
Öncelikle dijital çağ kavramı ile ilgili değerlendirmeler yaparak konumuzu hangi düzlemde tartışacağımızı belirlememiz gerekiyor. Aksi durumda bu kavramı herkes farklı bir yerden okuyor, başka bir pencereden yorumluyor. Şu an içerisinde olduğumuz dönemi dijital çağ dönemi ile tanımladığımızda itiraz edeceğimiz bir durumun olmadığını duyuyor gibiyim. Teknolojik gelişmeler, haberleşme ve özellikle iletişimin bu kadar çok yönlü olduğu bir dönemde dijital olmayan bir hayat yaşadığımızı iddia etmek zor görünüyor. Yalnızca ülkemizden bahsetmek yerine dünyanın her yerinde aynı mevzulara maruz kalındığını da kimse inkâr etmemekte. Herhangi bir coğrafyanın ister kırsal bir bölgesi, isterse teknolojik üslerin bulunduğu modern şehirlerde insanların istedikleri her şeye erişimi, sadece bir linki tıklamaları kadar uzak bir duruma denk geliyor.
Öyle ise bizi bu kadar sık boğaz eden durum nedir diyebiliriz. Hayatımızı kolaylaştıran birçok durumla karşı karşıya kalmamıza neden olan teknoloji ile alıp veremediğimiz nedir? Ya da günümüzde ne var ki olumlu yönleri olduğu gibi birtakım istenmedik sonuçları da olmasın. Tek taraflı çıkar ilişkisine dayalı hangi değerden ya da durumdan bahsedebiliriz günümüz dünyasında?
Aslında bu sorulara vereceğimiz cevapta saklı olan birçok tespit, başlığımızda yer alan ve benim kendi düşüncelerim olan analizleri içermekte.
Bence ilk olarak insanlık kadar eski olan değer kavramını irdeleyerek sesli düşünmeye başlayalım. Davranışlarımızın şekillendiricisi ve bizi biz yapan ya da yaptığına inandığımız dini terminoloji dışındaki tüm örüntüler bu kavram üzerine inşa edilmektedir. Hatta dini inanış biçimleri ile de çoğu zaman aynı kaynaktan beslenmekteler. Değerleri anlamaya çalıştığımızda duygular, davranış örüntülerinin arka planındaki sebepler ağı ve toplumsal yapının yazılı olmayan anayasasını okumaya başlarız.
İnsan için sadece anlamlı ve güzel olan değil faydalı olan da değerli olmuştur. Buradan pragmatist veya hedonist bir kapı aralama niyeti ile kendime bir yol açmaya çalışmıyorum. Sadece tarihsel yolculukta bu tür düşünce yapıları da çoğu zaman prim yapmıştır diyebiliriz. Ama tabii ki önemli olan ve olması gerekeni bulmaya çalıştığımızda; insani duyguların öncelendiği, karşılıksız iyiliklerin benimsendiği ve duygu durumumuzu okşayan değer yargılarının herkesin idealize etmeye çalıştığı bir yerde durduğunu görürüz.
Tarihsel hafızamızı zorladığımızda iki önemli rakibin hep mücadele içinde olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi ekonomik yapı diğeri ise duygusal yapı. İkisi de insanın ihtiyaç hiyerarşisi içerisinde yanında görmek istediği silahları olmuştur. Ama insan bu silahları doğru kullanılmadığı zamanlarda, kendi duygu dünyasına yine kendi silahı ile zarar vermiştir.
İnsanın temele alındığı en kritik dönemleri saymak istediğimizde 17. Yy Reform ve Rönesans hareketlerini tarihsel bir dönüm noktası olarak görebiliriz. Daha öncesinde insan merkezci anlayışların ekseni hep skolastik dehlizlerin karanlık labirentlerinde kaybolmuştur. Bu anlamda İslam dünyasında yaşanan bilimsel aydınlanma dönemi bu karanlık zaman içerisinde ayrı bir parantezle ele alınmalıdır. Çünkü o dönemde İslam kültür ve medeniyetine dair çok önemli gelişmeler belki de kendini ifade edememe gibi bir kavramın çok fazla karşılandığı bir zaman aralığına denk gelmektedir.
Konumuz bu olmadığı için maksadımız olan insan merkezci ve öznesi insan olan dönemsel ayıraçlara devam edebiliriz. Reform ve Rönesans hareketlerini izleyen Sanayi Devrimi aslında insanın dünya içerisinde kendini konumlandırma biçimini de yeniden düşünmesini sağlamıştır. Ekonomik olarak güçlenen insanın hayatı anlama ve yorumlaması bir yandan kendine özgüven kazandırmış diğer yandan da psikolojik olarak yorulmasına zemin hazırlamıştır.
İnsan, özellikle 19 ve 20.yy başlarında karşılaştığı durumları harmanlama yoluna gittiğinde ekonomik özgürlüğü ile değer yargıları arasına sıkışıp kalmıştır.
