
Öncelikle perspektif kavramıyla konuya başlamamız gerekir.
Perspektif, “Nesnelerin uzaktan görünüş tarzı, bir şeye yönelik bakış açısı, bir nesnenin, bir şeyin görülme tarzı olarak’’ tanımlanmaktadır. Buradan hareketle ülkemizde felsefeye bakış açısı ve felsefenin eğitim sistemi içerisindeki yerini tartışabiliriz.
Felsefeyi, eğitim hayatı içinde ve sınavlarda çıkan sorulara cevap verecek şekilde öğrenilmeye çalışılan bir ders olarak tanımlarken, oldukça üzgün olduğumuzu en başa koymalıyız. Bu bakış açısı ile konuyu, mantıksal anlamda yanlış bir düzleme oturtmakta olduğumuzu göremiyoruz demektir. Yalnızca bir ders formasyonu zihniyeti bu alanın doğru anlaşılmasını geciktirdiği gibi sıkıcılığını da arttıracaktır. Bu konuda mantık gibi bir disiplinden şu şekilde yararlanabiliriz.
Günlük hayat içinde karşılığı olmayan soyut ve kesin çözüm üretme gayesi bulunmayan konular sıkıcıdır.
Felsefe, soyut düşünceyi öne plana alan ve kesin çözüm üretme gayesi olmayan bir disiplindir.
Öyleyse felsefe sıkıcıdır.
Tabii işin ironi ve mizah kısmını öncelediğimiz bu çıkarımda aslında bir konuyu değerlendirirken, temele ne alırsak o konuyu da öyle yorumlayacağımızı anlatmak istedim.
Analojiyi belki de eksik öncülleri olan bir mantıksal kıyasla anlatırken şunu da vurgulamak oldukça önemli. Hayatımızda eksik öncüllere dayandırdığımız o kadar çok çıkarımlarımız var ki felsefeye olan yaklaşım tarzı sadece bunlardan birisi.
Felsefenin günlük yaşam içinde hayatı anlama, yorumlama ve insani ilişkilerde pratik bir yol olduğunu göremediğimiz sürece, maalesef tüm düşünce formlarında toplumsal izolasyonu da arttırdığımızı bilmemiz gerekir.
Çünkü felsefeyi özümsemeyen ve felsefî bir bakış açısı kazanamayan toplumların, analitik düşünme ve yorumlama kabiliyetlerinin de zayıf olduğunu görmekteyiz. İlk çağlardan beri Hikmet’in bilgisi ya da sevgisi olarak tarif edilen bu alan, sadece soyut düşünme kabiliyetinin değil, günümüz bilim dünyasının da temellerini oluşturmaktadır.
Matematik’ten, astronomiye, fizikten, tıp alanına kadar bütün pozitif bilimler asırlar önce felsefe çatısı altında bulunmaktaydı. Özellikle Aydınlanma dönemi ve bilimsel gelişmeler, ayrışmaları ve tüm bilim dallarında bağımsızlık mücadelelerini beraberinde getirdi.
Felsefe çatısı altından ayrılan son bilimler olarak sayabileceğimiz sosyoloji, psikoloji gibi alanlar dahil tüm bilim dallarında değişmeyen tek şey analitik düşünme, sorgulama ve yeni bulgulara ulaşma çabasıdır.
Felsefe de aslında böyle bir çabanın görünmeyen kahramanıdır.
Kimine göre Felsefe; “yolda olmaktır”, kimine göre ise “insanın kendisini tanımasıdır” ya da “neleri bilmediğini bilmesidir.”
“Doğruyu bulma yolunda düşünsel bir çalışmadır” diyen de “İlkeler ya da ilk nedenler bilimidir” diyen de temel bir konuyu bize farklı şekillerde tanımlamış olur.
“Felsefeyi genelleştirilmiş bir matematik” olarak gören Spinoza da bu kültürün köklerine mantıksal muhakemeyi yerleştirmek istemiştir.
Bir diğer tanımlama da ise felsefe, “İnsanın gücü yettiği ölçüde, küllî ve ebedî şeylerin hakikatlerini, mahiyetlerini ve sebeplerini bilmektir.’’ (Kindî)
Platon felsefenin kökenine “şaşma’’ kavramını koyar. Ama zaten anahtar kelimemiz de bu değil midir? Merak duygusu içinde olayları düşünüp muhakeme etme yetilerimizi çalıştırmak, bir çok bilinmez hakkında bizi yola düşürmez mi? Hayret etme gibi duygu durumlarımızın harekete geçmesi, veya olayların nedenini öğrenme çabası, zihin dünyamızı istendik yönde harekete geçirmez mi?
