorun olarak kabul etmeyen herkes için komik bir uğraştan öteye gitmediğini görmemiz gerekir.

Bu kuşak önemsenmeyi, takdir edilmeyi, sorumluluk almayı seviyor. Her ne kadar sosyal yönleri zayıf gibi görünse de sezgisel yönleri ve analiz kabiliyetleri hafife alınmayacak kadar güçlü. Sosyal iletişime, siyasal paradigmalara ve duygusal yaşantılara pragmatist ve rasyonel tepkiler vermekteler. Düşüncenin gücüne inanmaktalar, duygusal yönlerden bize göre biraz daha zayıflar ama farkında değillermiş gibi durdukları birçok konu hakkında fikirleri bulunmakta. Tek bir doğru olduğu konusunda karşı taraftalar, sabit bir fikre inanma konusunda dirençliler.

Aile, akraba, sosyal çevre ve resmi tüm kişi ve kurumlarla ilgili takındıkları ortak tavır biraz daha rasyonel bir çizgiye yakın durmakta. Belki de daha önce deneyimlemedikleri birçok toplumsal olayın ya da duygu durumunun kendi dünyalarındaki karşılık geldiği anlamı onlar da bizlere dayatmakta.

İnsanın deneyimlemediği bir olayda, bu olayı tecrübe etmiş birisinin düşüncelerini kabul etmek istemeyişinin arkasında yatan en önemli neden de işte bu rasyonel tavrın ısrarıdır diyebiliriz. Bana göre bu ısrarcı tavrın bu kadar katı olması da eleştirilebilir ve ben de bu durumu zaman zaman eleştiren taraftayım. Ama nihayetinde herkesin kendine yakın bulduğu bir anlam dünyası olduğunu kabul ederek bu paradoksal durumu anlamlı hale getirebiliriz.

Bunların temelinde yatan esas gerekçe ise bizim kuşağın tüm bunlar ve bunlar gibi sayısız olaylara yüklediği anlam dünyası ile şimdiki kuşağın yüklediği anlam dünyasının farklı olmasından kaynaklanmakta. Bunun yanlışlığını ya da doğruluğunu ölçmeye çalıştığımızda da her dönemi kendi değer yargıları ile tartmalıyız.

Aksi takdirde doğru dediğimiz bir duruma değil yanlış, anlamsız gibi bir tanımlama ile bakan bir dönemsel analizin, hiçbirimiz açısından istendik sonuçları olamaz.

Sorgulayıcı, eleştirel, zor ikna olan, tutarlılık arayan ve kendini merkeze alan bir bakış açısını anlamamızın ön şartı bu kavramların günümüzdeki karşılık gelen anlam dünyalarını bulabilmekten geçmekte.

Şu durumu seviyorum diyen bir gencin o durumla ilgili temel savı hangi temel değer yargısı ile örtüşmektedir. Menfaat mi, çıkar mı, bağlılık mı yoksa yalnızca hoşlantı durumu mu? Bu soruya verdiğimiz cevabın onları anlamada anahtar rol olduğunu düşünmekteyim. Bitti, kalmadı, mümkün değil ya da yapamazsın gibi kavramları hayatlarında çok fazla duymayan bireylerin bu kavramlara bir anlam yüklemesini nasıl bekleyebiliriz.

Sevmek-sevilmek, saygı-hoşgörü, eleştiri-mukayese, özgürlük-hak, sorumluluk-görev, olur-imkân dahilinde değil, bana göre-sana göre, empati-yaptırım gibi kavramlar başta olmak üzere buna benzer birçok kavrama yüklediğimiz anlam dünyasını karşılıklı konuşarak ama geleneğin küsmediği ve modernitenin literatürüne alırken zorlanmadığı bir zeminde yeniden tanımlamamız gerekiyor.

Aksi bir durumda, bizim kavramlara yüklediğimiz anlamların bu kuşağın zihninde karşılık bulduğu tanımlarla kan uyuşmazlığı başlayacaktır. Bu da yitik değerlere her geçen gün yenilerini eklediğimiz bir sürece karşılık gelecektir.

Z kuşağı dediğimiz kuşağın dijital yetkinlikle donatılmış, kendilerini hayatın öznesi sayan ve karşılarına çıkan her türden bilgiyi çok hızlı tüketen bireyler olduğunu gördüğümüzde onlar gibi olmasak ta, onlar gibi olmadan da bir takım çözüm önerilerini daha kolay üretebileceğimizi düşünmekteyim.

Zaten onlar, 2010’lu yılların başı ile birlikte alfa kuşağı denen yeni bir jenerasyona devir teslim yapmaya hazırlansalar da yeni dünyanın kodlarını okuyan nesil olarak tarih sayfalarındaki yerlerini şimdiden aldılar.

Değerlendirmelerin sonunda bu durumun temel oluşturucusu onlar olmadığı için geldiğimiz bu sürecin temel müsebbibi de onlar değildir. Onları suçlayacağımız bir durum olacaksa böyle bir dönemde dünyaya gelmiş olmaları nedeni ile suçlayabiliriz. Bu da onların kabahati yoksa kaderi midir? takdir sizlerindir.

Mehmet Süreyya KÜÇÜK

Yorum bırakın

Popüler