Bu tarih aralıkları kimi zaman onu, ne olursa olsun değer yargılarını bırakmamalıyım düşüncesine kimi zaman da bu değer yargıları ile birlikte ekonomik olarak nasıl güçlenirim anlayışına sürüklemiştir. Bu gelgitli yapı içerisinde ağır sanayi ve makineleşme insan formlarını da ister istemez kendine benzetmiş ve bir kalıba sokmaya başlamıştır. Artık yarı insan yarı makine anlayışı sadece bilimsel literatüre değil mahalle kültürümüze de ilişmiştir.
1.ve 2. Dünya savaşları artık ekonomik kaygıların değil kapitalist-liberal dünya düzeninin de yeni argümanlarıdır. Psikolojik olarak sağlam kalabilen insan güçlenecek ama hükümranlığını ekonomik sac ayakları üzerine kuracaktır. Sanayi devrimi ve endüstri hamleleri insanlıkla verdiği mücadelede kendi devrimlerini insanlığa rağmen ve insan eli ile yapmışlardır. Bu yeni dünya düzeninde insanın duygusal yönü hiçe sayılmamış, aksine ekonomik olarak verimliliği arttıracak bir şekilde yeniden programlandırılmıştır. İnsanın kendine yapacağı devrimlerin en önemli formülü de bu şekilde bulunmuştur.
Kapitalist sistemin çarkları bir dönem liberal rüzgarları arkasına alarak kendi değirmenine su taşımıştır. Ama artık özellikle 2000 yıllar yeni bir ekonomik devrimi zorunlu kılmıştır. Çünkü artık dijital çağ dediğimiz ve temeline iletişimin hızını ve birbirinden farklı birçok türevini alan dönemin işletim sistemi eskisi gibi olmayacaktır.
Çünkü artık insan herhangi bir bilgiye, dünyanın neresinde olursa olsun oldukça hızlı bir şekilde sahip olmakta ve aynı hızla tüketmektedir. Bu anlamda teknolojik gelişmeler o kadar hızlı yaşanmaktadır ki insan bile bu hıza yetişememektedir.
Artık her türden bilimsel gelişimin teknolojik onaydan geçmeden benimsenmediği ve iletişim ağına takılmadan görücüye çıkmadığı bir süreci idrak ettiğimize göre devrim sırası gelen ana aktörün ne olduğunu bulmaya çalışmak iyi niyetli bir safdillik olacaktır.
Günümüzde teknolojinin bağımlılık yapması ve bilinçli teknoloji kullanımı gibi kavramları çok fazla duyuyor olsak ta benim için teknolojinin devrim yaptığı bir dönemden geçmekteyiz. Teknoloji ve beraberinde gelen en önemli kurmayları iletişim ve haberleşme ağı kendi devrimini gerçekleştirmiştir. Bu kadar açık emarelerle gelen teknolojik devrim için bu sürecin tamamlanmaması gibi bir durum düşünülemez bile. Çünkü kapitalin ana parası bile kripto finans araçları ile organize edilmektedir. Yarı makine yarı insan olan toplumların bu devrime ayak diremesi için aslında fazla bir gerekçe aramak da anlamsızdır. Yaşanan her değişim ve dönüşüm bir takım yaşamsal sancıları beraberinde getirse de biyolojik ve sosyolojik olarak evrimini tamamlayan tüm yapılar kendi hükümranlığını kabul ettirmek zorundadır. Bu devrim kendiliğinden değil yine bile isteye insan eli ile yapılmıştır. Artık bu kadar teknolojik gereksinim içerisinde olmamızın ve kendimizi ona bağımlı hissetmemizin birtakım sonuçları yine bu gizil nedenlerde yatmaktadır. Teknolojinin bir zaman sonra sahibine zarar verip onu esaretine alacak kadar güçlü bir silah olduğunu görememek, insanoğlunun bir kaderi olmamalıdır.
Bu devrimin ayak izleri onlarca yıl öncesinden belli olmasına rağmen kontrol altına alınmayışı ve teknolojinin doğru şekilde kullanılmayışı şu anda bir çoğumuzun da istemediği ama zorunlu olarak kabullendiği sonucu ortaya çıkarmıştır.
Dijital çağda teknoloji kendi devrimini yine başat aktör olarak insanı kullanarak yapmış ve kendine itaat edilmesini sağlayan bir algoritma bile geliştirmiştir. Artık iletişimin ayrı bir konuşma dili, ayrı bir uzlaşı kültürü ve ayrı bir insan modeli vardır. Bu modelleme de durumdan sözde rahatsız insanlar görünmesine rağmen aslında birçok kişinin ruh dünyasını yansıtan sanal dünyalara kapılar aralanmaktadır.
Artık konuşmamızdan, yemek yeme alışkanlıklarımıza, arkadaşlık ilişkilerinden, toplumsal kurallara kadar birçok konu dijital çağda teknolojinin gerçekleştirdiği devrim kanunları ile belirlenmektedir. Bundan sonra karşılaşacağımız durumların mimarı yine bizler olacağız. Ama müsebbibi ve muhatabı olarak ta yapacağımız her adımdan sorumlu olduğumuz unutulmamalıdır.
Mehmet Süreyya KÜÇÜK

Yorum bırakın