Burada önemli olan, hazır bilgiyi yorumlamadan alıp elimizde bulundurmak değil, düşünerek analizler yapabilmek ve olayları sorgulayarak değerlendirmektir.
Kabul etmemiz gerekir ki günümüz dünyasında tüketim toplumu dediğimiz gerçeklik; sadece metayı değil, fayda-yarar ilişkisinde anlam yükleyemediği her türden düşünceyi ve değeri de küresel çarklarda öğütmektedir.
Bir bilgiyi sadece fayda-yarar ya da haz-doyum denkleminde formüle ettiğimizde yanlış sonuçlara ulaşmamız kaçınılmazdır.
Mongolfier kardeşlerin icat ettikleri balonun deneme uçuşunda, izleyicilerden birisi, orada bulunan ünlü bilgin ve siyaset adamı B.Franklin’e bu soruyu sormuştur. “İyi de bayım şimdi bu balon ne işe yarayacak.’’ Cevabı ise oldukça manidardır. “Yeni doğmuş bir bebek ne işe yarar bayım?’’
Bu konunun anahtar kelimeleri bana göre ilham ve cesarettir.
Felsefe ile uğraşan bir kimsenin, herhangi bir konu hakkında son olasılık durumu tükeninceye kadar birçok farklı bakış açısını zihninde yaşatmasını rastlantısal bir durum olarak görmek, bence iyi niyetli bir safdillik ya da beyhude bir karşıt gelme durumundan başka bir şey olamaz.
Felsefe, hayatın derin dehlizleri içinde ışığın olduğu inancı, varoluşun izahında kabul ve kararlılığın ne şekilde muhakeme edildiğini anlamamıza yarayan bir rehberdir.
Bir yol haritası, bir pusula ya da hayatın içinde hayata, bir can yoldaşıdır.
Burada en önemli konulardan biri de böyle bir çağda ve günümüz gençlerine bu düşünsel yolculuğun sevdirilmesi meselesidir.
Söylemek istediğimiz esas nokta felsefe başta olmak üzere hiçbir bilim dalının görmezden gelemeyeceği psikoloji, sosyoloji gibi bilimlerin eğitim sistemimiz içerisinde daha aktif ve etkin bir şekilde öğrencilerimize aktarılabilmesidir.
Olgular ve olaylar arasında herhangi bir şekilde bağ kuramayan öğrenci zihnini yormak istememekte, ezberci bir anlayışla problemi çözmeye çalışmaktadır.
Oysa günümüz pozitif bilimleri de; sosyal bilimler de düşünce tarihi içerisinde kronolojik bir şekilde anlaşıldığında çok daha güçlü sonuçlar alınacaktır. Düşünce tarihimiz de incelediğimizde ilkçağdan günümüze daima felsefe ile iştigal etmiş kişilerle karşılaşırız.
Onların fikirlerini, hayata bakış açılarını doğru anlamamız ve yorumlamamız, dinamik zihinlerin oluşmasına zemin hazırlayacaktır. Bunun yanında felsefe çağdaş dönemle birlikte, sürekli eleştiri oklarının hedefinde olduğu günlük yaşam ve toplumsal olayları göz ardı ediyor yaftasını da artık bertaraf etmiştir. Hayatın içinde yer alan çevre ve iklim değişikliği, teknolojik gelişmeler ve yalnızlaşma gibi birçok toplumsal konu hakkında görüş bildirmektedir.
Son olarak mantık bilimine ya da metoduna da değinmeden geçmeyelim. Çünkü aklî muhakeme gücünün kullanılması esasına dayalı bu alan öğrencilerimizin adeta temel dersi olmalıdır. Zira ders ne olursa olsun önermeyi, kavramı ya da kıyası bilmeyen bir öğrencinin olaylar hakkında bağlantı kurma becerisi hep sınırlı kalacaktır.
Amacımız sadece ve sadece felsefe ve felsefî anlayış konusunda farkındalık oluşturmaktır. Bu alanı seven de olacaktır, sevmeyen de. Ama önemli olan araştıran, sorgulayan ve muhakeme edebilen gençlerin toplumumuzda çoğunluk kazanmasıdır.
Herkese felsefe dolu günler…
Kaynaklar:
- Felsefe Sözlüğü, A.CEVİZCİ, İstanbul, 1999
- Felsefeye Giriş, K.JASPERS, Dergâh Yayınları, 1981
- Felsefeye Giriş, A.ARSLAN, Vadi Yayınları, 1996
- Felsefenin İlkeleri, N.Keklik, İstanbul, 1987
Mehmet Süreyya KÜÇÜK

Yorum bırakın